RİSALELER

RESUL’ÜN HAYATINDAN İKİ GÜN

Nasıl ki hurma çekirdeği, hurma ağacının sırlarını içinde barındırıyorsa Resul’ün şu iki günü de nübüvvetin sırlarını içinde barındırmaktadır. Nasıl ki bir cenin beşer tarihinin özetini bize sunuyorsa bu iki gün de bize insanlık tarihinin özetini sunar: Bu iki günden ilki; Resul’ün Medine’ye hicret etmek için yola çıktığı ve içinde çeşitli korku ve zorluklar bulunan hicret gündür. Diğeri ise; huzur ve emniyet içinde muzaffer bir komutan olarak Mekke’ye döndüğü ve bazılarının korku ile bekleştiği, diğer bazılarının ise sevinçle karşıladığı fetih günüdür.

Bu günlerden biri; fitne, zorluk, şiddet ve eziyet ile geçen on üç yılın günlerinin sonuncusuydu.  İşte o zorlu mücadelenin sürdüğü, iman ve sabra karşı bayrak açılan o günlerin birinde Resul, gördüğü işkenceden dolayı Sakif kabilesinin bahçe duvarlarından birine sığınmak Rabbine şöyle yalvarıyordu: “Allah’ım! İnsanlara karşı kuvvetimin zayıflığını, onlara karşı kendimi savunamayışımı, onlara karşı güçsüz kalışımı sana şikâyet ederim…” 

O iki günün diğeri ise; büyük zaferler ve fetihlerle dolu olan on üç yüzyılın günlerinin ilkidir.

 O gün ki şirk rezil rüsva edilmiş ve cehaletin başı alçaltılarak yere eğdirilmiştir. O gün öyle bir gündür ki; Resul Kâbe’nin kapısında durup[1] şu sözlerle Rabbine şükretmiştir: “Allah’tan başka ilah yoktur. O bu gün vaadini gerçekleştirdi, kulunu muzaffer kıldı, askerini şereflendirdi. Tek başına bütün gurupları hezimete uğrattı.”

Şayet İslam tarihinde aklın her gün yeni bir sırrını keşfettiği Resul’ün bu iki günü varsa bilinmelidir ki bu sırların kaynağı, Allah’ın şu iki mucizesidir: Bunlardan ilki; Resul’ün ahlakındaki mucizedir. İkincisi ise; Kur’an’ın beyanındaki mucizedir. On dördüncü asır bu iki mucizenin sırlarını araştırmaktan yorgun düşmüştür. On dördüncü asır boyunca birçok zihin bu iki mucizenin etkilerini, sonuçlarını ve sırlarını araştırmışlarına rağmen yine de onun sırlarını ve ileri sürdüğü hakikatleri tam manasıyla çözememişlerdir.

Hz. Muhammed, o iki büyük günde bütün insanlık âlemi için en yüksek örnekliği teşkil etmiştir. O, Allah’ın risalesini insanlık âlemine taşırken Ebu Cehil de şeytanın risalesini insanlık âlemine taşımaktaydı. O günler de halkı müşrik olan Mekke onun davetinin önüne ateşten bir set çekmişti. Resul her türlü fitne ve işkencenin kol gezdiği Mekke şehrinin yollarında ve sokaklarında onları hakka davet etmek için dolaşıyordu. Mekke’nin şeytanları Resule, onun kavmine ve ona inananlara büyük işkenceler yapıyorlar onları bu davetten vazgeçmeye zorluyorlardı.

Ancak o, asla yolundan vazgeçmemiş, azminde gevşekliğe düşmemiş ve gittiği yolun doğruluğu hakkında hiçbir tereddüt göstermemiştir. Durum böyle olunca Şeytan onunla mücadele etmenin yollarını araştırmak üzere toplanan müşriklerin toplantısına bizzat katılarak onu öldürtme kararı aldırtmış ancak diğer taraftan Allah rahmetiyle bu hain plana, Resulü mağarada olduğu bir anda müdahale ederek onu onların hain tuzağından kurtarmıştır. Böylece Hz. Muhammed, arkadaşı rehberi ve hizmetçisi müşriklerin onları arayan bakışları arasında tehlike ve zorluklarla dolu Yesrib (Medine) yoluna koyulmuşlardır. Daha onlar Yesrib’in yoluna koyulup gözden kaybolur kaybolmaz sahra bütün kapılarını onların önüne açmıştır. Resul, kendini büründükleri zırhlardan sadece gözleri görünen Ensar ve Muhacirlerin oluşturduğu yeşil bölüğün içinde buluvermiştir. O gün o, Allah’ın askerlerinden oluşan ve ellerinde kılıçlarla yüksek yüksek develer ve seri atlar üzerinde düşmana doğru hücuma geçen on bin kişilik bir ordunun başındadır.

Mekke önlerine gelen İslam ordusunu gören Kureyş’in lideri Ebu Süfyan, o gün İslam’a girerek hayatını kurtarmış oluyordu. Daha sonra Abbas’la beraber vadinin boğazında durarak Mekke’ye doğru akın akın yaklaşan fetih ordusunu izlerken: “Vallahi bu ordu bizim karşı koyamayacağımız bir ordudur. Ey Ebu Fadl, bakıyorum da kardeşinin oğlunun mülkü (krallığı) çok muazzam bir büyüklüğe ulaşmıştır” der.  Abbas ona cevaben: “Ey Ebu Süfyan, bu, nübüvvetin gücüdür” der.

Daha sonra Ebu Süfyan canını kurtarıp Mekke’ye koşar ve avazının çıktığı kadar bağırarak Mekke halkına şöyle seslenir: “Muhammed sizin asla güç yetiremeyeceğiniz bir güç ile Mekke’ye gelmiştir, ona teslim olun ve kurtulun!”

21 sene boyunca Hz. Muhammed’e, onun dinine, ashabına her türlü alçaklık ve hasetle saldıran azgınlık ve şımarıklıkla böbürlenen Mekke şimdi bu muydu? Ona ne oldu da böyle kanadı kırık bir kuş gibi korkuya kapıldı? Ona ne oldu da terkedilmiş bir kabristanın sessizliğine büründü? Kalpleri, Mekke fatihin intikam olarak onlara neler yapacağı endişesi ve korkusuyla doluydu. Onlar bu halde Mekke’de ocak ayının soğuk ve uzun gecelerinin birini geçiriyorlardı. İçinde korku ve ürpertinin kol gezdiği Mekke’de sabah oluyordu. Mekke’lilerin bazıları korku içinde kapılarının ve pencerelerinin arkasından gizlice olacakları izliyor, bazıları Beytullah’a, diğer bazıları da Ebu Süfyan’nın evine sığınıyorlardı. Durum böyleyken Hz. Muhammed’in muzaffer ordusu tekbir ve tehlillerle Zi-Tuva’dan[2]  gelerek dört bir yandan Mekke’ye giriyorlardı. İnsanların korkusu dağılınca o büyük komutan Mekke’nin en yüksek yerine kurulmuş olan çadırından çıkarak Mekke’ye doğru ilerliyordu. Yol kenarlarına biriken Müslümanların dili Allah’ı zikrederken duvarları kendilerine siper etmiş müşriklerin gözleri onlara izliyordu. Mekke’ye girerken Resul’ün başını o kadar eğmişti ki sanki başı ayaklarına değecekti. Kovulurken üzerine gözyaşlarını akıttığı bu topraklara bu şekilde yeniden döneceği, bu toprakların sahibi olacağı, onu taşlayan ve onun önüne her türlü pisliği atan şu insanların bir gün esirleri haline geleceklerini aklının ucundan bile geçmemişti. İlerledi, Mescid’e girdi ve onun etrafında tavaf etti.

Daha sonra güçlü ancak mütevazı bir komutan edasıyla onlara yöneldi. Bu sırada onlar büyük bir bunaltı ve korku içinde başlarını yere eğmişler onun haklarında vereceği hükmü bekliyorlardı. Muzaffer komutan daha önce kendisine her türlü eziyeti ve hakareti reva gören bu inşalara şöyle seslendi: “Ey Kureyşliler! Hadi gidin, siz artık hürsünüz.”

***

Hicret günü ve hicretten önce meydana gelen olaylar, Allah’ın, Resulünün hayatında canlandırdığı ve yeryüzünde hakları ve dinleri batılın ve küfrün saldırılarına maruz bırakılarak zayıf duruma düşürülmüş bütün insanlar için bir kurtuluş yöntemi oluyordu. Bu yöntem, onlara dinleri, hak ve hukukları ile beraber güven içinde yaşayacakları vatanlarına kavuşana kadar sabrın ve sabırda kararlılığın mahiyetini, hicretin ve cihadın keyfiyetini öğretiyordu.

Fetih günü ve akabinde yaşananlar, Allah Resulü’nün dili ve eliyle şekillenen yasaları ifade ediyordu. Bu yasalar, ümmete toprakları genişlediğinde, vahdeti sağlayıp güçlerini birleştirdiklerinde ve zafere kavuştukları vakit kin ve nefreti nasıl unutacaklarını, basit şeyleri nasıl af edeceklerini, harbin sadece Allah için yapılacağını, barışın da sadece hak üzere yapılmasının mümkün olduğunu gösteriyordu.

Medine hicret gününden itibaren tek başına Resul’ün siyasetinin yürüttüğü merkez olmuştur. Bu siyasetin icra edildiği Medine, cemaatleri birleştirmiş, dine güç kazandırmış, içinde savaş hazırlıkları yapılmış ve Evs ve Hazreç kabilelerinin arasını bulmuş, Muhacir ve Ensar arasında kardeşliğini pekiştirmiş,

Müslümanlar ve Yahudiler arasında antlaşma yaptırmıştır. Böylece Medine ordusu ismini, “Mekke’nin fethiyle dünyayı feth eden ordu” olarak yazdırmıştır.

Mekke’nin fethinden sonra bütün âlem Allah’ın vahyi ve Resul’ün sünneti ile aydınlandı. İslam dünyası aristokrasiyi, eşitliğe dayalı bir düzenle, kapitalizmi zekât müessesiyle değiştirdi. İslam insanlığa şura yönetimini ve adaletle yargılanma esasını öğretti. Onları milliyetçiliğin sınırlayıcılığından çıkarıp mutlak insancıllığa kavuşturdu. İşte sana Resulün iki günü. Bu iki gün ki onun nefsinin sırlarını kapsamış hayatının bütün dönemlerini sana özet olarak sunmuştur.

Reisliğin sadakat olmadan da olabileceğini ve cihadın zorluklara sabretmeden de yapılabileceğini, hayatın iman olmadan da düzgün gidebileceğini zannedenler acaba sizler Allah’ın Resulü’nün sizler için de en güzel örnek olmasını ister miydiniz?

Vahyi’r-Risale adlı kitaptan tasarrufla..


[1] Sövelmek: Ayakta durmak, dikilmek, dayanmak.

[2] Mekke’ye giden yolun ismi.