İTİRAFLAR! BEN BİR KABİRCİYDİM

İTİRAFLAR! BEN BİR KABİRCİYDİM

Abdurahman El-Ceddavi

Terceme ve Dizgi

Fikri Göncü

 بسم الله الرحمن الرحيم

Hidayet yoluna bir ışık tutabilmek, sapıklığa götürecek yolları insanlara tanıtabilmek ve onların bu yollardan sakınmalarını sağlayabilmek için bu kitabın yayımına  karar verdik. Bu kitapçıkta anlatılan bütün olaylar gerçek hayatta yaşanmış olaylardır.  Doğru yola kavuşturan Allah’tır. Şüphesiz ki O bize yeter! O, ne güzel vekildir! Allah’ın Resûlüne, onun âline ve ashabına, salât ve selam olsun!

Hurafe, sahibine yapışan, ihtiyar ve âciz bir asalaktır.

Tevhid ise, önce yıkar sonra bina eder..!

     Kabircinin yolundan dönmesi çok zordur..!

 

Değişik sebeplerden dolayı bu itirafları kaleme alıp almama konusunda çok tereddüt ettim. Ama sonunda yazmaya karar verdim.

Yaşadığım bölgedeki insanların, “Bize ne kabirlerden yardım bekleyen bir hurâfeciden” demelerinden korkuyordum. Yine de, zamanla aynı bâtıl inançları taşıdığım bu insanların, bu itirafları okuyup ders almak suretiyle, hurâfelerin karanlığından, gerçek islam inancının nuruna kavuşabilecekleri beklentisi, -bazı insanlar tarafından cephe alınmayı göze alma pahasına da olsa- beni bu itirafları kaleme almaya sürükledi. Kendi kendime şöyle sordum:Şâyet bu itiraflar, bâzı insanların gerçek hidâyet nuruna ermelerine sebep olacaksa neden kendimi bu hizmeti yapmaktan alıkoyayım ki!? Daha sonra kalemi elime almaya karar verdim. Bu kitapçıkta dile getirilen gerçeklerin bir çok insanın uyanmasına sebep olacağına inanıyorum.

Gayret bizden muvaffakiyet Allah’tandır.

BEN BİR KABİRCİYDİM

 Ben, yaşadığım bölgede kabircilerin önde gelenlerinden sayılırdım. Nerede bir velî yatırı veya türbe duysam               -bunların kerâmetlerini bileyim bilmeyeyim- hemen oraya gider, o kabirleri tavaf ederdim. Bâzen onlar için kendi kendime bazı kerâmetler tasavvur eder veya hayal ederdim. “Şayet çocuğum sınıfını geçerse huzur sandığına şu kadar para atacağım”, “Şâyet hanımım şu hastalığından kurtulursa falan türbe için bir kurban keseceğim” diye birçok kez adaklarda bulunmuşumdur.

“Cemiyyetü’l-Azizi Billah El-Kahiriyye” adlı bir cemiyyetin çıkaracak olduğu islâmî bir derginin hazırlık çalışmaları için toplandığımız günlerde, orada Dr.Cemil Gâzi diye biri ile tanışmıştım. Kendisi dergide tevhidi inanç ile ilgili yazılar yazıyordu. Arada kendisi ile beraber olur çeşitli konularda sohbetler ederdik. Bana göre cuma namazını mutlaka Aziz Billah Camisi’nde kılmak gerekiyordu. O ise bu görüşe şiddetle karşı çıkmış, akla uygun, basit birtakım deliller ileri sürerek bana reddiye vermişti. Benim bu görüşümü bir sapıklık ve şirk olarak nitelendiriyor, akla ve vahye uygun ölçü ve esasları bir tarafa atarak, ölmüş birinden yardım bekleme düşüncesinin çok büyük bir hata olduğunu söylüyordu. Onun bu tavrı ve söylemiş olduğu şeyler karşısında hayrete düşmüştüm. Gâfiller için gerçeklerin dile getirilmesi ne kadar ürkütücü ve korkutucu idi..

Keşke Dr.Cemil bu saldırısı ile kalmış olsaydı! Aksine her fırsatta bu konulara temas ediyor, saldırılarında yeni yeni cepheler açıyordu. Bir gün şöyle dedi: “Türbeler sadece ölmüş bir kulun cesedini barındırırlar, bâzen bu türbelerde -insana kâr veya zarar vermekten çok uzak- ölmüş bir kulun kemiklerini dahi bulmak mümkün değildir.” Bu sözleri duyar duymaz irkilmiş, dengem bozulmuş, içimde depremler meydana gelmişti…

Bir cuma günü, cuma namazından eve dönüyordum. Bir şeyler kalbimi daraltıyor, aklımı kemiriyordu. Bütün duygu ve düşüncelerim bir noktaya kilitlenmişti sanki! Bu durumdan kurtulmak için yapmış olduğum gayretlerin hepsi boşa çıkıyor, beynimi kemiren, bu nahoş düşüncelerden bir türlü kurtulamıyordum. Acaba ömrümü geçirdiğim bunca yıldır sapıklık üzerine mi hayat sürmüştüm?! Yoksa Dr.Cemil olayları abartıyor muydu?! Bilgilerime göre, şehâdet kelimesini inanarak söyleyen bir kişiye kâfir denemezdi.. Yoksa, bu inanç beni yanıltan ve ayağımın kaymasına sebep olan bir durum mu idi!?

Kafamı kurcalayan, beynimi kemiren başka bir durum da, -Dr.Cemil’in beni tanımasına rağmen- beni kabircilerin ve türbecilerin, kefesine koyması, konuşmalarında beni hedef alıp, benimle mücadele etmesiydi. Sanki imamlar ve hatipler her fırsatta Allah’ın velî kullarına eziyet etmenin Allah ile harp etmek olduğunu söylemiyorlar mıydı?! Hattâ bu mânâda sahih bir hadis dâhi vardı. Ne olursa olsun ben kabirci ve türbecilere karşı asla savaşa giremezdim. Zira bu Allah ile savaş etme mânâsına gelirdi!?

 SONUNDA HUCUMA KARAR 

Daha sonra kendi kendime; en iyi savunma vesilesinin hücum etmek olduğunu düşünüp hücuma karar verdim. Bu saldırıyı yapabilmek için  öncelikle biraz malzeme bulmalıydım. Gazâli’nin kitabı “İhyâ’i Ulûmuddin” den ve daha sonra da Atâ Es-Sikenderî’nin “Latâifi’l-Minen” adlı eserinden bâzı sayfalar okudum. Yine bâzı kerâmetleri ve -tarihleri ile beraber olmak üzere- bâzı ilginç olayları okuyup ezberledim. Bu şekilde az da olsa belli bir cephaneyle bir sonraki cuma namazına gittim. Kızgınlığımı belli etmeden Doktorun dersini dinledim. Ders bitince öğle yemeğini beraber yemek için ısrar etti. Yemek bitince saldırı için son hazırlıklarımı yapmaya başladım. Bu arada hücumda iki şeyden cesâret alıyordum: Birincisi: Birçok kerâmet ezberlemiştim. İkincisi: Ben Doktorun evinde idim. Dolayısı ile Doktor beni incitmemek için üzerime fazlaca yüklenemezdi. Yemeğini yedikten sonra nedense ona olan kızgınlığım azalmıştı. (Bu yazdıklarım aramızda geçen konuşmanın tamamen aynısı değil fakat mânâ olarak yaklaştırarak bunları sizlere aktarıyorum.) Bir fırsatını bulup konuya girdikten sonra ona şöyle dedim: Evliyaların derecelerini ancak onların mevkî ve derecesinde olanlar anlayabilirler. Evliyalar Allah’ın velî kullarıdırlar. Bu nedenle Allah onlara, diğer kullarına vermediği bazı özellikler ve kerâmetler vermiştir… Buna benzer birçok şey saydım döktüm.. Doktor beni sabırla dinledi. Bana karşı söyleyecek bir şey bulamadığını hisseder gibi olmuştum ki sözlerine şöyle başladı:

-Sayıp dökmüş olduğun bu şeyhlerden herhangi birinin, Allah katında, O’nun Resûlü’nden daha değerli olduğunu düşünmek gibi bir inancın var mı!?

Bu soru karşısında irkilmiştim;

– Hayır! dedim.

Bana şöyle dedi:

-Öyleyse nasıl olurda bahsettiğiniz bu kişiler su üzerinde yürür, havada uçarlar, dünyadan beri cennetin meyvelerine ellerini uzatıp, bu meyvelerden koparırlar da Allah’ın Resûlü (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) bütün bunların hiçbirini yapmamıştır!?

 Aslına bakarsan, bu söz iknâ olmam için yeterliydi, fakat taassubun gözü kör olsun..! Doğrusu böyle kolay bir şekilde iknâ olmayı da kendime yediremezdim.. Otuz yıldır oluşturmuş olduğum bu dînî kültürü nasıl birden söküp atabilirdim ki?! Benim bunca yıldır oluşturmuş olduğum islâmî kültürün belki içinde yanlışlar olabilirdi ama ben bu kültürü doğru olarak bildim ve bu kültürden başka doğru bir kültür de tanımadım.. 

İKNÂ OLMAK KOLAY DEĞİL 

Sonra bu konularla ilgili bilgi toplamak kastıyla tekrar kütüphanemdeki kitaplarıma döndüm. Artık günlerim kütüphanemdeki araştırmalarımla ve doktorla yaptığım tartışmalarla geçiyordu. Doktorla yapmış olduğum tartışmalar bazen gece geç saatlere kadar uzuyordu. Sofizme aşırı bir şekilde aşık olanlardan idim. Neden mi?! Hiç sormayın! Çünkü; onların söyledikleri şiirlere, içinde Arap, memluk, Fars kültüründen esintiler bulunan ve genelde Afrika dümbeleği eşliğinde söylenen, eski halk ezgilerine bayılıyordum. Yalnız çalan Afrika dümbeleği…! Hazince öten mısır ney’i..! Ve bunların eşliğinde mırıldanılan ve seher vakti aşık ile maşukun buluşmalarını konu alan garip şiirler..! Daha neler… Neler..! Bunlara benzer birçok sebep saymak mümkündür. Kısacası sofizme aşıktım. Onların birçok şiirlerini ve özellikle de İbn-i Farisi’n şiirlerini ezberlemiştim.

 Doktor ve onun gibi tevhide çağıranlarla tartışmaya girdiğim zaman onlara devamlı olarak tekrar ettiğim bazı sözler vardı. Onlara şöyle söylüyordum: “Sizler dinin ruhunu istemiyorsunuz. Dini hayattan soyutluyorsunuz. Sizlerin kerâmetin ne olduğunu anlayabilmeniz için kerâmet ehlinin derecesine ulaşmanız gerekir. Tıpkı denizi görmeyenin dalgayı anlamayacağı veya sevdaya yakalanmayanın aşkı anlayamayacağı gibi.”

Onlar için kullandığım bu üslup sofuların daima başvurdukları bir üslup idi. Yine sofular, hasımlarını alt edebilmek için bu manaları içeren şiirlere de başvururlardı.

YENİ BİR KİTAP YENİ BİR KARAR

 Kafam iyice allak-bullak olmadan doktorla alâkamı kesmeye karar verdim. Fakat ben onu terk etsem de maâlesef o beni bir türlü bırakmıyordu. Benim ondan uzaklaşmak istediğim o günlerde onu, kapımın zilini çalarken gördüğümde gözlerime inanamamıştım. Evet gelen oydu.. Sanırım ben onu aramayınca, o beni arama ihtiyacı duyup evime kadar gelmiş olmalıydı. Âdet olduğu üzere yine oturup uzun uzun konuştuk. İlk önce neden cuma namazlarını onunla kılmayı terk ettiğimi sordu. Bende ona şöyle cevap verdim:

-Çünkü senden iyice usandım?

Çok rahat bir şekilde şöyle cevap verdi:

-Fakat ben senden hiç usanmadım! Sağlam bir inanç uğrunda mücadele etmek için sende çok hayırlar var! dedi.

Kendi kendime “Galibâ, yavaş yavaş beni kendi yoluna çekmeye çalışıyor” dedim. Sonra elinde bir kitap olduğunu fark ettim. Gözümün ucuyla kitabın adını taradım. Kitap, Şeyh Muhammed B. Süleyman Et-Temîmî’nin hayatı ile ilgili idi. Elindeki kitabı işâret ederek ona şöyle dedim:

-Bu kitabı bana okumam için vermeniz mümkün mü?

Şöyle cevap verdi:

-Bunu veremem, fakat, sana aynısından bir tane getirmeye söz veriyorum, dedi.

 İsteyene istediğini ilk anda vermemek..! Herhalde bu onun, elindeki kitap merak edilsin diye dâimâ yapmakta olduğu bir taktikti. Durumu anladığım için elindeki kitabı bir anda kaptım ve bir daha da geri vermedim. Gece yarısından sonra kitabı okumaya başladım. Kitabın mevzûsu ve üslûbu bayağı dikkatimi çekmişti. Onu okuyabilmek için o gece sabaha kadar uyumadım.

Kitabın hacmi küçüktü, ama içimde fırtına ve zelzeleler koparmaya yetmişti. Beni benden, bir anda alıp başka dünyalara götürdü. Kitap, Şeyh Muhammed B. Süleyman Et-Temîmî’nin dâveti boyunca karşılaştığı zorlukları anlatıyordu. Her satırında kalbindeki sızıntıyı anlamak mümkündü. Bir an kalbimin satırlarla beraber aktığını hissettim. Yapmam gereken bir iş için kitabı bırakmam gerekiyordu. Kitabı o anlık bırakmıştım fakat aklım hep kitapta idi. Zira Şeyhi Basra’da bırakmış, memleketine dönene kadar sabredememiştim.. Onu Bağdat’ta bıraktım. Kuzey Irak’a gitmek üzere yol hazırlığı içinde idi. Aslında sabredip gurbetten dönene kadar onu beklesem iyi olurdu…

Doktor, kitabında, Şeyh Muhammed B. Süleyman Et-Temîmî’nin 12. asrın müceddidi olduğunu söylüyordu.

İmam,  bu gezisi boyunca acaba aradığını bulabilmiş mi idi?! İslam âleminin her yerinde cehaletin, geri kalmışlığın ve çöküntünün acı sancılarına şâhit olmak mümkündü. Maâlesef imam bu gezisinden büyük bir üzüntü ve kederle dönmüştü. Zîra müslüman beldelerde görmüş olduğu insan fıtratına ters düşen olaylar, inançlar, yaşantılar, cehâlet ve geri kalmışlık onu perişan etmişti.

İmam, artık kendi beldesine dönmüştü ama zihnini gece-gündüz meşgul eden bir düşünce vardı. Neden insanları Allah’ın geçek dinine çağırmaya başlamıyordu ki?! Niçin insanlara, Allah’ın Resulü’nün gerçek yolunu hatırlatmıyordu ki?! Niçin…! Niçin…! Ardı gelmeyen sorular…

Öyleyse Doktor’un bahsettiği inançlar temeli olmayan boş iddialardan ibâret değildi. Bu dâvet 12. yüzyıldan beri devam eden bir dâvetti. İmam Muhammed b. Süleyman Et-Temîmî o zamanlarda bu daveti planlayıp gerçekleştirmiş ve dâvetinin semeresini de almıştı.

Mezarların üzerlerine yapılan binâ ve kubbeler yıkılmış, hurâfeler yok edilmiş, sihir, kehânet gibi, insanlara zarar verici pis işlerle uğraşanlar kovulmuştu. Gerçekten insanlar bu şirkî inançlardan kurtulabilirler miydi?! Kitap şöyle devam ediyordu:

“Bu dâvetin insanlar nezdindeki tesiri neydi?! Tarihçiler, bu soruya Ahmed Hüseyin’in “Arap Yarımadasında Gördüklerim” adlı eserinde vermiş olduğu cevaba benzer bir şekilde cevap veriyorlar; Ahmed Hüseyin bu konuda şöyle der: “O kavmin insanları, ağaçları kesme, mezarların üzerlerine yapılan kubbeleri yıkma işleminde o adamla beraber olmayı kabul etmemişlerdi. Bu yapılan işlemlerden dolayı kendilerine bir kötülük veya uğursuzluk isâbet etmesinden korkuyorlardı.”

Acabâ beni de değişmekten korkutan, miras aldığım bu korkumuydu?! Evet, belki de benimde korkum buydu! Aynı korku, Şeyhi, Uyeyne’de kutsal görülen ağaçların kesilmesinde, üzerinde kubbe bulunan kabirlerin yıkımında ve özellikle de Zeyd Bin Hattab’ın kabrinin üstündeki kubbenin yıkımında yalnız bırakmıştı…

Kitabı okumaya devam ediyordum. Okudukça da belleğimin tâ derinliklerinde binâ ettiğim vehmî duvarların taşlarının bir bir sökülüp atıldığını hissediyordum. Kitabı yarıladığımda sanki kitaptan açılan bir kapıdan çıkan nurlar içimdeki koyu karanlıkları aydınlatmıştı. Nur bâzen içimi aydınlatıyor bazen de kayboluyordu.

Sonunda doktor galip gelmiş, beni kendi nefsimle mücadele içinde bırakmıştı. Yok! Yok! Belkide Şeyhle beraber tevhid yolunu izlemeye bırakmıştı..! Kim bilir!?

Kitabı okurken, Şeyhe duyulan kinden ve ona kurulan tuzaklardan dolayı ona acımaya başlamıştım. O, Uyeyne’de, zinâ eden bir kadına had cezâsı uygulatınca El-Ahsa Hâkimi (Emiri) Süleyman Bin Muhammed Bin Abdulaziz El-Hammadî bu olaya çok kızmıştı.  Hâkim bu dâvetin ve bu dâveti yapan kişinin çok tehlikeli olduğu iddia ediyor, onun ve ona uyanların tutuklanarak öldürülmesi için Uyeyne Hâkimi İbn-i Mâmere mektup yazıyordu.

İbn-i Mâmer ise Şeyh’i öldürmek istemiyordu. Zirâ                             Şeyh’nin kızı ile evli idi. Uyeyne Hâkimi kapalı bir aile toplantısı yaparak durumu Şeyh’e bildiriyordu. Hakim’in yüzünden kendisinin üzüntü içinde olduğu belli oluyordu.

Hâkim bu yüz ifâdesi ile El-Ahsa Hâkimi’nin emrine karşı gelemeyeceğini, zirâ ona karşı koyacak güçte olmadığını ifâde etmiş oluyordu. Şeyh’in kalbinde, İbn-i Mâmer’in tam olarak iman etmediği endişesi peyda olmuş, bir an umutsuzluğa kapılır gibi olmuştu. Fakat, sonuçta bu mektup Şeyh’in imanını ve dâvetindeki ısrarını daha da artırmıştı. Zîrâ, tâğutlar her zaman, hakka çağıranlarla mücâdele ve harp etmişlerdi. Bütün bu olumsuzluklar karşısında Şeyh hiç itiraz etmeden Uyeyne’den hicret etmeye karar vermişti. Artık tevhid tohumlarını ekmek için başka yerlerde, başka arâziler arayacaktı.  

GARİP MİSAFİRLER 

Sabahleyin evde anormal seslerin gürültüsüyle, büyük bir şaşkınlık içinde uyandım… Yatağımın üzerinde doğruldum.. Sesler ne tam insan seslerine ne de hayvan seslerine benzemekteydi.. Çığlıklar..! Bağırmalar..! melemeler..! Sesler birbirine karışıyor, ibâreler anlaşılmıyordu.. Kendi kendime: “Galiba ben hâlâ görmüş olduğum rüyanın etkisi altındayım” dedim. Rüyada olup olmadığımı kontrol etmek isterken kulağımın zarını patlatacak bir meleme sesi ile yeniden irkildim.. Derken hanımımın müjdeleyici bir yüzle yattığım odaya girdiğini gördüm. Mutlu haberler getirmiş gibi bir hâli vardı. Heyecanlı bir şekilde teyzemin kızının, kocası, üç yaşındaki oğulları ve yanlarında getirdikleri bir koç ile birlikte, bu sabah Said treni ile kendilerini ziyârete geldiklerini haber veriyordu. İlk anda hanımımın bana şaka yaptığını zannettim.

Benim bilgilerime göre Teyzemin kızının çocuğu yoktu. Onun çocukları doğar doğmaz ölüyorlardı.  Fakat son çocukları üç seneden beri yaşıyordu. Bu çocukları yaşasın diye ismini “Koç” koymuşlardı. Bu Sait’te çok meşhur bir âdetti.

Çıkan seslerden, çocukların odamın kapısına doğru yaklaştıklarını hissettim. Ansızın kapıdan içeriye çok yünlü ve büyük boynuzlu bir koç girdi.. Koç delirmiş gibi şaşkın koşuşması ile çocukları önüne katmış kovalıyor, önüne gelene vuruyordu. Sonra, dolabın aynasına doğru yönelip iyi bir sıçrayışla aynaya tosladı! Herhalde aynadaki resmini kendine saldırmak üzere olan başka bir koç sanmıştı. Şiddetli bir gürültüyle ayna paramparça oluverdi! Bir an evimin hayvanat bahçesinin içinde olduğunu zannettim. Ama ben Abbasiye’de oturuyordum, hayvanat bahçesi de  El-Ceyze’de idi. Eşim, koçtan korkmuş olmalı ki bir köşeye saklanmıştı. Gözleri ile bana işâret ederek delirmiş gibi hareket eden bu hayvanı durdurmamı istiyordu. Birbirine karışan sesler ve kırılan aynanın yankılanan sesi hayvanı daha da ürkütmüş olmalıydı ki; koç tamamen panik haline girmişti. Koçun gözlerinde ve boynuzlarında bir an ölümü hissettim. Bu koçu durdurmam gerekiyordu. Boğa güreşçilerinin maharetli hareketlerini beynimde canlandırdım. Karyolanın demirini kapıp koçun üzerine hücum edecektim ki; tam o sırada Teyzemin kızı odaya girdi. Benim bu halimi görünce kendisine hücum edeceğimi sanıp korkmuş olmalı ki; yüksek bir sesle peş peşe, şaşkın şaşkın çığlıklar atıp kaçmak istemişti.

Daha sonra durumu anlayan teyze kızı, koçu çağırdı. Koç, suçlu bir çocuk gibi onun yanına geliverdi. Koç artık tutulmuştu. Teyze kızı, bana bu bekâr ve şen koçla beraber Sait’ten geldiğini, bu koçu terbiye etmek için üç yılını harcadığını söyledi. Koç üç yaşında idi. Tam oğlunun yaşında.. O bu koçu, çocuğu yaşasın diye Seyyid Bedevî için adamıştı. Çocuk yarından sonra üç yaşına giriyordu ve dolayısı ile adağın vakti gelmişti. O, bütün bu konuları bana anlatırken çok mutlu görünüyordu. Sonra kocasını karşılamak için solana çıktım. O da çok mutlu görünüyordu. Kocası benden düzenlenen bu büyük adak törenini görmem için onlarla beraber Tanta’ya kadar gidip kendilerine eşlik etmemi istiyordu. Mesâfe uzak olduğu için sadece bir koç ile yetinmişlerdi. Zira Seyyid Bedevî’yi sevenler ona develer kurban ediyorlardı. Bu törene mutlaka katılmalıydım. Aksi takdirde bana çok darılacaklardı. Aynı zamanda onlara bu yaptıklarının küfür olduğunu nasıl açıklayabilirdim..!? Onların üç yıldır yaşadıkları bu güzel hayali sözlerimle nasıl yıkabilirdim..!? Böyle bir şeyi yapsam acaba tepkileri nasıl olurdu?! 

İLK DÂVET VE SONRASI 

Ne olursa olsun onlara bu yanlışlarını anlatmalıydım. Zîrâ ilaçlar acı da olmasına rağmen içilirdi. Önce erkekten başlamanın daha doğru olacağını düşündüm. Zira erkek genellikle baskın gelen taraf olurdu.

Teyzemin kızının kocasını evin bir tarafına çektim. Elimde tuttuğum İmam Muhammed B. Süleyman Et-Temîmî’nin kitabını görmesini istiyordum. Kitabı görünce elimden aldı ve kitabın kapağındaki yazıyı okur okumaz birden irkildi. Hemen kitabı elinden çıkardı. Sanki eline ateşten bir kor konmuştu! Büyük bir kızgınlık ve şaşkınlık içinde bağırdı:

-Bu okuduğum kitap nedir?! Bu kitap, elime nasıl değdi?! Bu kitap bana bilinçli olarak verildi! Halbuki benim ne dindar biri olduğum bilinmektedir. Türbelere, oraları ziyârete, oralarda mum yakma ve kurban kesme işlemlerine ne kadar önem verdiğim bilinmektedir…    

 Gözlerinden kızgınlığının ve şaşkınlığının izleri okunuyordu. Bir zamanlar o kitabı görünce ben de aynı duygulara kapılmamış mıydım!? Ona, Doktor Gâzi daha önce bana nasıl davrandı ise aynen o şekilde davranmalıydım. Belki böyle bir durumun başıma gelmesi benim için bir imtihandı.. Acaba okuyup ikna olduğum şeyleri hayatıma tatbik edebilecek miydim?! Bundan daha da önemlisi, inancımda ne ölçüde ısrarlı olabileceğimin, başkaları üzerinde ne derece etkili olabileceğimin bu imtihan ile ortaya çıkacağı idi.  

Yaşamış olduğu ortamda, insanlara doğru inancı öğretmeyen kişi elbette silik şahsiyetli bir kişi durumunda olurdu. Sağlam bir inanca sahip olduktan sonra bu inancı yaymamak, bâzı insanların sapık inançlarına karşı mücadele etmeyip onları doğru inanca dâvet etmemek elbette sorumluluk hisseden bir kişinin kuşanacağı bir davranış türü olamazdı. Şayet ben, bugün onların bu batıl inançlarına karşı mücadele etmeyip onları hakka dâvet etmezsem bir gün onlar beni veya zürriyetimden birilerini kendi bâtıl inançlarına çağırabilirlerdi. Öyleyse mutlaka bu insanlarla en iyi şekilde mücâdele etmeliydim. Bu insanları bu bâtıl inançlarına terk etmem büyük bir vicdansızlık olurdu. Onlar, farkına varamadan içine itildikleri bu akidevî uçurumun tehlikeli sonuçlarını şimdiden öğrenmeliydiler.. Ne yapıp edip o insanların bu şirki inançlardan kurtulmaları için gayret göstermeliydim. Şüphesiz ki bâtıl fikirler daimâ çok cılız temeller üzerine binâ edilmişlerdir. Dolayısı ile onların kafalarında oluşturacağım en ufak bir şüphe bu bâtıl düşünceleri yok etmeye yetebilecektir. Hakkın geldiği yerde ise bâtıl yok olmak zorundadır. Bâtıl inançları inkâr etmek, onların bâtıllığını dile getirmek, onları birden yok etmese de onların gelişmelerini ve yayılmalarını engelleyebilecektir.

İşte bütün bu gerçekleri göz önüne alarak, Allah’a tevekkül edip teyze kızının beyine gerçekleri dile getirmeye karar verdim. Bu iş gerçekten çok zor olacaktı. Öncelikle onunla Şeyh Muhammed b. Süleyman Et-Temîmî arasındaki engelleri kaldırmalıydım. Daha sonra, tevhide dönüş hareketi konusunda  onun kafasına yerleştirilen kötü imajı değiştirmeliydim. Derken konuşmaya başladık. Konuşmaya başlar başlamaz bu tevhid dâvetini,  bu dâvetle uzaktan ve yakından alâkası olmayan iddialarla karalamaya ve bu dâveti aslı olmayan şeylerle itham etmeye başladı. Halbuki bu dâvet, bu tür ithamlardan, Yusuf’u yediği iddia edilen kurdun, Yusuf’un kanından beri olduğu kadar beriydi.

Çok gayretli bir şekilde bu tevhid hareketini karalayanların bu kötü niyetli çalışmalarının arkasında yatan sebepleri açıklamaya çalıştım. Yine bu dâvetin islam şeriatının sancağını nasıl tekrar dalgalandırdığını, başlıca ibâdetleri nasıl tekrar ihyâ ettiğini, hurafecilerle ve her sene servetlerine servetler katan kabir bekçileri ve hizmetçileriyle nasıl mücadele ettiğini açıklamaya çalıştım. Türbe bekçilerinin cennete girmek isteyenlere nasıl salih amel satarak köşe olduklarını anlattım. Cennete bir-iki..! Koltuklar sınırlı..! Vakit kısa..! diyenler yok mu..?! Vela havle vela guvvete illa billahi’l-aliyyil azîm!

İbrahim’in yüzünde bazı hayırlı insanların yüz ifâdelerini benzer bir ifâde vardı sanki. Ama bir anda bu ifâde yerini dehşetli yüz ifâdelerine bırakıvermişti.  Hali zâkiresine tekrar kavuşmak üzere olan birinin haline benziyordu. O bu hal üzerine iken kabirlerle ilgili olarak ağzından öyle ibâreler çıkıyordu ki; bunlara şaşmamak mümkün değildi. Vefat etmiş Allah dostlarını savunmak adına söylediği laflar maâlesef aşikâr olarak insanı küfre düşüren laflardı. Kabirlerde yatan bu kişilerin oradan beri bu kâinatı yönettiklerini, bu kişilerin her cuma günü ayrı bir kutubun yanında, bu kâinâtın işlerini görüşmek üzere toplandıklarını, hatta bu toplantılara onlar gibi vefat etmiş bazı kadınların da katıldığını ifâde ediyordu.

Yaşı otuzdan fazla olan bu insanın inançlarını birden bire değiştireceğini kendisinden beklemiyordum. O aşamada söylediklerimi düşünmesini istemekle yetindim. Ona şu soruyu sordum: Acaba Allah indinde, şu kabirlerde yatanlar mı, yoksa Allah’ın Resûlü mü daha efdaldir? Bu soruya benzer birkaç soru daha sorup bu soruların cevabını taassup yapmadan düşünmesini kendisinden ricâ ettim. Bu isteğimi kabul etti, fakat bunun karşılığında benden, kendisine Tanta’ya kadar eşlik etmemi istiyordu.  Ama benim bunu yapmam kesinlikle mümkün değildi. Ona şöyle diyerek bu isteğini yerine getirmemin mümkün olmadığını ifâde ettim:

-Çocuğunuzun yaşayabilmesi için Seyyid Bedevî’nin türbesine gidip kurban kesmede ısrarlı olmanızın tek mânâsı var, o da; ömürlerin Seyyid Bedevî’nin elinde olduğuna inanmaktır.

Gözlerini büyüterek tuhaf tuhaf bana baktı ve şöyle feryat etti:

-Küfre girme be adam! Sen neler söylediğinin farkında mısın!?

Ona şöyle cevap verdim:

-Kim kimi küfre düşmekten sakındırıyor!? Senden, ölüleri bırakıp Allah Teâlâ’ya yönelmeni isteyen benim;  ve benim bütün çabalarıma rağmen, Seyyid Bedevî’ye yönelmeyi isteyen sensin! Soruyorum burada küfre giren ben miyim, yoksa sen misin!?

Sözlerim ona karşı olan şefkatimden kaynaklanıyordu. Ama o bu sözlerimi misafirliğine yapılan bir ihânet saydı. Daha sonra bu garip yolcu, çocuğunu, hanımını ve koçunu alarak Abbasiye’den Tanta’ya gitmek üzere yola koyuldu.

Onlar gidince, hanımın şefkat duyguları kabarmıştı. Misâfire böyle davrandığım için beni kınayarak şöyle söylendi:

-Çocuklarının ölmesinden korkanlar onlardır, sen değilsin! Çocukları hep ölüyordu! Bu yaştan sonra bir çocukları oldu ve bu çocuk yaşıyor! Neden onların bu hâlini anlayışla karşılamıyorsun!?

Hanımıma, sesimi biraz yükselterek şöyle cevap verdim:

-Evet, çocuk yaşıyor çünkü Allah yaşamasını istiyor ve şâyet çocuk ölecek olursa bu da Allah Teâlâ’nın irâdesi ile olacaktır. Allah’ın irâdesine hiç kimse ortak olamaz!   

DOKTOR BENİ BIRAKMIYOR

 Çalıştığım gazetenin idâresine gittiğimde Doktor beni telefonla aradı. Benimle özel bir konuda görüşürken bana vermiş olduğu kitabı ne yaptığımı sordu. Sâhi ben kitaba ne yapmıştım!? Veya kitap bana ne yapmıştı!? Ona kitabın yarısını  okuduğumu, kitapta aklıma takılan bazı konular olduğunu, bunları kendisi ile tartışmak istediğimi söylemekle yetindim.

Sonra o günün akşamı bir araya geldik. Ona başımdan geçen bu dramatik ve aynı zamanda komik olayı ve bu olayın kahramanlarını şirkî inançlarından döndürmek için vermiş olduğum mücâdeleyi anlattım. Fakat hiç bir yorumda bulunmadı. Bunun üzerine ona şöyle dedim:

-Daha bir kaç güne kadar benimle yaptığın mücâdeleyi bugün ben başkaları ile yapıyorum..  Bu durum hiç dikkatinizi çekmedi mi?!

Kendisinden çok emin bir şekilde bana şöyle cevap verdi:

-“Senin önceden beri iyi bir dâvetçi olacağından emindim. Dolayısı ile bu işe hiç mi hiç şaşmadım. Sen bu kitabın yarısını okudun, bu hale geldin, şâyet hepsini ve diğer bazı kitapları da okusan ne hale gelirdin acaba!?”   dedi ve ardından çok rahat ve sevinçli bir halde gülmeye başladı.    

BEKLENMEDİK BİR ZİYARET VE ÜZÜCÜ HABERLER

 Daha sonra bir yakınımdan öğrendiğime göre teyzemin kızı Tanta’dan Said’e dönüşünde Kahire’ye uğramak istememişti.   Zira bana iyice kızmışlar ve kabilenin bütün büyüklerine beni şikâyet etmişlerdi.

Aradan bir hafta geçmişti. Kapımın zili çaldı. Küçük oğlum kapıya bakmaya gitti. Bana, gelenin İbrahim Harran olduğunu söyledi. Kendi kendime şöyle söylendim: İbrahim Harran…Bu teyze kızının kocası.. Yoksa başka bir koç daha mı getirdiler!? Belki de başka bir türbe için başka bir adak getirmişlerdir! Belki de daha başka bir sebep vardır! Daha sonra kapıya doğru ilerledim. Evet! Gelen oydu, ama bu sefer yanında koç falan yoktu. Benimle tokalaşmak için elini uzatınca çok şaşırdım. Tokalaştıktan sonra onu eve buyurun ettim, ama bunu kabul etmedi. Öyleyse niçin gelmiş olabilirdi!? Gülümsemeli bir ifâde ile, benden daha önce aşırı bir şekilde kendisinden ürktüğü Şeyh Muhammed b. Süleyman Et-Temîmî’nin kitabını istiyordu! Çok şaşırmıştım. Şaşkın ifâdelerle ona bakakalmıştım.. En yakın oturağa kendimi attım..

Cahiliyye kalelerinden bir kale daha düşmüştü..Ama bu nasıl olurdu!? Onu bu duruma getiren sebep neydi!? Hem şaşkındım hem de meraklı.. İbrahim nasıl olur da bana kendi ayakları ile gelip tevhid yoluna girmek ve artık bu yolda yürümek istediğini ifade ederdi..!? Bu durumun arkasında çok ama çok kuvvetli bir sebep olmalıydı.. Meydana gelen bu olay –her neyse- öyle bir olaydı ki İbrahim’i hayatı boyunca gâfil olduğu gerçeklere bir anda kavuşturuvermiş onu gerçekçi bir şekilde düşünceye sevk etmişti.

İbrahim sonunda benim bu şaşkınlığıma acıyarak konuşmaya başladı. Ağzından çıkan ilk söz  çok ağır ve acıydı. Sesler kulağımda çınladı.. Sanki sesler dağın doruğundan yuvarlanan kayaları andırıyordu.. Göz yaşlarını tutamayan İbrahim çok hüzünlü ve iniltili bir sesle  bana şu acı haberleri haber veriyordu:

-Tanta’dan döner dönmez oğlumuz öldü. “Allah’tan geldik yine Allah’a döneceğiz.”

Bu, İbrahim’in ölen dördüncü çocuğu idi. Bütün çocukları üç yaşını doldurur doldurmaz ölmüşlerdi. Aslında zaman geçirmeden hanımıyla kendisi bu konuyu doktorlara danışmalıydılar. Zîrâ bunun sebebi tıbbî bir hastalık olabilirdi. Bunu söyleyince iknâ olmuştu. Artık çocuklarının yaşaması için şeyhler ve türbeler için, Suveyf dağlarındaki mağara için kurban kesmekten bıkmışlardı. Zîrâ bu işler fayda vermiyordu.    Doğrusu, bu hallerine acımıştım. Hüzünlendim.. Onu elinden tutup içeri aldım. Daha sonra, başından geçenleri tafsilatlı bir şekilde anlatmaya başladı:

Tanta’da Seyyid Bedevî’nin türbesinde kurbanlarını kestikten sonra yanlarına biraz et alıp memleketlerine dönmüşlerdi. Cehâletin tâlimatına göre kestikleri kurbandan bir kısmını yanlarında götürmeleri gerekiyordu. Onlar da öyle yapmışlardı. Bundan hedef bu kurbanın bereketinden hem onların, hem de onların yakınlarının yararlanması idi. Fakat tersine getirdikleri eti yiyenlerin hepsi ishale tutulmuşlardı. Zîrâ et, buzlanmadığı için yolda bozulmuştu. Bu nedenle çok mahcup olmuşlardı. Çocuğa gelince: Çocuk oradan gelir gelmez hastalanmıştı. Fakat, Anne buna rağmen hiçbir şey yapmıyor, Seyyid Bedevî’nin gelip çocuğunu bu hastalıktan kurtarıp onu sağlığına kavuşturmasını bekliyordu.  Ama çocuğun hâli ise gitgide kötüye gidiyordu. Sonunda -her nasıl olduysa- karar verip doktora gitmişler fakat doktorun ağzından çıkan laflar ikisini de dehşete düşürmüştü: Doktor, çok üzgün ve şaşkın ifadelerle kendilerine, bir annenin nasıl olur da çocuğunu böyle ciddî bir hastalıkla uzun süre baş başa bırakabileceğini sormuş, çocuğun dört günden beri çok tehlikeli bir ölçüde hasta olduğunu belirtmişti. Sonunda doktor ümitsizce başını sağa sola sallayarak yine de son çâre olarak ilaç yazmıştı. Çocuğa, doktorun vermiş olduğu iğneler ve haplar verilmiş fakat hastalık her geçen dakika daha da artarak çocuğun ölümüne sebep olmuştu. 

DERİNLEŞEN YARALAR

 Çocuğun ölümünden sonra olan olmuş, sorunlar daha da büyümüştü. Çocuğun annesi bütün bu olanlara dayanamamış çılgına dönmüş, tamamen saflaşıp, aklı gelip gider olmuştu. Eline ne geçse çocuğu diye onu kucağına alıyor, bağrına basıyor, sırtında taşıyor, onları seviyordu.

Çocuğun babası olan İbrahim ise, bütün bu olaylardan sonra bu olanları ciddi ciddi düşünerek bunların hepsinin Allah’tan geldiğini, Allah’ın hiçbir ortağının olmadığını düşünerek acısını bağrına gömmüştü. Yine her sene türbelere kurban kesmenin onu hüsrana uğratmaktan başka bir şeye yaramadığını anlamıştı. Anlamıştı ama çekilen bunca acıdan sonra… Başına gelen bu olaylar esnasında benim kendisine daha önce söylediğim sözler aklına gelip bu sözler kulaklarında çınlamıştı.

Bana bütün olayları özetle anlattıktan sonra İbrahim’i, bir suskunluk almıştı. Onun ne kadar büyük acılar içinde kıvrandığını tahmin edebiliyordum. Acısını biraz olsun hafifletmek için ona birkaç söz söyledim. Bu gibi durumlarda elbette birkaç teskin edici lafın faydası olurdu. Fakat İbrahim’in konuşması yarıda kalmıştı. Konuşmasında daha açıklığa kavuşturmadığı yönler vardı.. Acaba daha sonra hanımına ne olmuştu? Yakalandığı bu durumdan kurtulabilmiş miydi?

Konuya şöyle bir temenni ile giriş yaptım:

-Umarım ki; Allah hanımınızı yakalandığı bu kötü durumdan kurtarmıştır, dedim. İbrahim cevap olarak olumsuz manada kafasını sağa sola salladı. Hanımının ailesi kendisinden, hanımını bazı türbelerin etrafında tavaf ettirmesini istemişler ve kesinlikle onu bir ruh hastalıkları uzmanına göstermesini de reddetmişlerdi. Onlar bununla da kalmayıp, bir cinci kadına gidip kızları için beyaz bir tabağa yazı yazdırmışlardı.. Onlar bu gibi boş şeylerle oyalanırken hastalık gitgide ilerlemişti. İşte olaylar bu şekilde gelişip kurbanlar verilirken şifa umutları pazarlayan cinci deccaller sadece ceplerini doldurmanın hevesi peşindeydiler.

İbrahim artık bu oyuna bir son vermek istemişti. Hanımının ailesine “Ya bana hanımı hastaneye yatırmama için izin verin, ya da kızınızı boşamak zorunda kalacağım” diyerek onları tehdit etmişti. Zîrâ hanımının bu hale gelmesine onlar sebep olmuştu. Fakat hanımının ailesi bu tehdide  de aldırmayarak inadını sürdürmüştü. Durum böyle olunca İbrahim hanımını istemeyerek boşamak zorunda kalmıştı.

YENİ BİR DÜNYA, YENİ BİR HAYAT

İbrahim’in bu hazin hikâyesi beni çok etkilemişti. Bana Dr. Cemil’in vermiş olduğu kitabı elimden çıkarmamaya kararlı olmama rağmen okuması için ona vermeye karar verdim. Kitabı elimden alır almaz kitabın arka kapağındaki yazıyı seslice okumaya başladı. Sanki sesini bana değil de kendisine dinletir gibi bir hali vardı… “İslamdan Çıkartan Şeyler”, “Bazı âyetler ve Şeyh Muhammed B. Süleyman Et-Temîmî’nin sözlerinden seçmeler”.

}وَمَنْ يُشْرِك بِالله فَقَدْ حَرَّمَ الله عَلَيْهِ الجَنَّةَ وَمَأوَاهُ النَّارُ وَمَا لِلظَّالِمِينَ مِنْ أَنْصَار{

“Biliniz ki; kim Allah’a şirk koşarsa muhakkak ki Allah ona cenneti haram kılar; artık onun yeri ateştir ve zâlimler için bir yardımcı da yoktur.”                           (Maide:72)

“Allah’tan başkaları adına kurban kesmek (kesim yapmak) büyük şirktir. Kabirler ve cinler adına kesim yapmak gibi.” İbrahim bu cümleyi okuduktan sonra kafasını kitaptan kaldırıp şaşkın bir halde yüzüme doğru baktı.. Ardında birkaç gün sonra getirmek üzere kitabı aldı. Daha sonra tevhid yolunda yürüyebilmesini kolaylaştıracak diğer bazı kitapları da kendisine getirmemi şart koşarak yanımdan ayrıldı.

İbrahim yanımdan ayrılmıştı ama beni bu üzücü gelişmelerin acıları ile baş başa bırakmıştı. Sadece İbrahim’in başına gelmiyordu bu musîbetler. Dünyanın birçok islam beldesinde bir çok insan aynı yanlışların kurbanı durumunda değiller miydi!? İşte bu gerçek çektiğim acıların dozunu daha da artırıyordu. Maâlesef bir çok islam beldesinde hurâfeler ve bidatler geçekleri örtmüş, insanlar Peygamberimizin yolundan uzaklaşmışlardı.

Doktor Cemil’e telefon edip İbrahim’in başına gelenleri ona aktarmak istedim fakat onu evinde bulamadım… 

***                 ***                 ***

BAŞKA BİR DRAM

Katar’da yayımlanan aylık bir dergide çıkan yazılarımla ilgili araştırma yapmak için çalışmaya koyuldum.  Konum, Arap Edebiyatı ile ilgili bir araştırma yazısı idi. Kaynakları önüme serip tam bismillah deyip yazmaya koyulacağım bir anda telefonun zili çaldı. Dış işleri bakanlığından arıyorlardı. Bir mermer işçisinin esrarengiz bir şekilde öldürülmesi ile ilgili soruşturma çalışmaları için yardımımı istiyorlardı. Çünkü ben bir gazeteci idim ve uzmanlık saham; suçlar ve cinâyetlerdi.

Her şeyi bırakıp soruşturmanın yapıldığı yere gittim. Bu işçinin cesedine iki gün önce Ceval’de rastlanmıştı. Ne gariptir ki bu cinayetin de sebebi şirk, hurâfeler, bâtıl inançlar ve sihir çukuruna düşmekti. Ölen kişi hayatta iken cinlerle arkadaş olduğunu, birbirinden nefret eden iki eşin arasını ısındırabileceğini, bâzı hastalıklara şifa verebileceğini, yapılması mümkün olmayan bâzı zor durumlara çözüm getirebileceğini v.s. iddia edermiş. Mermer işinin yanı sıra bu işi de yürütüyormuş.

Sanık, ise Said’de yaşayan elli yaşını aşkın bir kişiydi. Daha önce evli olduğu kadından çocuğu olmayınca onu boşamış ve on yedi yaşında bir kızla evlenmişti. Fakat bu hanımdan da çocuğu olmamıştı. Daha sonra öğrenmişti ki, boşanılan birinci hanım, ikinci hanımın hamile kalmaması için sihir yaptırmıştı. Sanık, bu cinci mermerciyi telefonla arayarak, ondan yapılan bu sihri çözmesini istemişti.

Deccal iyi bir fırsat yakalamıştır. Bu dâveti hemen kabul eder. Deccal sanığın evine gelir. Berâberce yağlı bir akşam yemeği yerler. Yemekten sonra Deccal, sanığı cinlerin çağrılmasında kullanılan bâzı buhurlar, mumlar ve kokular almak üzere çarşıya gönderir. Sanık, güzel karısı ile Deccal’i evinde baş başa bırakarak istenenleri almak için çarşıya çıkar. Daha sonra bu gibi durumlarda meydana gelmesi çok muhtemel olan, o olay meydana gelir. Deccal yakaladığı bu fırsattan yararlanıp kadının ırzına geçmek ister. Zorla kadının namus ve şerefini ayaklar altına almak için kadına hücum eder. Fakat kadın namusunu ve şerefini kirlettirmek istemez. Deccal’den kurtulmak için komşuna sığınmak üzere dış kapıya doğru koşar.. Evin dış kapısına vardığında, orada kocasıyla karşılaşır. Zira kocası da evde unuttuğu cüzdanını almak için eve dönmüştür. Eşinden neler olduğunu öğrenen koca kükreyerek eline aldığı büyükçe bir sopayla Deccal’in üzerine hücum eder. Deccal’in kafasına vurduğu bir kaç darbe ile Deccal’in kafasını parçalamış, bir anda kendisinden kurtulmak zorunda olduğu bir cesetle karşı karşıya kalakalmıştır. Sanık oturur düşünmeye başlar.. Bu cesetten nasıl kurtulacaktır!?

Sanık, gece tekrar dışarı çıkar, bir çuval satın alarak cesedini onun içine koyar.. Daha sonra gece yarısını bekler.. Gece yarılanınca cesedi yüklenerek onu oturduğu mahalle yakınlarındaki boş bir araziye atar. Daha sonra eve dönüp cinayetin eserlerini yok etmeye çalışır. Böylece bu genç Deccal’den ebediyen kurtulduğunu sanmıştır..

Polisler cesedi bulduktan sonra olayı araştırmaya çuvaldan başlarlar. Çuvalı çevredeki bütün bakkallara gösterirler. Bakkallardan biri çuvalı kendisinin sattığını söyleyerek kendisinden çuvalı alan kişiyi de ismiyle birlikte polise söyler. Böylelikle olayın faili bulunmuş olur. Polis sanığı tutuklar, evde cinayetin izlerini araştırarak bu izleri bulurlar. Polis adama biraz baskı yaptıktan sonra adam bütün olayları anlatarak olayın faili olduğunu itiraf eder.

Benim bu olayın tahkikinde görev almam tabi ki bir rastlantı değildi. Zira kâinatta meydana gelen her olay Allah’ın takdiri ile olmaktadır. Tabi ki bu cinayetin de esas sebebi inançta meydana gelen sapmalar ve bozukluklardır. Bu durum beni hurâfeler konusunda, bu olayın temeline inerek araştırma yapmaya itmiştir. Acaba bu hurâfeleri uyduranlar, bu hurâfelere kananlardan daha mı zekî kişilerdi!?

Milyonlarca insan hurâfeleri görünce akın akın koşuyor, bu bâtıl inançlara inanıp bunlara sımsıkı sarılıyorlar. Yoksa çoğu cansız veya vehmî şeylerin insanlara kâr veya zarar verebileceğine inanmak olarak bilinen putçuluk olayı, uzun yıllar islamı kabul eden insanların kafalarından silindikten sonra tekrar mı insanların başına musallat oluyor?! Putçuluğun ne olduğunu bilmeyen kişilikleri zayıf bâzı kişiler yeniden mi putçuluğun kucağına düşeceklerdir?!

İşlenmiş olan bu cinâyet olayı, ölenin de öldürenin de sağlam bir inanca sahip olmadıklarını, islamı sadece isim olarak bildikleri ortaya koymaktadır. Ölen kişi bir sihirbazdır. Kötülük yapmak için insanların arasında dolaşmakta, cinlerle ilişki kurduğunu, istediği insanı anında isteğine kavuşturup mutlu edebileceğini veya onu perişan edebileceğini savunmaktadır. Böyle bir insan yapmış olduğu bu kötü işler yüzünden hem şirke düşmekte, hem de fecî bir şekilde toplumsal huzuru bombalamaktadır. Kâtil ise kendisi gibi birinin mutlaka çocuğu olması gerektiğini düşünüp ve de bunun kendi elinde olduğunu sanarak büyük hatâ etmiştir. Burada kâtil, kendinde var olan çocuk edinme aşkının şuurunu yitirmesine sebep olduğunu iddia ederek kendisine özür uydurabilir, fakat kendisi sağlam bir inanca sahip olup kesinlikle Allah’ın ortakları olmadığını ve olamayacağını, zarar veya faydanın sadece Allah’ın elinde olduğunu bilmiş olsaydı bu inancı onu deccallerin ve cincilerin eline düşmesine engel olurdu.  

HURAFELER VE İNSANLAR

Çoğu kez kişi hurâfenin senaryosunu kendisi yazar. Daha sonrada kendi yazmış olduğu senaryoya kendi de inanmaya başlar ve ardından kendi uydurduğu bu şeyi savunmaya başlar. Hattâ bu kişi bu uğurda savaşarak ölmeye bile hazır hale gelmiş olabilir.

Bâzen meclislerde otururken, bâzı insanların, şeyhlerinin kendilerine nasıl yardımcı olduklarını, kendilerini nasıl sıkıntıdan kurtardıklarını, yüksek sesle, övüne övüne anlattıklarını görürüz. Bâzıları şeyhlerinin himmeti sonucu işindeki rütbesinin artırıldığını, bâzıları hanımıyla tam boşanmak üzere iken şeylerinin yazmış olduğu bir kağıdı koltuklarını altına koymaları sonucu aralarının düzeldiğini, şâyet şeyhleri olmasa şimdi boşanmış durumda olacaklarını anlatır dururlar. Bu gibi örnekleri çoğaltmak mümkündür. Sizlere bir örnek kıssa anlatayım. Bu kıssa Kahire Ünüversitesi’ni bitirip kendi sahasında doktora yapmış bir kadının kıssasıdır.  Bu kadın şimdi Arap ülkelerinden birinin ziraat bakanının büro müdirelerinden biridir. Bu kadının kocası, bir gün yastığının altında bir eşarp görür ve hanımına bu eşarbı neden oraya koyduğunu sorar. Kadın ise şöyle cevap verir: “Bu günlerde senin beden biraz soğuduğunu sezdim; bu yüzden yaklaşık elli cüneyh vererek aramızı ısındırması için bu eşarbı satın alıp onu yastığının altına koydum” der. Fakat belli bir zaman sonra kocası hanımını boşar. Bu kıssayı kocası aleyhinde açmış olduğu nafaka davası için tutmuş olduğu avukatı anlatmıştır. İnsanların bütün kâinâtın yaratıcısı Allah’ı bırakıp nasıl bir bez parçasından fayda umduklarını görebiliyor musunuz!? 

UZMANLAŞTIRILMIŞ TÜRBELER 

Türbeler ve şeyhler hurâfe uzmanları tarafından, uzmanlık sahalarına bölünmüştür: Seyyide filanın türbesi evde kalan kızlar içindir.. Rızkın açılması için filan şeyhin türbesine gidilir.. Aşk, sevgi ve çapkınlıkla ilgili olarak falan şeyhin türbesine gitmek çok iyi gelir. Şâyet birilerinin arasını ısındırmak veya soğutmak, onları boşandırmak istiyorsanız bu konuda falan türbeye gitmek yeterlidir. Çocuk hastalıkları için falan türbe, hazımsızlık, göz hastalıkları için falan türbe çok iyi gelir. Halkalarla birbirine bağlı oyunlar zinciri.. Bu oyunun ipleri cahil ve miskin insanların boyunlarını sarmalayıp dolamıştır. Sanki bu cahil insanlar Allahu Teâlâ’nın şu ayetini hiç duymamışlardır:

«وَإِنْ يَمْسَسْكَ الله بِضُرٍّ فَلاَ كَاشِفَ لَهُ إِلاَّ هُوَ وَ إِنْ يَمْسَسْكَ بِخَيْرٍ   وَ هُوَ عَلَى كُلِّ شَيْءٍ قَدِيرٌ»

“Eğer Allah seni bir zarara uğratırsa onu kendisinden başka giderecek yoktur.Ve eğer sana bir hayır vermek isterse, şüphesiz Allah her şeye kadirdir.”

Ve sanki bu insanlar Peygamberimizin şu hadisini hiç duymamışlardır:

«مَنْ تَعَلَّقَ تَمِيمَةً فَقَدْ أَشْرَكَ‎»

“Kim ki muska takarsa şirke düşmüştür.”

Hurafelere inanmak elbette sadece kültürü az kişilere has bir olay değildir. Ne kültürlü, ne üniversite görmüş veya yüksek lisans veya doktora yapmış insanlar vardır ki; birçok bâtıl inanç ve hurâfelere inanmaktadırlar. Buradan şöyle bir sonuca varmak mümkündür: Sağlam bir inanca sahip olmayan kültürlü veya kültürsüz, eğitimli veya eğitimsiz herkes hurafelerin kucağına düşebilir. Allah’a inancı tam olan, Allah’ın her şeye kadir olduğunu, O’nun her şeyin sahibi ve Rabbi olduğunu, onun hiçbir zaman ortağı olmayacağını bilen, bir mü’min, bu imanı ile selâmet içinde yaşayacak ve şirkî düşünce ve inançlar hiç bir zaman kendisine yanaşamayacaktır. Zîra o kişi artık, doğru, mantıklı şüphe götürmeyen, sarsılmaz bir imana ve hak ile bâtılı birbirinden ayıran büyük bir nura sahiptir. Allah’a sağlam bir inançla teslim olabilmek için çok büyük araştırmalar yapmaya, yüksek öğrenim görmeye ihtiyaç yoktur. Bu inanca ulaşmak çok kolaydır; zirâ insanı bu inanca yöneltecek kaynaklara ulaşmak toplumun her kesimi için zor bir iş değildir. Allah Teâlâ, bu kaynaklara ulaşmayı kolaylaştırmıştır.

           ***             ***            ***

CİNLERİ RAZI ETMEK İÇİN ZAR TÖRÊNİ

 Ben bu yazıları kaleme alırken ansızın başlayan ve gecenin sükûnetini yırtan kızgın vuruşların çıkardığı, çılgın davul sesleri ile irkildim. Bu çılgın sesler giderek daha da yükseliyor mahalleyi ayağa kaldırıyordu. Vahşice  vurulan darbelerin çıkardığı ses, duvarları titretiyordu. Geçmiş tecrübelerime ve çılgınca söylenen nâmelere  dayanarak kendisine cin girdiği söylenen komşu kadının, bu cinleri râzı etmek için “Zâr Töreni” düzenlemekte olduğunu tahmin ettim. Zîrâ bu komşu bu töreni ilk defa düzenlemiyordu. Onun düzenlemiş olduğu bu törenlere onun gibi kendilerine cin girdiği söylenen kadınlar da katılıyorlardı. Onlar kendilerine giren cinleri râzı etmek için bu törenleri her altı ayda bir tekrarlıyorlardı.

Kulaklarımın zarını patlatan bu çılgın seslere aldırmamak bu seslerden kurtulmak istiyordum fakat bütün çabalarım boşunaydı. Yazmayı bırakıp okumayı denedim, zîrâ bu sesler arasında bir şeyler yazmak mümkün değildi. Ben bu sıkıntılarla mücâdele içinde iken kapı çalındı. Gelen Ezher’in büyük âlimlerinden olan ve aynı zamanda Evkaf ve Ezher İşleri Bakanlığında görev yapan bir arkadaşımdı. Onu çok sıcak bir şekilde karşıladım, zîrâ ilmî tartışmalar yapmayı severdim. Hem üstelik bu sefer beni bu çılgın sesleri dinlemekten alıkoyacaktı. Ona bu komşumu şikâyet ettikten sonra cinler konusunda tartışmaya koyulduk.  Tartıştığımız konular arasında, bâzı insanların cinlerin kendilerine verdiği zarar konusundaki yakınmaları, bâzı kadınların cinlerle cinsi ilişki kurduklarını ifade eden iddiaları, bir çok erkek ve kadının cinleri râzı edebilmek için “Zâr Törenleri” diye isimlendirdikleri bu törenleri düzenledikleri v.b.konular vardı. Fakat üzülerek şahit oldum ki bu arkadaşım da bu bâtıl iddia ve işlere inanıyordu. Yüksek  Ezher diploması taşıyan birinin, cinleri râzı etmek için zar töreni gibi törenlerin düzenlenmesine normal bakmasına çok şaşırmıştım. Bana şöyle diyordu:

-Zamanın birinde kız kardeşim ile onun kocası arasında meydana gelen bir tartışmadan sonra kız kardeşime cin musallat oldu, bu cinin kardeşinin sağ kolunu bir zaman felç etti, ancak bu cin için zar töreni düzenledikten sonra kardeşini bıraktı, ihtiyar bir kadının cin ile kardeşi arasında barış anlaşması yaptı, bunun ardından bu cinin, senede bir kez bu töreni tekrarlamak kaydıyla kardeşimi serbest bıraktı.

Evet, maâlesef bu sözler dinde bilgisi olan birine aitti. Bu sözleri duyduktan sonra uzun süre suskunluk içinde kaldım. Miskin İbrahim Harran’ın ve okuma yazma dahi bilmeyen hanımının bâtıl duygu ve düşüncelerini şimdi daha iyi anlıyordum. Aslında onları bu duygularından dolayı kınamamalıydım. Madem ki alim bir kişinin bu konuda ki görüşleri böyleydi acaba sıradan insanlar bu konuda nasıl düşünürlerdi?!

Şiddetli müzik tantanası hâlâ kulaklarıma gelmeye devam ediyordu. Arkadaşımın sesi komşudan gelen cinleri, ifritleri râzı eden ve onların kalplerini okşayan çılgınca ve kudurmuşçasına yükselen sesler arasında kaybolup gidiyordu..!

Ezherli âlim arkadaşımla seher vaktine kadar konuştuk. Ama ona olan güvenim tamamen sarsılmıştı. Zîrâ o hurâfî inançlara ve cinlerle ilgili anlatılan bâtıl birtakım hikâyelere inanıyordu. Bir an vaktimin akîdesi yanlış olan bu kişi ve çalışma odamın camlarını titreten (Zâr töreni) sesleri arasında kaybolup gittiği duygusuna kapıldım. Fakat ikisinden de kurtulmak için elimde hiç bir hile yoktu.  

***          ***     *** 

ÇOK ACI VE PAHALI TECRÜBELERDEN SONRA 

Sabahleyin uzun uzun çalan telefonun sesi ile uyandım. Bunun mânâsı telefon Kahire dışından geliyordu. Ahizeyi kaldırdım, konuşan Said’deki teyzemin kocası, yani İbrahim Harran’ın eşinin babası idi. Yarın bana geleceklerini, Kahire’de olup olmadığımı öğrenmek için aradığını söylüyordu. Benimle çok önemli bir iş için görüşmek istiyormuş. Ziyâretini bütün samimiyetimle bekleyeceğimi ifâde ettim. Bir çok sebepten dolayı bunu kabul etmem gerekiyordu. Benim  bu kişiye son derece saygı ve sevgim vardı. Ayrıca sanki ricâ eder gibi konuşuyordu. Kişilik olarak benden yardım talebinde bulunan hiç kimseyi reddedemezdim. Dâimâ Allah’ın, beni başkalarına hayır ulaştırmada vesile kılmasını dilerim.. Bütün bu işler benim vaktimi alıyordu fakat ben bütün bunları Allah rızâsı için yapıyordum.

Bir gün sonra hazin yolcular Kahire’ye ulaştılar; yolcular teyzemin beyi, teyzem, İbrahim Harran’ın eşi ve eşinin  annesinden oluşuyordu. İbrahim Harran’ın eşi, çocuğunu kaybettikten sonra büyük bir bunalıma ve ruhî çöküntü içine girmiş, derin bir üzüntülere gömülmüş hatta aklını yitirmiş, hiç kimseyle konuşmaz ve etrafında olan biteni hissetmez hale gelmişti. Uyku ile uyanıklık arasındaki farkı anlayamamakta, kendisine soru sorana cevap verememekte idi. O, insanların dünyasından ayrılmış başka vehmî ve korkunç dünyalara göçmüştü sanki. Aşırı derecede zayıflamış kemikten bir heykel haline gelmişti. Kendisinde hayat alâmeti olarak sadece hareket edebilen, manasız bakışlarla insanlara bakan  iki göz kalmıştı. Hüzünlü baba kızını Abbasiye’deki Ruh Ve Sinir Hastalıkları Hastanesi’nin yoğun bakım ünitesine kabul edilmesi için yardımcı olmamı istiyordu. Zîrâ oğlum o hastanede ruh ve sinir hastalıkları doktoru olarak görev yapıyordu.

 İşlediği günahları itirâf eden Anne devamlı ağlıyordu. Zîra kızını doktorlar tarafından tedâvi edilmesini engelleyen, tedâviyi şeyhlerde, türbe ve yatırlarda, onların etrafında tavaf etmekte aranması gerektiğini söyleyen oydu. Onun bu hareketi tedâvide vakit kaybedilmesine, çocuğun ölmesine hastalığın daha da ilerlemesine, kadında hastalığa mukâvemet edecek hiçbir gücün kalmamasına sebep olmuştu. Fakat o cehaletinin ve şeyhlerin, yatırların ve deccallerin bir çok konuda dertlerine devâ olduklarını, bu konuda yaşanmış birçok başarılı tecrübelerinin olduğunu  iddiâ ederek kendisini etkileyen onlarca kadın arkadaşının kurbanı olmuştu. Hani ne demişler: “Doktora sorma tecrübe edene sor?!” 

UMUT BELİRTİLERİ VE YUVAYA DÖNÜŞ

 Hastaya aynı gün birinci dereceden yer bulup onu yerleştirmeye muvaffak olduk. Aynı gün oğlum hastayı muâyene etti ve korkulacak bir durum olmadığını, hastanın halinin umut verici olduğunu, ihmal sebebi ile hastanın bu hale geldiğini ifâde etti. Tedâvinin başlamasından bir hafta sonra hastanın durumunda büyük ölçüde iyileşmeler oldu. Hasta elektrik şokları ve bu işin uzmanları tarafından bilinen diğer bir takım yöntemlerle tedâvi ediliyordu. Bu arada hastanın beyi İbrahim Harran’ı telefonla arayarak kendisiyle çok önemli bir konuda görüşmek istediğimi söyledim. Zira doktor hastanın beyinin tekrar kendisine dönmesinin tedâvinin çok önemli bir halkasını oluşturduğunu söylemişti. O yanıma geldiğinde ona durumu açıkladım, fakat o, özellikle kendisine vermiş olduğum kitapları okuyunca bambaşka bir insan olmuştu. Artık kendisinde eski fikirlerinden eser kalmamıştı. O şimdi yeni bir hayata başlamıştı. Allah’tan başkasına ibadet etmiyor, Ondan başkasından korkmuyor, Ondan başkasından bir talepte bulunmuyordu. Ona kendisinin acilen hanımına dönmesini gerektiğini söylediğimde bunu şartlı olarak kabul etti. Kaynanasının ve kaynatasının eski bâtıl görüşlerinden ayrılmalarını şart koşuyordu. Hanımının kendiliğinden değişeceğine kefil oluyordu. Sonra onların hepsini toplayarak bir toplantı düzenledim. Toplantıda sadece İbrahim Haran’ın eşi hastalığı sebebi ile hazır bulunamamıştı. Herkes İbrahim’in şartlarını kabul etmişti. Tabi ki böyle acı bir tecrübeyi yaşadıktan sonra.!!

İbrahim hastanede hanımını ziyarete gitti. Hanımı, onun artık kendisine döndüğünü anlayınca yüzü aydınlandı. Anlaşılan eşinin kendisine dönmesine çok sevinmişti. Onun şifa bulmasında bu durumun çok büyük faydası olacaktı.. Oğlum, hastanın tekrar yuvasına dönmesinin esasen tedavinin önemli bir bölümünü oluşturduğunu, bu durumun onun iyileşmesini hızlandıracağını söylüyordu. Çünkü hasta aşırı derecede yalnızlık hissediyordu. Son çocuğunun da ölümü aklını yitirecek derecede üzülmesine sebep olmuştu. Buna kocasının kendisini boşaması da eklenince bu kadar ağır yükü kaldırmaya gücü yetmemişti.

Takriben bir ay kırk gün gibi bir zaman geçtikten sonra doktorlar kendisini taburcu etmeyi kararlaştırdılar. Babası, Annesi ve eşi arabanın içinde kendisini bekliyorlardı. Onu alıp doğruca Said’e gittiler… 

SON OLARAK

 Bu acı olayların acı izlerini bir türlü belleğimden atamadım. Her gün insanların ruhlarını, ailelerini, yuvalarını, soyumuzdan olan insanları ve bütün islam âleminde ki din kardeşlerimizden binlercesini maddi ve manevi yönden çökerten hurâfî inançları nasıl hafife alabiliriz ki.?! Bâzen kendime soruyorum; neden biz orta doğulu insanlar olarak bu hurâfeler içinde boğuluyoruz?! Neden bu hurâfeler bizim toplumlarımızı perişan etmekte ve sağlam bir kültür içinde  ve yaşam sürmemizi engellemektedir?!

Avrupa toplumları da hurâfelerden uzak değil ama onlar buna rağmen belli bir kültür seviyesini yakalamışlar ve özellikle maddi sahada ilerlemeyi sürdürmektedirler. Onların hurâfeleri daha çok  ruha aykırıdır. Bu da onların maddî kültürlerine muvafık olan bir durumdur.

Fakat doğudaki hurâfeler hem akla hem de ruha aykırıdır. Bu yüzden bu hurâfeler hayatımızı perişan etmektedir. Ve bu hurâfelerden kurtulmanın tek yolu ise; dinimizi, kendisine sonradan giren ve inancımızla hiç bir ilgisi olmayan her türlü bâtıl ve hurafî inançtan temizlemektir.

Şâyet hayatımızı tevhîdî inanç sistemine göre yönlendirirsek bu zayıf bâtıl ve hurâfî inanç bulutları bir daha dönmemek üzere çekilip gidecektir. Bu görev bütün eğitim ve öğretim kurumlarının ve sorumluluk hisseden her kişinin görevidir. Zîrâ hurâfî inançlardan çektiğimiz sancılar burada örneklerini verdiğimiz durumlardan daha büyüktür. Şâyet toplumuzdan rast gele seçeceğimiz yüz aile üzerinde bu konuda bir araştırma yapmış olsak  göreceğiz ki anlattığımız gerçekler anlatılmayanlara oranla devede kulak kalmaktadır ve inanç durumumuz burada dile getirilenden çok daha vahim bir manzara arz etmektedir.

«رَبَّنَا آمَنَّا بمَا أَنْزَلْتَ وَاتَّبَعْنَا الرَّسُولَ فَاكْتُبْنَا مَعَ الشَّاهِدِينَ»

“Rabbimiz! Bize indirilene iman ettik, resûllerine tâbi olduk, bizi şâhit olanlardan kıl.”

SON

İSYAN NEREYE KADAR?

Kendisine  itaati  emredip   bizi   itaatine  çağıran  ve isyan etmeyi yasaklayıp ondan sakındıran Yüce Allah’a hamd olsun!

İtaat edenlerin en hayırlısı ve muttakî kulların önderi Peygamberimiz (Sallallahu Aleyhi ve Sellem)’e, onun âline ve ashabına ve kıyamet gününe kadar ona tâbi olacak olanlara salat ve selam olsun!

Şair şöyle der:

Şâyet günahların istersen zevkin olmasını

Kazandırmaz sana utanç ve ârdan başkasını

Günah anında geçici bir zevk alacak olursan

Sakın sanmayasın sonunun hayırlı olmasını

 

 

İSYAN NEREYE KADAR?

  

Hazırlayan

Vatan Kitap Evi

 

Gözden Geçiren

Şeyh Abdullah El-Cibrîn

 

Tercüme ve Dizgi

Fikri Göncü

 

                  بسم الله الرحمن الرحيم

ÖNSÖZ

Kendisine  itaati  emredip   bizi   itaatine  çağıran  ve isyan etmeyi yasaklayıp ondan sakındıran Yüce Allah’a hamd olsun!

İtaat edenlerin en hayırlısı ve muttakî kulların önderi Peygamberimiz (Sallallahu Aleyhi ve Sellem)’e, onun âline ve ashabına ve kıyamet gününe kadar ona tâbi olacak olanlara salat ve selam olsun!

Şair şöyle der:

Şâyet günahların istersen zevkin olmasını

Kazandırmaz sana utanç ve ârdan başkasını

Günah anında geçici bir zevk alacak olursan

Sakın sanmayasın sonunun hayırlı olmasını

 

Günahkâr, işleyeceği günahın peşinden koşarken belki mutluluk duyup bu yaptığından zevk alabilir. Fakat bu zevk ve mutluluk geçici ve yalancı bir zevk ve mutluluktur. Günah yollardan zevk almaya çalışan kişinin hali serap görüp ona erişmeye çalışan kişinin haliyle aynıdır. Zîrâ o kişi yaratıcısını kızdırmış, O’nu karşısına almış  ve  yasak  yollara girerek azap görme tehlikesiyle

karşı karşıya kalmıştır. Böyle bir insan nasıl olur da mutluluğu yakalayabilir!? Böyle bir insan nasıl olur da huzurlu ve rahat bir yaşama kavuşabilir!?

Allahu Teâlâ Nisâ sûresinin 14. âyetinde şöyle buyurur:

“Kim Allah’a ve  Resûlüne karşı isyan eder ve O’nun sınırlarını aşarsa, Allah onu içinde devamlı kalacağı bir  ateşe sokar ve onun için orada alçaltıcı bir azap vardır.” Yine Allahu Teâlâ Ahzap sûresinin 36. âyetinde şöyle buyurur:

 ]وَمَنْ يَعْصِ اللهَ وَرَسُولَهُ فَقَدْ ضَلَّ ضَلاَلاً مُبِينًا[

“Kim Allah’a ve Resulüne karşı isyan ederse apaçık bir şekilde sapıklığa düşmüştür.”

Bu kitapçıkta Allah’a isyan etmenin ne demek olduğunu, isyan çeşitlerini, isyanın ve onun tersi olan itaatin dünyevî ve uhrevî sonuçlarını, isyandan ve isyanın kötü sonuçlarından sakınmak için gerekli olan yöntemleri kısaca açıklamaya çalıştık. Yüce Allah’tan bu mütevazı amelimizi kabul buyurmasını ve cümle insanlığı isyandan ve onun acı sonuçlarından korumasını niyaz ederim.

 

PİŞMANLIK ACISI

 

İmam İbn-i Cevzi şöyle der:

“Kim ki, yanlış bir işi yapmaya kalkışmadan önce uyanık ve basîretli olursa, olayın sonucunun ne olacağını görür ve o olaydan uzaklaşarak onun şerrinden kendisini korumuş olur. Kim ki işin gideceği yeri göremezse duygusal davranarak fayda görmeyi ve rahata kavuşmayı umarken hataya düşmüş olur ve bu işin acı sonuçlarına katlanmak zorunda kalır.”

 

İnsanoğlu bu dünyada hayatını yaratıcısına itaat ederek veya O’na isyan ederek geçirecektir. Şâyet bir insan hayatını yaratıcısına isyan içinde geçirmişse, yıllar sonra şöyle geriye dönüp bir bakmış olsa, duymuş olduğu haram zevklerden kendisine sadece o işlerin hatırasından başka bir şey kalmadığını, yani denemiş olduğu söz konusu zevklerin geçici olduğunu görmüş olacaktır. Hayatını yaratıcısına itaat içinde geçiren kişi ise, şöyle bir geriye dönüp  baktığında bu gâyede katlanmış olduğu zorluklardan bir eser kalmadığını onları sadece tatlı birer hatıra olarak anımsadığını görecektir.

Fakat sonunda itaat eden bu itaatinin kalıcı nimetleri ile sonsuza değin mutluluğu ve huzuru yakalamış olurken, isyankâr kişi de işlediği bu günahların cezasını dayanılmaz bir azaba katlanarak ödemek zorunda kalacaktır. Sonunda sadece birer hatıra olarak hatırlanacak olan olaylardan birinci gurubu insanı sonsuz bir azaba düşürürken ikinci gurubu ise tam tersine insanı sonsuza denk mutluluğun zirvesinde yaşatacaktır.

Yapmış olduğumuz işlerin hangi sonucu doğuracağını düşünmek zarurî bir görevdir. İnsanoğlu bu dünyada yaşamını sürdürürken gâyet düşünceli ve akıllı hareket etmeli, ne tarafa estiği belli olmayan toplum rüzgarının önünde sürüklenen kuru bir yaprak olamamalıdır. Yolun uzun ve çetin olduğunu bilen yolcu nasıl bunun için gerekli hazırlığı yapıyorsa, dünya yaşantısından sonra başlayacak ve sonsuza denk sürecek olan yaşantıyı düşünen kişi de buna göre tedbirli olacak ve dikkatli davranacaktır.

SAKIN GÜNAHA YAKLAŞMAYIN

 

Bir insanın günah sayılan lezzetleri elde edebilmesi için göstereceği çaba ve yorgunluğa katlanmak, günah ve yasak olan şehevî şeyleri işlediği takdirde katlanmak zorunda kalacağı azaba dayanabilmekten daha kolaydır.

Günah ve şehvet bataklığına batmanın insan için doğuracağı kötü sonuçları şöylece özetlemeye çalışalım:

  

 

CGünahlar, insanı dünya ve âhirette acı ve elem çekmek zorunda bırakır.

CGünahlar, insanı dünya nimetlerinden daha güzel ve daha devamlı olan âhiret nimetlerinin ve lezzetlerinden mahrum bırakır.

CGünahlar, ömrü, sonu pişmanlık ve hayıflanmak olacak olan boş şeylerle ziyan ettirir.

CGünahlar, insana sahip olduğu mal ve mülkü, faydasız ve hatta zararlı bir takım işlerde harcatarak heba ettirir.

CGünahlar, insana toplum içindeki saygınlığını kaybettirir.

C Günahkâr kişi,  yapmış olduğu yanlışlıklardan belki biraz geçici zevk alabilir ama ardından kendisini korkulu, stresli, huzursuz ve mutsuz bir yaşamın içinde bulur.

CGünahlar, kişinin sahip olduğu ilmi unutmasına sebep olur. Zira Allah’ın ilmi bir nurdur ve bu nur günahkâr bir insanda durmaz.

CGünahlar, düşmanı sevindirir, gerçek dostları üzer.

CGünahlar, nimetlerin artmasına mani olur.

CGünahlar, kişide kalıcı bir âr veya ayıbın kalmasına sebep olur.

GÜNAHIN CEZASI HEMEN        

GELMEYEBİLİR

 

İnsanların çoğunlukla yanıldıkları bir nokta da şudur: Bir çok insan yapmış olduğu günahın cezasını hemen çekmezse, artık kendisinin bir daha cezaya çaptırılmayacağını yani Allah’ın kendisini bağışladığını düşünür.  Bu durum ise, o insanın yanılıp helak olmasına sebep olabilir. Zira ceza hemen gelmese de âhirette de olsa mutlaka gelecektir.

İmam Ahmed “Zühd” adlı kitabında şöyle der:

İbn Sîrîn borçlanmış ve bundan dolayı kendisini büyük sıkıntı ve üzüntü kaplayarak ve şöyle söylemiştir:

“Ben kesinlikle bilmekteyim ki bu musibetin nedeni kırk sene önce işlemiş olduğum bir günahtır.”

 

Adamın biri, bir kadına bakarak onun güzelliklerini incelemiş ve daha sonra kendisine rüyasında şöyle denmiştir:

“Kırk sene sonra da olsa bu yaptığının cezasını çekeceksin.”

        Yahya Bin Muaz Er-Razî şöyle der:

“Esâsen kendi eliyle bütün düşmanlarını kendisine güldürdüğü halde “Allah’ım düşmanlarımı bana güldürme” diye dua edenlerin aklına şaşarım.  Adamın biri: Bu nasıl olur ey Muaz? Diye sorması üzerine, şöyle cevap verir: “Kişi Allah’a isyan eder ve âhirette bu günahları ortaya çıktığında düşmanlarını kendisine güldürmüş olur.”

Bazen ceza, hemen günahın ardından gelir.                     Süleyman Bin Et-Temimi şöyle der:                                                                                                                                    

“Kişi gizli olarak bir günah işlediğinde onun zilletini hayatında görür, kim ki kendisine bir keder isâbet ederse, bunun işlemiş olduğu günahlardan olduğunu düşünsün.”

Fudayl Bin İyad ise şöyle der:

“Ben günah işlediğimde bunu bineğimin ve câriyemin huyunun değişmesinden anlarım”

 

Ebu Süleyman Ed-Dârimi’ de şöyle der:

“Kim ki bir kişinin sıkıntısını giderirse Allah da onun sıkıntını giderir. Kim de bir kişiye sıkıntı verirse Allah da ona sıkıntı verir. Kim gündüzünü iyiliklerle geçirirse bu ona gecesinde yeter.”

 

GÜNAHLAR BAZI ÜMMETLERİN HELAK      OLMASINA    SEBEB    OLMUŞTUR

Geçmiş ümmetlerin helak oluş veya felâketlere uğrayış sebeplerini incelediğimizde, bu sebeplerin işlemekte oldukları günahlar olduğunu görürüz.

Allahu Teâlâ Ankebût 40. âyetinde şöyle buyurur:

]فكلاًّ أَخَذْنَا بِذَنْبِهِ فَمِنْهُمْ مَنْ أَرْسَلْنَا عَلَيْهِ حَاصِبًا وَمِنْهُمْ مَنْ أَخَذَتْهُ الصَّيْحَةُ وَمِنْهُمْ مَنْ خَسَفْنَا بِهِ الأَرْضَ وَمِنْهُمْ مَنْ أَغْرَقْنَا[

 “O ümmetlerden her birini günahları sebebi ile cezalandırdık. Kiminin, üzerlerine taşlar savuran rüzgarlar gönderdik, kimini korkunç bir ses yakaladı, kimini yerin dibine geçirdik, kimini de suda boğduk.”

Dünyada hiç bir şer veya hastalık yoktur ki, sebebi günahlar olmasın.

 Şöyle bir düşünelim:

CAdem babamızı ve Havva annemizi içinde akla gelmeyecek güzellikte nimetlerin bulunduğu, içinde hiç bir sıkıntı ve kederin olmadığı cennet yurdundan çıkarıp,  onları acıların, kederlerin ve musibetlerin kol gezdiği dünya yurduna gönderen şey günahları değil miydi?

Cİblisi, gökyüzü meleklerinin arasından çıkartılıp dünyaya kovulmasına, dış görünüşünün ve içinin en kötü şekillere sokulmasına sebep olan şey, onun işlediği günahı değil miydi?

CNuh (Aleyhisselam) zamanında bütün âlemin sular altında kalmasına sebep olan şey insanların günahları değil miydi?

CÂd kavminin üzerine şiddetli bir rüzgar göndererek onları kuru hurma dalları gibi sağa sola savuran, onların evlerini, şehirlerini yıkan, hayvanlarını ve mahsullerini perişan edip başlarına gelenleri yeryüzü halklarına kıyamete kadar bir ibret olarak bırakan onların işlemiş oldukları günahlar değil miydi?

CSemud kavmini, kalpleri korkudan paramparça ederek helak eden korkunç bir çığlığın yakalamasının sebebi, onların günahlarından başka bir şey miydi?

CLût kavminin şehirlerini, tâ ki gökteki melekler, onların köpeklerinin havlama seslerini duyuncaya kadar gökyüzüne kaldırıp, ters çevirerek yüz üstü yere çalan, daha sonra o şehirlerin halklarının üzerine taş yağdıran, taşların ardından da yağmur yağdıran, değişik şekillerdeki azap çeşitlerinin, aynı anda bir arada meydana gelmesi ile, dünyada emsali görülmemiş bir şekilde onları helak eden ve zalimlerden çokça da uzakta bulunmayan bu azabın ve helak oluşun sebebi onların işlemiş oldukları günahlar değil miydi?

CGecelerin zifîrî karanlıkları gibi karanlıklar oluşturan ve ateşler püskürtmek suretiyle Şuay’bin kavmini helak eden azabın sebebi onların işlemiş oldukları günahlar değil miydi?

CFiravun ve kavminin denizde boğulup cehenneme sonsuz azap için gönderilmelerinin sebebi neydi?

CKarun’u sarayı, ailesi ve malıyla birlikte yerin dibine geçiren sebep neydi?

CNuh (Aleyhisselam)’dan sonra gelip helak olmuş olan bütün kavimlerin helak olma sebepleri neydi?

CYeryüzünde fitne fesat çıkartan İsrail oğullarının başına şiddetli bir kavmin musibet olarak verilip ülkelerinin ele geçmesine, halklarının ülkelerinden sürülmelerine, ırzlarının kirletilmesine, ülkelerinin harap edilip mallarının kaybolmasına ve vücutlarının domuz ve maymun şekline çevrilmesine ve onların toplu olarak helak olmalarına sebep olan şey neydi?

CBizi birbirimize düşürüp, birbirimizin kanını döktüren ve bu durumu normal bir şeymiş gibi algılamamıza sebep olan şey günahlarımız değil midir?

CBütün beşeriyetin üzerimize üşüşmesinin sebebi nedir? Yahudilerin görünen ve görünmeyen elleri ile yaşadığımız diyarları işgal etmelerine, insanlarımızı katledip, mallarımızı gasp etmelerine, ırzlarımızı kirletmelerine, hülasa yeryüzünün en zelil ümmeti olmamıza sebep olan şey nedir? Acaba bütün bunların sebebi işlediğimiz günahlar değil midir?

Cübeyr Bin Nufeyr şöyle der:

“Kıbrıs fetih edildiğinde oranın halkı çok  korkmuş, kendilerini aşırı bir hüzün kaplamıştı. Üzüntülerinden birbirlerine sarılıp ağlıyorlardı. Tam bu sıra               Ebu-d’Derda’yı yalnız bir yerde oturmuş  ağlarken gördüm. (Bu iş çok tuhafıma gitmişti.) Ona şöyle sordum. Ya Eba’d-Derda, Allah’ın, islamı ve müslümanları izzetli kıldığı bu günde ağlamana sebep olan şey nedir?! Bana şöyle cevap verdi: “Sen neler söylüyorsun Yâ Cübeyr!? Baksana! Allah’ın dinini unutan bir toplumu Allah ne de tez zelil kılıyor?! Bunların da zamanında malları ve mülkleri vardı. Bunların da saygın bir makamları, kahredici bir kuvvetleri vardı. Allah’ın dinini unuttular da Allah onları bu hale getirdi.”

Allah’ın dinini unutan bir toplumun zelil kılınması Allah için ne de kolaydır! Allah’ın, o toplumları, izzet, şeref ve zenginlikten; zillet, alçaklık ve fakirliğe,     kuvvet, şiddet ve sultanlıktan; zayıflık, basitlik ve alçaklığa götürmesi O’nun için ne kolaydır!

Allah’ın gazaba gelmesinden, Allah’ın âfiyetini ve üzerimize olan nimetlerini çekip almasından korkulmalıdır. Bilmelisin ki; bir kavim muttasıf olduğu güzel ahlak ve meziyetleri (yani Allah’ın dinini) terk etmedikçe, Allah, o kavme vermiş olduğu nimetleri çekip almaz.

Allahu Teâlâ Enfal sûresinin 53. ayetinde şöyle buyurur:

] ذَلِكَ بِأَنَّ اللهَ لَمْ يَكُ مُغَيِّرًا نِّعْمَةً أَنْعَمَهَا عَلَى قَوْمٍ حَتَّى يُغَيِّرُوا مَا بِأَنْفُسِهِمْ[

“Bu da bir millet kendinde bulunan (güzel ahlak ve meziyetleri) değiştirinceye kadar Allah’ın onlara olan nimetini değiştirmeyeceğinden dolayıdır.”

Yine Allahu Teâlâ İbrahim sûresinin 7. âyetinde şöyle buyurur:

]لئن شكرتم لأَزِيدَنَّكُمْ  وَلَئِنْ كَفَرْتُمْ إِنَّ عَذَابِي لَشِدِيدٌ[

“Şayet şükrederseniz size olan nimetlerimi artırırım ve şâyet nimetlerimi inkâr (edercesine) nankör (ve günahkâr) olursanız, biliniz ki benim azabım çok çetindir.”

 

GÜNAHLARIN KAYNAĞI

 İmam İbn Kayyim bu konuda şu açıklamaları yapmaktadır:

Günahların büyüğünün de küçüğünün de kaynağı üçtür:

1-Kalbin dâimâ Allah’tan başkasıyla meşgul olması.

2-Kızgınlık karşısında sabır göstermemek.

3-Şehvete tâbi olmak.

Bu üç kaynak şirk, zulüm ve fuhuş bataklığına düşmek olarak da özetlenebilir. Allah’tan başkasına yalvarmak şirke götürür. İnsanın gazabına uyması katil olmaya, şehevi şeyler peşinde olmak da zinaya götürür. Allahu Teâlâ Furkan sûresinin 68. âyetinde bu üç günahı bir arada dile getirmiştir:

]وَالذِينَ لاَ يَدْعُونَ مَعَ اللهِ إِلهً آخَرَ وَلاَ يَقْتُلُونَ النَّفْسَ التيِ حَرَّمَ اللهُ إِلاَّ بِالْحَقِّ وَلاَ يَزْنوُنَ[

“Onlar ki, Allah’tan başka hiç bir ilaha yalvarmaz, Allah’ın (öldürülmesini) haram kıldığı bir nefsi öldürmezler ve zinâ da etmezler.”

Bu üç sınıf günahın hepsi kendi aralarında birbirlerini davet ederler:

Şirke girmek, insanı zulüm ve fuhşa sevk eder. Zulüm yapmak ise insanı, şirke ve fuhşa götürür. Şirk koşmak en büyük zulümdür. Tevhit ve ihlas ise bu iki kötü fiili sahibinden uzaklaştırır.

Allahu Teâlâ Lokman sûresinin 13. âyetinde şöyle buyurur:

]إِنَّ الشِّرْكَ لَظُلْمٌ عَظِيمٌ[

“Muhakkak ki şirk en büyük zulümdür.”

Günahların üç ana kaynağından biri olan fuhuş ise şirke ve zulme çağırır.

Bu üç sınıf birbirine davetiye çıkartır, kişi birini yaparsa diğer ikisini de yapmaya sürüklenir.

 

GÜNAHLARIN KISIMLARI

 

 

İbn Kayyim (Rahimehullah)’ın yapmış olduğu açıklamalar doğrultusunda günahları beş kısma ayırarak incelememiz mümkündür:

 

BİR: Guruplarına Göre Günahlar:

Kendi aralarında iki kısma ayrılırlar:

A-Emredileni terk etmek.

B-Yasaklananı yapmak.

İKİ: Meydana Geliş Şekillerine Göre Günahlar:

Kendi aralarında iki kısma ayrılırlar:

A-Dışarıdan görülebilen günahlar.

B-Kalpte gizli kalıp görülemeyen günahlar.

ÜÇ: İlgili Oldukları Yerlere Göre Günahlar:

Kendi aralarında iki kısma ayrılırlar:

A-Allah’ın hakkına girmek suretiyle işlenen günahlar.

B- Kulun hakkına girmek suretiyle işlenen günahlar.

DÖRT : İşleniş Karakterlerine Göre Günahlar:

Bunlar da kendi aralarında dört kısma ayrılırlar:

A-Melekî Günahlar:

Bu günah, kulun esasen kendisinde olmaması gereken; azâmet, kibriyâ ve ceberût gibi rablik sıfatlarını kendisinde görmesi, Allah’a şirk koşması, Allah ile ilgili bilgisi olmadığı konularda ileri geri konuşmasıdır. Bu kısma giren günahlar günahların en büyüğüdür.

B-Şeytanî Günahlar:

Bu günah, kulun haset, isyan, hile, kandırma, günahı emretme, bidat uydurup bunu güzel gösterme gibi günahlar işleyerek şeytana benzemesidir. Bu çeşit günahlar kötülük derecesi olarak ikinci sırada yer almaktadır.

C-Saldırgan Karaktere Sahip Günahlar:

Düşmanlık beslemek, gasp etmek, kan dökmek, aciz ve zayıf kişilerin hakkını yeme, insanlara eziyet verme ve zulüm ve düşmanlık çeşitleri bu sınıf günahlara girer.

D-Hayvansal Karaktere Sahip Günahlar:

Kişinin hiç bir sınır tanımadan sadece mide ve cinsî şehvetinin peşine düşmesidir. Bu da insanı; hırsızlığa, zinaya, yetimlerin mallarını haksız bir şekilde yemeye, cimriliğe, tamahkârlığa, korkaklığa, strese ve istikrarsız bir yaşama sürükleyecektir.  İnsanların çoğu bu türden olan günahlara düşmektedirler.

BEŞ: Önemine Göre Günahlar:

Bunlar da kendi aralarında ikiye ayrılırlar:

A-Büyük günahlar.

B-Küçük günahlar.                

Bu çeşit bir sınıflandırma günahların önemlilik ölçüsü ile ilgili olan bir sınıflandırmadır. Bu sınıflandırma şekli Kur’an, sünnet ve selefin icması ile sabittir. Allahu Teâlâ Nîsâ sûresinin 31. âyetinde şöyle buyurur:

]إِنْ تَجْتَنِبُوا كَبَائِرَ مَا تُنْهَوْنَ عَنْهُ نُكَفِّرْ عَنْكُمْ سَيِّئَاتِكُمْ[                                                                     

“Şâyet yapılması yasaklanan büyük günahlardan sakınırsanız diğer hatalarınızı örteriz.”

Yine Necm sûresinin 32. âyetinde şöyle buyurulur:

]الذينَ يَجْتَنِبُونَ كَبَائِرَ الإِثْمِ وَالفَوَاحِشَ إِلاَّ اللَّمَمَ[

“Ufak tefek kusurları dışında, büyük günahlardan ve edepsizliklerden sakınanlara gelince, bil ki Rabbin, affı bol olandır.”

Müslim’in rivayet ettiği bir hadiste Peygamberimiz (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) şöyle buyurur:

«الصَّلَوَاتُ الخَمْس، وَالجُمْعَةُ إِلَى الجُمْعَةِ، وَرَمَضَانُ إِلَى رَمَضَانِ، مُكَفِّرَاتٌ لِمَا بَيْنَهُنَّ إِذَا اجْتُنِبَتِ الكَبَائِرُ»

“Büyük günahlardan uzak durulursa beş vakit namaz, her vaktin arasında  vuku bulan küçük günahlara, her cuma namazı, diğer cumaya kadar vuku bulan küçük günahlara ve her ramazan orucu da diğer ramazana kadar vuku bulanacak olan küçük günahlara kefâret eder.”

Buhari ve Müslim’de yer alan başka bir hadiste Peygamberimiz  (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) şöyle buyurur:

«اجْتَنِبوُا السَّبْعَ الموُبِقَاتِ قَالوُا: يَا رَسُولَ الله! وَمَا هُنَّ؟ قَالَ: الشِّرْكُ بِاللهِ، وَالسِّحْرُ، وَقَتْلُ النَّفْسِ التِّي حَرَّمَ اللهُ إِلاَّ بِالحَقِّ، وَأَكْلُ الرِّبَا، وَأَكْلُ مَالِ اليَتِيمِ، وَالتَّوَلِّي يَوْمَ الزَّحْفِ، وَقَذْفُ المُحْصَنَاتِ الغَافِلاَتِ المُؤْمِنَاتِ»

“Yedi helak edici şeyden sakının. Dediler ki: Ey Allah’ın Resûlü, onlar nelerdir? Dedi ki: Allah’a şirk koşmak, sihir yapmak, hak etmediği halde Allah’ın haram kıldığı bir nefsi (kişiyi) öldürmek, faiz malı yemek, yetim malı yemek, harp şiddetlendiğinde savaş meydanından kaçmak ve mümin, iffetli ve temiz kadınları (fahişelik yapmakla) itham etmek.»

Adamın biri İbn Abbas’a şöyle sordu:Helak edici şeylerin adedi  yedi midir? İbn Abbas şöyle cevap verdi: Onun sayısı yedi yüz’e daha yakındır. Fakat, ne büyük günah tevbe eden için helak edicidir, ne de tevbe etmeyerek küçük günahlarda ısrar eden için kurtuluş vardır.”

Yani tevbe eden için büyük günahlar helak edici olmazken, tevbe etmeyip küçük günahlarda ısrar etmek kişiyi helak edebilir.

Müslüman Allah’tan korkmalı, günahları küçük görüp onları işlemede ısrarlı olmamalıdır! Bir müslüman bilmelidir ki küçük günahları işlemeye alışan bir kişi mutlaka büyük günahları da işler.

Seleften biri şöyle der:

“İşleyeceğin günahın küçük olmasına bakma, lakin âsî olduğun Rabbinin büyüklüğüne bak!”

İmam İzni Kayyim şöyle der:

“İşte burada üzerine dikkatle durulması gereken bir nokta vardır.  Şayet kişi, büyük günahı işlerken Allah’tan haya eder, korkar ve bu günahı yapmakla beraber, yaptığı bu günah kendisini çok üzerse, bu durum, onun bu büyük günahını küçük günaha çevirebilir. Şâyet o kişi, küçük bir günahı işlerken hayâ duymayıp, korku içinde olmazsa ve bu günaha aldırış etmezse bu durum da o kişinin bu günahını büyük günaha çevirir. Hatta büyük günahların en büyük mertebesine bile çıkartabilir. Bu durum sadece kalpte oluşan bir durumdur ve söz konusu fiilin dışında gelişir ve onu etkiler. Her insan bu durumu kendisinde veya başkalarında gözlemleyebilir.”

 

GÜNAHLARIN       İNSANLARA     VERDİĞİ     ZARARLAR

 

Peygamberimiz (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) günahların kalbi kararttığını haber vermektedir. Bu tesir, günahın büyüklüğü ve kişinin tevbe etmede gösterdiği gafletin büyüklüğü nispetinde artar ve günahın basitliği ve kişinin hemen tevbe etmesi durumuna göre azalır. Kıyamet günü, ancak kalpleri her türlü sapıklığa düşürücü şüpheden ve helak edici şehvetten uzak olanlar kurtulacaktır. Allahu (Sübhanehu ve Teâlâ) Şuarâ sûresinin 88. ve 89. âyetlerinde şöyle buyurur:

]يومَ لاَ يَنْفَعُ مَالٌ وَّلاَ بَنُونَ%إِلاَّ مَنْ أَتَى اللهَ بِقَلبٍ سلِيمٍ[

“O gün ne mal fayda verir ne de evlat. Ancak Allah’a temiz bir kalp ile gelenler (o günde fayda bulurlar).”

Ebu Hureyre (Allah ondan razı olsun!) Peygamberimiz (Sallallahu Aleyhi ve Sellem)’den şöyle bildiriyor:

«إِنَّ المُؤْمِنَ إِذَا أذْنَبَ ذَنْبًا نُكِتَ فِي قَلْبِهِ نُكْتَةً سَوْدَاءً، وَإِذَا تَابَ وَنَزَعَ وَاسْتَغْفَرَ صَقَلَ قَلْبَهُ -أَيْ أَبْيَضَ- وَإِنْ زَادَ زَادَتْ حَتَّى تَعْلُوا قَلْبَهُ وَذَلِكَ الرَّانُ الذِّي ذَكَرَهُ اللهُ عَزَّ وَجَلَّ: ]كلاَّ بلْ رَانَ عَلَى قُلُوِبهِمْ مَا كَانُوا يَكْسِبُونَ[

“Mümin bir günah işlediği zaman, bu günah sebebi ile kalbine, onu kirleten siyah bir nokta konur, şâyet bu günahını bırakır tevbe ve istiğfar ederse kalbi bu günahtan temizlenip parlar. Şâyet günahı işlemeye devam ederse bu lekelerde kalbini kaplayacak şekilde artar. Bu da Allah (Azze ve Celle)’nin şu âyetinde bahsettiği kalplerin kirlenmesi ve katılaşması olayıdır: “Hayır! Bilakis onların işlemekte oldukları günahlar kalplerini kirletmiştir.”           (Mutafifin:14)

 

İmam İbn Kayyim günahlar konusunda bir çok günah saymıştır. Şimdi onun saymış olduğu bu zararlardan bazılarını size aktarmak istiyorum:

1-Hayatta muvaffak olamamak ve doğruları görememek.

2-Kalbin bozularak nurunun gitmesi ve kalbin karanlıklara boğulması.

3-İlimden ve rızktan mahrum kalınması.

4-Kişinin Rabbinden ve yakınlarından uzaklaşması.

5-İşlerin zorlaşması kişinin yaşamı ile ilgili ihtiyaçlarını giderememesi.

6-Kalbin ve bedenin zayıflaması.

7-İtaatten ve itaatin lezzetinden mahrum kalınması.

8-Ömrün kısalması ve kişinin ani bir ölümle ölmesi.

9-Günahların alışkanlık haline gelmesi.

10-Kişinin, Rabbinin rızasından mahrum kalması.

11-İnsanın zillete düşmesi. Oysaki itaat izzet ve şeref kazandırır.

12-Günahlar, aklı bozup nurunu söndürür.

13-Günahlar, kalbi katılaştırarak kirletir.

14-Günahlar, kişiyi Allah’ın Resûlünün lânetine maruz bırakır. Zira Allah’ın Resûlü ( Sallallahu Aleyhi ve Sellem) bir çok günah sahibine lânet etmiştir.

15-Günahlar, sahibini Peygamberimizin ve meleklerin duâsından mahrum bırakır.

16-Günahlar, kıyâmet günü sahibinin başına bir çok sıkıntıların gelmesine sebep olur.

17-Günahlar, karada, denizde, havada, ürünlerde, meyvelerde ve meskenlerde çok çeşitli bozulma ve zararlara yol açar.

18-Günahlar yeryüzünde zelzele ve yer çöküntülerinin meydana gelmesine, yağmurun azalarak ziraatın düşmesi.

19-Günahlar, kalpte olması gereken namus kıskançlığını siler.

20-Günahlar, kalbe hayat veren hayâyı kaldırır.

21-Günahlar, kalpteki Allah korkusunu ve sevgisini azaltarak kişinin daha çok günah bataklığına batmasına sebep  olur.

22-Günahlar, Allah’ın günah sahibi kulunu unutmasına, onu terk etmesine, onu nefsinin arzuları ve şeytan ile baş başa bırakmasına sebep olur ki; bu da o kulun kurtuluşu olmayan bir helak oluşa doğru sürüklenmesine sebep olur.

23-Günahlar, kulu ihsan ve hatta iman dairesinden dahi çıkartabilir. Günahkâr kişi Allah’ın iyi kulları için hazırladığı nimetlerden nasibini alamaz.

Allah’ın Resulü (Sallallahu Aleyhi ve Sellem)  İmam Buhari ve İmam Müslim’in rivayet ettiği şu hadiste şöyle buyurur:

«لاَ يَزْنِي الزَّانِي حِينَ يَزْنِي وَهُوَ مُؤْمِنٌ، ولاَ يَشْرَبُ الخَمْرَ حِينَ يَشْرَبُهَا وَهُوَ مُؤْمِنٌ، وَلاَ يَسْرِقُ السَّارِقُ حِينَ يَسْرِقُ وَهُوَ مُؤْمِنٌ»

“Zina eden kişi zina ettiği esnada mümin değildir. (Alkollü) içki içen kişi, içki içtiği esnada mümin değildir, hırsızlık yapan kişi, hırsızlık yaptığı esnada mümin değildir.”

24-Günahlar, nimetlerin kalkmasına ve belaların inmesine sebep olur.

25-Günahlar, kişinin dünyada sıkıntılı, kabirde ve âhirette azaplı bir yaşantı içinde olmasına sebep olur.

Allahu Teâlâ Tâhâ sûresinin 124. ayetinde şöyle buyurur:

]وَمَنْ أَعْرَضَ عَنْ ذِكْرِي فَإِنَّ لَهُ مَعِيشَةً ضَنْكًا وَنَحْشُرُهُ يَوْمَ القِيامَةِ أَعْمى[ 

“Kim ki benim (zikrimden) Kur’anımdan yüz çevirirse onun için dünyada can sıkıcı bir yaşantı vardır ve kıyamet günü de onu kör olarak diriltiriz.”

 

26-Günahlar, kalbe korku salar.

27-Günahlar, kişi ile Rabbi arasındaki bağların kopmasına, kişinin şeytana yaklaşmasına sebep olur.

28-Günahlar, ömrün, rızkın, ilmin, amellerin, itaatin hasılı dinin ve dünyanın bereketini siler.

29- Günahlar, şeytanın ve kötülüğü emreden nefsin ve her türlü beşerin, o insanı kumandasına almasına sebep olur.

30-Günahlar, mevcut nimetlerin azalmasına ve gelecek olan nimetlerin gelmemesine sebep olur..

NE BÜYÜK GARİPLİKTİR HALİMİZ?!

İnsanın gururlanarak gaflete dalması, bir adım sonra başına geleceklerden habersiz olarak çaka satması, hali hazırdaki sağlığına aldanıp bir gün hastalanabileceğini veya öleceğini unutması ne büyük bir garipliktir!

Ne makam sahipleri görürüz, ölüm gelip makamını elinden almıştır. Ne krallar görürüz, hasmı gelip onun yerini almıştır.

Her gün başkalarının başına gelen bir takım musibetleri görüyorsunuz. Dünyalarından vazgeçmiş, ölüm döşeğindeki hastaları ziyaret ediyor, ölüm meleğinin elinde cana kurulup, can havli ile inim inim inleyen sevdiklerinizi büyük bir acı, hayret ve şaşkınlık içinde seyrediyorsunuz!. Ani ölümlerle daha dün selam verdiğimiz dostlarınızın, sevdiklerinizin ve yakınlarımızın aranızdan ayrılıp hesap verme âlemine gittiğine şahit oluyorsunuz!! Ama bu olaylar bir gün senin de başına aynı şeylerin geleceğini sana hatırlatmıyor!

Sadece bir depremle sevdiklerinizin, dostlarınızın ve yakınlarımızdan oluşan binlerce insan aramızdan ayrılıp bir anda gidiveriyor, dünya lezzetleri, dünyalık gâye ve umutlar birden kül olup gidiveriyor!. 24 saat peşinde koştuğunuz dünya ve dünyalık lezzetler bir anda yerini kahredici bir üzüntü ve kedere bırakıyor! Yıllardır binbir çabayla bina etmiş olduğunuz villalar, apartmanlar veya satın aldığımız lüks binekler bir anda bize düşman olup bizim en büyük düşmanlarımız haline geliyor! Sonra “Ahh! Meğer ben kendi ipimi çekiyor, kendi mezarımı eşiyormuşum da haberim yokmuş!” diyerek hayıflanıyoruz…

Maalesef şiirlerimizi ve namelerimizi hep “fani dünya” “yalancı dünya” sözleri süsler, fakat bir türlü bu dünyanın gerçekten fani olduğunu anlayamayız! Hiç ölmeyecekmiş gibi dünyaya dalar, sanki yarın son günümüzmüş gibi dünyalık şehvetleri kapışırız!

Daha dün cenaze namazı için, caminin avlusundaki musalla taşına konan dostunuzun yatan cesedine bakarken dahi arkadaşlarınızla dünyalık bir takım işler hakkında konuşup, yeni planlar kurmuştunuz!? Daha sonra bir gün böyle sizin de arkanızdan yürüneceğini, aynen bu şekilde dostlarınızın sizi dönüşü olmayan son yolculuğa çıkaracaklarını düşünmeden o dostunuzun arkasından yürüdünüz! Ona karşı bu görevinizi yaparken onu geldiği yere göndermek için üzerine toprak atarak onu toprağın bağrına verdiniz. Bu esnada, belki de çok yakın bir zamanda sizin de aynı âkıbete uğrayacağınızı hiç düşünmediniz! Ama daha cenaze dönüşü uğradığınız bir kazada, aynı yolculuğa çıkmaya aday oluverdiniz. Oysa daha cenazede konuşmuş olduğunuz arkadaşlarınızdan biriyle yeni iş hesapları yapmıştınız. Birlikte ulaşmanız gereken yeni hedefleriniz ve gerçekleştirmek istediğiniz umutlarınız vardı..

 Ne olduysa her şey birden önemsizleşiverdi… Sanki dünyada geçirdiğiniz günlerin hepsi bir hayalden ibaretti. Nefret geldi içinizden birden içinde bulunduğunuz gaflete! Çünkü dünyaya olan bağlılığınız ve ona karşı duyduğunuz hırs ve sevgi sizi gerçek umut ve gâyelerden alıkoyarak sanki gerçekler karşısında gözünüzü kör etmişti. Çok haklıydınız hayıflanmakta.. Ama teşke bundan sonraki hayatınızda aynı gafleti göstermeseydiniz..  Belki de son yolculuğa çıkan dostunuz da artık dönüşü mümkün olmayan o âlemde aynı hayıflanmayı yapıyordu. Fakat onun artık dönüş şansı yoktu. Ama sen hâlâ yaşıyordun ve tasarruf hakların hâlâ elinde idi! Âhirete göçen dostunuz Rabbinin kendisini dünyaya geri göndermesini çok istedi,   ama onun bu gayreti boşuna idi. Dünyadaki gücü ve hür iradesi elinden alınmıştı. Bir ömür boyu koşturarak kendilerine büyük servetler bırakmış olduğu evlatlarının, mal ve makamlarının artık ona hiç bir faydası yoktu. Sanki bu günler hiç yaşanmamış, sanki bu evlat ve mallar hiç kazanılmamıştı. Sonunda o, sonsuz iki yurttan birinin adayı oldu! O yurtlardan birincisine girenlere “Ey bu güzel yurdun halkı size bundan önce bir kötülük dokunmuş muydu” diye sorulduğunda  “Hayır” diye cevap vereceklerdi… Bu iki yurttan diğerine girenlere “Ey bu kötü yurdun halkı! Size daha önce bir iyilik uğramış mıydı?” dendiğinde onlar da “Hayır” cevabı vereceklerdi…

Evet, kardeşler işte, gerçeklerle bizim aramızda ki uçurum budur. Etrafımızda cereyan eden her olay bize bir takım mesajlar verir de biz bu mesajları anlayamayız. Bu durumumuz gerçekten şaşılacak bir durumdur! Öyle değil mi?

SON YOLCULUĞA ÇIKMADAN ÖNCE TEVBE ETMELİSİN!

İnsanoğlunun yaptığı günahlar sebebi ile, yerler titredi, gökyüzü karanlıklara boğuldu, yerler ve denizler fesada uğradı, bereket kalktı, nimetler azaldıkça azaldı. Vahşi hayvanlar bile zayıflıktan bitkin duruma düştü. Fasıklık karanlığı yüzünden hayatımızda her şey tersine döndü.

CAğladı gündüzün ışığı, gecenin karanlığı yapılan kötü, pis ve hayasız işlerin iğrençliğinden!

CKirâmen Katibînler şikayet etti Rabbine, kötülüklerin, fuhşun ve her türlü münker olayların çokluğunu!

Elimizle yaptığımız bu günahlar sebebi ile başımıza çeşitli musibetler gelmiyor mu sanıyoruz!?

CBozulan ailevî mutluluğumuz, oluşan güvensizlik ortamı, siyasî, iktisadî, ekonomik, içtimaî alanda buhranlı günler yaşamamızın sebebi işlediğimiz günahlar değil midir, sanıyoruz!?

CTabiatın bozulması, kendisi için konan düzenin sekteye uğraması, ayağımızı bastığımız toprağın olağan dışı hareket ederek bizi, sevdiklerimizi, sevdiğimiz meskenlerimizi yutmaya ve harabeye çevirmeye yeltenmesinin bir sebebi yok mudur sanıyoruz!?

CBütün bu kötü işler Allah katından gelecek olan azabın ve bela dolu korkunç karanlık gecelerin habercisi olmaktan başka bir şey midir?!

CSanıyoruz mu ki; hiç bir kaide ve kural tanımadan kötülüğü emreden nefsin hevâ ve hevesine göre yaşamak bizi o istediğimiz mutlu yaşama ulaştıracaktır?

CAcaba bilmiyoruz mu ki, böyle bir yaşantı kişisel ve toplumsal büyük sıkıntılara yol açarak hayatı anlamsızlaştıracak ve insanı, sonunun ne olacağını düşünmeden, sadece şehveti ve midesi için yaşayan, aklını ve gücünü sadece bu amaç için kullanan, sadece maddeden anlayan manasız bir varlık haline getirecektir.

CYine bilmiyoruz mu ki, böyle bir yaşantı insanı, en sonunda “Yemek için yaşıyorum, yaşamak için yiyorum” mantıksızlığına ve kısır döngüsüne götürecektir.

CNeden böyle varlığımızı ve varlığımızın gayesini bütün aklımızı ve mantık kurallarını hiçe sayarak basitleştiriyor, ve yine aklımızı ve mantığımızı saf dışı ederek, kendimizi nefsimizin ve hevâmızın kural ve biçim tanımayan, tamamen maddî ve şehevî hedef ve gâyelerinin hizmetine sokuyoruz!?

CBazı insanlar “Bilimde rastlantılara yer olmaz” kaidesine inandıklarını iddia etmelerine rağmen, nasıl olur da en yüksek ilim ve bilimin ürünü olan şu alemdeki eşsiz yaratılışı ve düzeni bir rastlantı olarak görmeye gayret edenlerin, tamamen akıl ve ilmî kurallara aykırı olarak uydurdukları safsatalara inanıp inanmama konusunda açık kapılar bırakırlar!?

CBazı insanlar, güncel yaşantılarında “Sebebsiz ve gayesiz hiç bir şey olmaz” kaidesini kabul ederek bu konuda hiç bir şüphe taşımadıkları halde, nasıl olur da kendi yaratılışlarını bir sebebe ve gâyeye   dayandırma ihtiyacı hissetmezler!?

Evet! Aslında bu tür insanlar buna benzer soruların cevabını gâyet iyi bilirler. Fakat nefislerinin isteklerine boyun bükebilme gâyesi ile bu gerçekleri bir an dahi olsun düşünmek istemezler aksine bunları zoraki bir gayretle bilinç altına atmaya çalışırlar.. Yine bu tür insanlar kendilerine bu korkunç gerçekleri hatırlatmaya yeltenenlerin ağızlarına pranga vurma gayretine girişerek,  anlamsız bir kaçış örneği sergilemek suretiyle, gerçekleri anlama ve onları düşünebilme ortamının oluşmasına bile müsaade etmek istemezler.

Şâyet bu ve benzeri hatalarımız varsa bir an önce gerçek bir tevbe ile tevbe etmeliyiz. Zîrâ tevbe kapısı ölümle pençeleşene kadar açıktır. Ölüm gelip bu fırsatı elimizden almadan dönüşü gerçekleştirmemiz lazımdır. Allah’ın azabından kurtulmak ve onun tevbekâr kulları için hazırlamış olduğu cennete girebilmek için ilk ve son fırsatımız olan bu fırsatı en iyi şekilde değerlendirmemiz gerekmektedir. Allahu Teâlâ Nur sûresinin 31.  âyetinde şöyle buyurur:

]وَتُوبُوا إِلى اللهِ جَمِيعًا أَيُّهَا المُؤْمِنُونَ لَعَلَّكُمْ تُفلِحُونَ[

“Hepiniz Allah’a tevbe ediniz ey müminler belki böylelikle kurtulaşa erişirsiniz.”

Peygamberimiz (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) Müslim’in rivayet ettiği bir hadisi şerifte  şöyle buyurur:

«للهُ أَفْرَحُ بِتَوْبَةِ عَبْدِهِ حِينَ يَتُوبُ إِلَيْهِ مِنْ أَحَدِكُمْ كَانَ عَلَى رَاحِلَتِهِ بِأَرْضٍ فَلاَةٍ، فَانْفَلَتَتْ مِنْهُ وعَلَيْهَا طَعَامُهُ وَشَرَابُهُ، فَأَيِسَ  مِنْهَا، فَأَتَى شَجَرَةً فَاضْطَجَعَ فِي ظِلِّهَا وَقَدْ أَيِسَ مِنْ رَاحِلَتِهَ، فَبَيْنَمَا هُوَ كَذَلِكَ إِذَا هُوَ بِهَا قَائِمَةٌ عِنْدَهُ فَأَخَذَ بِخِطَامِهَا ثُمَّ قَالَ مِنْ شِدَّةِ الفَرَحِ: اللَّهُمَّ أَنْتَ عَبْدِي وَأَنَا رَبُّكَ..أَخْطَأَ مِنْ شِدَّةِ الفَرَحِ»

“Allahu Teâlâ’nın tevbe eden kulunun tövbesinden duyacağı sevinç o kadar büyüktür ki, bu sevinç içinizden birinin ıssız-bucaksız bir çölde bineği üzerinde yolculuk ederken (bir yerde dinlenme esnasında) üzerinde yiyecek ve içeceği bulunan bineğinin yanından kaybolması ve o kişinin bu bineğini iyice aradıktan sonra onu bulamayınca artık ondan umudunu kesip bu hâleti ruhiye içinde bir ağacın gölgesine giderek orada oturup beklerken birden bire bineğini yanında duruyor halde görüp onun ipini tutması ve bu durumdan duyduğu aşırı sevinçten dolayı da (Allah’a şükür etmek isterken) “Allah’ım sen benim kulumsun, ben de senin rabbinim” diyerek hata etmesinden daha fazladır.”

 

HARAMLARIN ÇEŞİTLERİ

 

Bir müslümanın tevbekâr olabilmesi için öncelikle şu 12 haram çeşidinden uzaklaşması lazımdır:

1-Küfür: Küfür iki çeşittir: Küçük ve büyük küfür. Küçük küfür, sahibini islam dininden çıkarmaz. Bu küfrün sahibi azabı hak eder fakat cehennemde devamlı kalmaz. Büyük küfür, sahibini dinden çıkartarak onu, hiç çıkmamak suretiyle cehenneme sokar.

Büyük küfür beş çeşittir:

I-Yalanlama küfrü.

II-Büyüklenme küfrü.

III-Tasdik etmesine rağmen yüz çevirme küfrü.

IV-Şüphe küfrü.

V-Nifak küfrü.

2-Şirk: Tevbekâr olabilmek için terk edilmesi gerekli olan ikinci haram da şirktir. Şirk iki çeşittir; büyük ve küçük şirk.

       Büyük şirk; kulun Allah ile birlikte başka ilahlar edinmesi ve edinmiş olduğu bu ilaha, Allah’a duyduğu saygı ve ihtiram gibi saygı ve ihtiram duymasıdır. Allah, büyük şirki ancak ondan tevbe edilirse affeder.

Küçük şirk: İnsanlara gösteriş yapmak için ibadeti en güzel şekliyle yapmak ve onu süslemek, Allah’tan başkası adına yemin etmek, bazı kişilerin “Allah ve sen dilersen bu iş olur”, “Ben, Allah’a ve sana güveniyorum” v.b. sözler söylemesi gibi. Bu şirke düşenler günah işlemekle beraber bu günah onları islam dininden çıkarmaz.

3-Nifak: Tevbekâr olabilmek için terk edilmesi gerekli olan üçüncü haram da nifaktır.  Nifak da iki türlüdür: Büyük ve küçük nifak.

Büyük nifak: Bir kişinin müminlerin yanında Allah’a, meleklerine, kitaplarına, resûllerine, kıyamet gününe inandığını söylemesi, fakat gerçekte bunlara samimi olarak iman etmemesi olayıdır. Bu nifak, sahibini bir daha çıkmamak üzere cehennemin en derin yerine sokar.

Küçük Nifak: Kişinin imanın esaslarını inkâr etmediği halde, yalan konuşması, verdiği sözde durmaması gibi günahları yapmasıdır. Bu günahları işleyenler azap görebilirler fakat cehennemde sonsuza denk kalmazlar.

Tevbekâr olabilmek için terk edilmesi gereken diğer haramlar da şunlardır:  

  4-Fasıklık etmek.

  5-İsyan etmek.

  6-Şeriata aykırı davranmak,

  7-Düşmanlık etmek. (Yani başkalarına haksız yere eziyet etmek veya onlara zarar vermek).

  8-Fuhuş etmek.

  9-Her türlü ahlaksızlık.

10-Zina etmek.

11-Allah hakkında bilgisi olmadığı konularda ileri geri konuşmak.

12-Müslümanların tuttuğu yol haricinde başka bir yol tutmak.

 

PİŞMANLIK GÖZYAŞLARI

 

         Allah’ım! Ben ki; ömrüm ne kadar uzadıysa günahlarım da o derece çoğaldı! Ben ki, ne zaman tevbe etmeye niyetlensem yeni yeni günahlarla tanıştım.

Allah’ım! Şimdi beni senin azabından kim kurtaracak!

Allah’ım! Şâyet sen beni af etmezsen beni kim af eder?!

Allah’ım! Senin ipine sarılamazsam kimin ipine sarılabilirim!

         Yazıklar olsun bana! Ömrüm arttıkça günahlarım arttı. Ne zaman tevbe edeceğim!? Ben ne zaman dönüş yapacağım!? Ben rabbimden ne zaman utanacağım!?

Demek suretiyle bir iç muhasebe yaparak ne zaman rabbimize döneceğiz!..

KALP SELÂMETİNİN SEBEBLERİ

Biliniz ki, kalbin selâmeti için öncelikle insanın beş şeyden uzaklaşması gerekir:

1-Tevhidin zıttı olan şirkten,

2-Sünnetin zıttı olan bidatten,

3-Allah’ın emirlerine uymanın zıttı olan şehevî arzulara uymaktan,

4-Zikrin zıttı olan gafletten,

5-Tevhidin ve ihlasın zıttı olan hevâ ve hevese uymaktan uzaklaşması gerekir.

Burada bahsedilen beş günahı işlemek kulun, Allah’tan uzaklaşmasına, imanın zayıflamasına, kalbinin gaflete dalıp katılaşmasına sebep olur. Yine bu durum kulun yanlış yolda olduğunu fark edip bu yoldan dönmesini önler. Böylece kalp hastalanarak Allah’ı unutur ve belki de tamamen ölür gider.

GÜNAHLARI TERKETMENİN YOLLARI

Şimdi de size günahlardan korunma yollarından bazılarını maddeler halinde sıralayalım:

1-Bizi gören ve gözeten yüce Allah’ın büyüklüğünü düşünerek O’na isyan etmemizin çok yersiz olacağını akla getirmek.

2-Allah’a olan sevgimizi hatıra getirerek ona isyan etmememiz gerektiğini düşünmek. Seven kişi elbette sevdiğine itaatkâr olacaktır.

3-Allah’ın bize olan nimetlerini ve keremini akla getirmek. Zira ikrâm gören kişi kendisinden ikrâm ve iyilik  gördüğü tarafa kötülükle cevap veremez.

4-Kulun yaptığı günahlardan dolayı Rabbinin kızabileceğini ve intikam alabileceğini düşünmesi. Zira Allahu Teâlâ kulunu belli bir günahı, ısrarla işlemeyi devam ettiğini görürse gazaba gelebilir.

5-Kulun günah işlemekle dünyada ve Âhirette bir çok hayırlı nimetlerden mahrum kalacağını düşünmesi.

6-Kulun, hevâ ve hevesini kontrol altına almayı başarması halinde şeytana karşı zafer kazanmanın kula büyük bir mutluluk ve sevinç vereceğini bilmesi.

7-Karşılık beklentisi: Kul Allah için bir haramı terk ettiğinde, Allah ona, o haram fiilden daha hayırlısını vaat etmektedir.

8-Kulun, haram fiillerden uzaklaştığında Yüce Allah’ın her an kendisinin yanında olacağını bilmesi; Allah’ın her an kulunun yanında olması, o kul için hem dünyada hem de âhirette kazanılabilecek en büyük hayırdır. Allahu Teâlâ Nahl sûresinin 128. âyetinde şöyle buyurmaktadır:

]إِنَّ اللهَ مَعَ الذينَ اتَّقَوا وَالذينَ هُمْ مُحْسنُونَ[  

“Muhakkak ki Allah, (kötülüklerden) sakınanlar ve güzel amel işleyenlerle beraberdir.”

 

9-Kişinin günah işlerken bir anda Allah’ın kendisini kendi tarafına alıverebileceğini aklına getirmesi.

10-Haram işleyen kişilerin bu yaptıklarından dolayı başlarına belâ ve musîbet gelebileceğini akıllarında bulundurması. Zira belâ ve sıkıntılar günah işlemenin, âfiyet ve huzur da Allah’a itaat etmenin bir sonucudur.

11-Hevâ ve heves karşısında dini duyguların iyice güçlendirmek suretiyle hevâ hevesi yenerek bu başarı ve zaferin oluşturacağı lezzeti tatmak.

12-Kişinin, aklına bazı kötülükleri işlemek geldiği zaman derhal bu düşünceyi terk etmeye çalışması.

13-Kulun kendisini hevâ ve hevese uymaya dâvetiye çıkartan her türlü sebep ve vesileden uzaklaşması.

14-Kulun, düşüncesini dâima Allah’ın okunan ve görülen âyet ve delilleri ile meşgul etmesi.

15-Kulun, bu ömrün geçici ve kısa, dünyanın ise fâni olduğunu düşünmesi.

16-Kulun Allah’ın karşısında O’na boyun bükerek yalvarması. Belki bu yalvarışı duaların kabul edildiği bir saate rastlar da Allah onun duasını kabul eder.

17-Kulun iki çekici güç arasında olduğunu ve dolayısı ile ya aşağıya doğru ya da yukarıya doğru yükseleceğinin bilincinde olması.

18-Kulun, kalbini bütün kötü duygu ve düşüncelerden arındırması. Zira rahmetin ve iyi duyguların yerleşmesi için bunu yapmak gereklidir.

19-Kulun, günahın her çeşidinin insana alçaklık, rezillik v.s. kötü sonuçlardan başka bir şey kazandırmayacağını, buna karşılık Allah’a itaatin insana yükseklik, şeref ve hayırlı bir son kazandıracağını bilmesi. Zira Allahu Teâlâ bize neyi yasaklamışsa bilmeliyiz ki, o bizim için zararlıdır ve gene bilmeliyiz ki, O, bize neyi emretmişse o şey bizim faydamızadır.

 20-Kulun Allah’tan utanması: Kul, bir günah yapacağı zaman Allah’ın onu gördüğünü düşünür ve ondan utanarak o işi yapmaktan vazgeçer.

21-Kulun Allah’tan korkması: Şâyet kul, Allah’tan ve onun azabından korkarsa günah işlemeye yaklaşmaz.

22-Yeme-içmede, giyimde israftan kaçınmak, aşırı yeyip içmemek, aşırı uyumamak, hedefsiz olarak kalabalıkların içine fazlaca karışmamak. Zira günahların kaynağını genelde bu sebepler oluşturur.

23-İman ağacının kalpte kök salmasını sağlamak. Bu durum sayılmış olan bütün sebepleri kapsamaktadır. İnsan, imanının gücü nispetinde günah olan fiillere karşı sabır gösterebilir.

 

EY GÜNAH SAHİBİ!

İbn Abbas’ın (Allah ondan razı olsun!) şöyle dediği rivayet edilir:

“Ey günah işleyen kişi sakın ola ki bu yaptığının cezâsını görmeyeceğini sanma! İşlemekte olduğun bir günahta da ısrar etme! Bil ki, bir günahı işlemekte ne kadar ısrar edersen cezâ da o nispette büyük olur.”

 

Sağındaki ve solundaki meleklerden utanmayarak günah işlemen işlediğin günahtan daha büyük bir olaydır. Allah’ın seni ne zaman ve nerede cezalandıracağından habersiz olarak gülüp oynaman, işlediğin günahtan daha büyük bir hatadır.

İşlediğin günahla gururlanıp sevinmen işlediğin günahtan daha kötü bir durumdur. Şâyet, günah işlerken Allah’ın seni görmesinden kalbin titremiyorsa bu durum işlediğin günahtan daha büyük bir cürümdür.

GÜNAHLARA KADER KILIFI GEÇİRİLMESİ

 

 

Bazıları işlemiş oldukları günahlara kaderi sebep göstererek  kılıf bulmaya çalışırlar. Bu insanlar: “Şâyet Allahu Teâlâ daha beni ve hatta gökleri ve yeri yaratmadan önce benim kaderimi bu şekilde takdir etmişse, benim bu günahlardan kurtulmam mümkün değildir? Allah benim için takdir ettiği  kötü kader nedeniyle bana neden azap etsin ki?!” şeklinde bazı iddialarda bulunarak günahlarına kılıf uydurmaya çalışırlar.

Kur’an-ı Kerim bu kişilerin bu iddialarını boşa çıkarmış ve bu iddiaların bâtıl iddialar olduğunu ve bu iddiaların kıyâmet günü o kişilere fayda vermeyeceğini belirtmiştir.

Şeyh Muhammed Bin Useymin (Rahimehullah) bu şüpheye şu şekilde cevap vermiştir:

Birinci cevap:

Böyle bir iddiada bulunan kişi aynı zamanda şu iddiada da bulunması gerekir: Mademki  sevap işleyenler bu sevapları kaderleri olduğu için  mecbûri olarak işliyorlar o halde nasıl olurda bu yaptıklarından dolayı mükâfatlanmayı hak ederler?

Günah ve sevap işleme konusunda kaderi sebep göstererek mantık yürütmek  doğru ve adaletli bir davranış olamaz.

İkinci cevap:

Allahu Teâlâ bu iddiayı Kur’anında, En’âm sûresinin 148. âyetinde şu şekilde boşa çıkararak bunu ilimsiz ve cahilce bir söz olarak nitelendirmiştir:

]سيقولُ الذينَ أَشْرَكُوا لَوْ شَاءَ اللهُ مَا أَشْرَكْنَا وَلاَ آبَاؤُنَا وَلاَ حَرَّمْناَ مِنْ شَيْءٍ كَذَلِكَ كَذَّبَ الذينَ مِنْ قَبْلِهِمْ حَتَّى ذَاقُوا بَأْسَنَا قُلْ هَلْ عِنْدَكُمْ مِنْ عِلْمٍ فَتُخْرِجُوهُ لَنَا إِنْ تَتَّبِعُونَ إِلاَّ الظَّنَ وَإِنْ أَنْتُمْ إِلاَّ تَخْرُصُونَ[ 

“Allah’a şirk koşanlar diyecekler ki: «Allah dileseydi ne biz  O’na ortak koşardık, ne de atalarımız. Hiç bir şeyi de haram kılmazdık.» Onlardan öncekilerde aynı şekilde (peygamberler ve onların getirdiklerini) yalanladılar, tâki azabımızı tadana kadar. De ki: Yanınızda bize açıklayacağınız bir bilgi var mı? Siz zandan başka bir şeye uymuyorsunuz ve siz sadece yalan söylüyorsunuz.”

Bu âyette Allahu Teâlâ kaderi bahane ederek şirk koşmalarının  kendi ellerinde olmadığını iddia etmeye çalışan bu müşriklerin atalarının da aynı yalanı söylediklerini, onların kendilerine azap gelene kadar bu yalanlamayı sürdürdüklerini ifâde etmektedir. Şâyet onların getirdikleri bu bâtıl deliller doğru olsaydı kendilerine azap isabet etmezdi. Daha sonra Allahu Teâlâ, Peygamberine bu iddialarını ispat etmeleri için o müşriklerden delil istemelerini emretmekte ve ardından onların aslında iddialarını ispatlayacak hiçbir delile sahip olmadıklarını, onların zan kurmaktan başka bir şey yapmadıklarını ifâde etmektedir.

Üçüncü cevap:

Kader bir sırdır, o vuku bulana kadar onu Allah’tan başka hiç bir kimse bilemez. Günahkâr insan, yapmak istediği o günahın  kendisine Allah tarafından yazıldığını nereden biliyor ki, hemen kalkıp o fiili yapıyor!? Misal olarak söyleyelim: Böyle bir kişi Allah’ın kendisine isyan yerine itaat yazmış olabileceğini düşünerek neden iyi amelde bulunmuyor!? O insan, günah işlemek için kullandığı o gücü ve iradeyi, “Allah bana itaat etmemi yazdı” diyerek, Allah’a itaat etmek için kullanamaz mı!? Neden, özellikle nefsine söz geçiremeyip boğazına kadar günaha batanlar bu tür iddialarda bulunurlar da itaat edenler “Biz ister istemez alnımıza yazılı olduğu için itaat ediyoruz” diyerek bu tür bir iddiada bulunmazlar!?

 

Dördüncü cevap:

Allahu Teâlâ insana akıl, fikir ve anlayış vererek onu diğer mahluklardan üstün kılmış, ona peygamberler ve kitaplar göndermiş, faydalı ve zararlı şeyleri onlara bildirmiş, ona hür bir irade ve güç vererek iki yoldan birini seçme hürriyeti vermiştir. Bütün bunlara rağmen  neden bu günahkâr insan kendisine zararlı olacak yolu seçmektedir!?

Bir insan bir yere yolculuk etmek istediği zaman onun için çeşitli yol seçenekleri vardır. Bu seçeneklerden bazıları kolay ve emniyetli iken diğer bazıları da zor ve emniyetsizdir. Bu insan elbette bu seçeneklerden uygun olanını seçme hürriyetine sahiptir. Akıllı insan elbette kendisine Allah tarafından öyle takdir edildiği iddiasında bulunarak kötü ve korkunç olan yolu tercih etmeyecek, aksine kendisi için emin ve güvenilir olan yolu seçecektir. Şâyet kendi hür iradesi ile kendisi için zor ve tehlikeli olan yolu seçse ve sonra da “Bunu bana Allah yazdı” dese onun bu hali, insanlar tarafından saflık ve delilik olarak nitelendirilecektir.

  Hiç şüphe yok ki, insan doğru yolu seçerken de, eğri yolu seçerken de bunu kendi hür iradesi ile yapmaktadır. Hiç bir insanın kendi hür iradesi ile, kendisi için uygun olan yolu seçtikten sonra “Bunu bana Allah yazdı, ben de mecburen yapmak zorunda kaldım” demeye hakkı yoktur. Böyle bir iddiada bulunsa bile hiç bir mantık bunu kabul edemez. Günlük hayatta da görmekteyiz ki; bütün insanlar rızıklarını kazanabilmek için çaba sarf etmektedirler. Hiç kimse evine kapanıp kaderi bahane ederek kendi rızkını beklememektedir.

Dünyayı kazanmak için gayret göstermekle Allah’a itaatte gayret göstermek arasındaki fark nedir? Neden bu iddialarda bulunan insanlar Allah’a itaati terk ederken kaderi bahane ederler de, dünyayı kazanmak için yapacak oldukları işlere var güçleri ile sarılırlarken kaderi bahane ederek evlerinde oturup rızıklarını beklemezler!? Anlamak isteyen için bu konu gâyet açıktır. Fakat hevâ ve hevese uymak kulakları sağır gözleri kör etmektedir.

Şeyh sözlerine şöyle devam etmektedir: Görüşümüz odur ki; hiç kimsenin tamamen kendi seçimi ile yapmış olduğu günahlara kaderi bahane etmeye hakkı yoktur. Zîrâ kişi bu yaptıklarını kendi hakkında neyin yazılı olduğunu bilmeden, tamamen kendi hür iradesi ile yapmış ve hiç kimse veya güç kendisini buna zorlamamıştır. Kaderin nasıl olduğunu Allah’tan başkası bilemez. Bu ancak vuku bulduktan sonra ortaya çıkacaktır. Allahu Teâlâ lokman sûresinin 34. âyetinde şöyle buyurur:

]وَمَا تَدْرِي نَفْسٌ مَاذاَ تَكْسِبُ غَدًا[

“Hiç bir kimse yarın ne kazanacağını bilmez”

 

Burada şunu da belirtelim insanlardan bazılarının yıldızlara veya fala bakma yoluyla kaderi bildiğini iddia etmesi tamamen safsatadan başka bir şey değildir. Bu durum bâtıl inançları kullanarak gâfil insanların duyguları ile oynama ve onların ceplerinden para çalma operasyonudur. Bu gibi şeylere inanmak akla, mantığa, ilim ve bilime tamamen aykırıdır. Tabî ki bir müslüman kesinlikle böyle safsatalara inanamaz ve şâyet nefsine uyup inanacak olursa bu inancıyla müslümanlık dairesinden çıkarak kâfir olur.

İşin garip tarafı kendilerini akıldan ve bilimden yana gören bazı dergi ve gazeteler fal ve burçlar ile ilgili uydurma safsatalarla dolu bir takım köşeler düzenleyerek bu safsataları müslümanlara benimsetmeye  gayret göstermektedirler. Buna karşın aynı gazete ve dergiler akla mantığa aykırı ve dogmatik olduğu iddiasıyla islam dininin getirmiş olduğu birçok esasa saldırmaktadırlar.

Asıl konuya dönerek bu söz konusu iddialarda bulunan insanlar için şöyle bir örnekle bu meseleyi biraz daha açalım: Şâyet size iki iş sunulsa, bu işlerden biri diğerine göre hem daha kolay hem de yüksek maaşlı olsa hiç şüphe yok ki, siz kolay ve maaşı yüksek olan işi seçersiniz. Öyleyse nasıl olur da size âhirette sunulacak olan iki mekandan, hür iradenizle kötüsünü seçip daha sonra suçu kendinizde değil de kaderde bulursunuz!?

İnsanoğlunun  vücudunda bir hastalık meydana gelse elindeki bütün imkânları kullanıp bu hastalığın çaresine bakacaktır. Öyleyse nasıl olur da kalbinde meydana gelen ve sonuç itibari ile maddi hastalıklardan daha tehlikeli olan bu tür mânevi bir hastalığın çaresine bakmayıp suçu başka şeylerde arar!?

­­­­­­­­Hiç bir kötülük Allah’a intisap ettirilemez. Zîrâ O’nun hikmeti ve rahmeti kâmildir ve eksiklik kabul etmez. Allah’ın Resûlü (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) şöyle buyurur:

«وَالشَّرُّ لَيْسَ إِلَيْكَ»

“Şer fiiller sana ait değildir”

Allah bizzat kötü bir fiilin bizzat kendisini dileyip bunu takdir etmez. Zira kötü bir fiilin bizzat kendisinin Yüce Allah tarafından murad olunabileceğini düşünmek O’nun mütekâmil olan hikmet ve rahmetine aykırıdır. Örneğin; Yüce Allah’ın günahlarda aşırı giden kavimleri cezâlandırmak kastıyla onlara gönderdiği cezâların bizzat kendisi murad olunmayıp, gâye; söz konusu isyankârların kendi elleri ile kazanıp sebep oldukları cezânın gerçekleşmesidir. İşte Allah’ın takdir etmiş olduğu olaylar bu yönüyle cezalandırma fiillerini içermektedir. Bunun örneğini Peygamberimiz (Sallallahu Aleyhi ve Sellem)’in torunu Hasan’a öğrettiği kunut dualarının içinde geçen şu ibârede görmekteyiz:

«وَقِنِي شَرَّ مَا قَضَيْتَ»

“Takdir edip uyguladığın olayların cezalandırma içereninden beni koru”

Burada Allahu Teâlâ şerri, takdir ettiği olaya izafe etmiştir. Bununla birlikte şer diye bilinen olaylar her yönüyle tamamen şer değildir. Bilakis bu olaylar bir yönü ile şer olmakla beraber, başka bir yönüyle hayır olabilmektedir. Örneğin, yeryüzünde meydana gelen kuraklıklar, hastalıklar, fakirlik ve korkunç olaylar şerdir, fakat bu olaylara sabır gösterildiği takdirde, âhirette bir çok hayrın kazanılmasına vesile olabilecektir. Allahu Teâlâ Rûm sûresinin 41. âyetinde şöyle buyurmaktadır:

]ظهر الفَسَادُ فِي البَرِّ وَالبَحْرِ بِمَا كَسَبَتْ أَيْدِي النَّاسِ لِيُذِيقَهُمْ بَعْضَ الذِي عَمِلوُا لَعَلَّهُمْ يَرْجِعُونَ[

“İnsanların bizzat kendi işledikleri yüzünden karada ve denizde bozulmalar meydana geldi, ki Allah yaptıklarının bir kısmını onlara tattırsın. Belki de onlar bu şekilde (tuttukları yoldan) vazgeçerler”

 

Örneğin hırsızın elinin kesilmesi, zinâ edenin taşlanması hırsız ve zinakâr için şerdir. Lâkin başka yönden bu olaylar onların hayrınadır. Onların çektikleri bu cezâ yapmış oldukları bu günahlara kefâret olacak ve onları âhiretin can yakıcı ve devamlı olan azabından koruyacaktır. Ayrıca bunun başka bir faydası da toplumda mal, can, ırz ve nesep emniyetini sağlamasıdır.

TEVBE EDEN KİŞİNİN DÜNYADA

 KAZANACAĞI  FAYDALAR

 

 

 

Tevbe edenin dünyada kazanacağı bir çok fayda vardır. İmam İbn Kayyim’in saymış olduğu faydalardan bazılarını şöylece sıralamak istiyoruz:

CTevbe, ahlâkı güzelleştirir, namusu korur, tevbe eden kişi toplumda takdir görür. Tevbe, malı korur, Allah’ın yaratmış olduğu insanları sevdirir, kişiyi huzurlu bir yaşama kavuşturur, ruhen ve bedenen rahatlık sağlar, kalbi kuvvetlendirir, kişiye güzel bir karakter kazandırır.

CTevbe, kalbi yumuşatır, yaşam sevinci ve gönül rahatlığı kazandırır, fâsık ve fâcir kişilerin zararından insanı korur, üzüntü ve kederi azaltır, kişiye izzet ve şeref kazandırır.

CTevbe, kalbin nurunu artırır, bu nurun günah karanlığı tarafından söndürülmesini önler.

CTevbe, kişinin hiç beklemediği yerden rızıklanmasını sağlar, Allah’a itaati ve ilim talebini kolaylaştırır.

CTevbe, kişinin, insanlar tarafından hayırla anılmasını, insanların kendisine dua etmesini sağlar.

CTevbe, insanın yüzünü güzelleştirir, bir haksızlık ve zulme uğradığında karşı tarafın kalbine korku salınmasına sebep olarak zulüm yapmak isteyenin kalbinde o insanın heybeti büyür.

C Tövbekârın duası tez kabul edilir. Tevbe, kişi ile Rabbi arasındaki soğukluğu giderir. Melekler o kişiye yakın olurlar. Cinlerden ve insanlardan olan şeytanlar ondan uzak olurlar.

CTevbekâr kişi, ölümden korkmaz, tövbekârın gözünde dünyanın değeri küçülür, âhiretin önemi ise artar.

CTevbe, kişiye cenneti kazanma gayreti vererek itaatin ve imanın lezzetini tattırır. Tevbe eden kişi, için arşı taşıyan melekler ve onların etrafındaki melekler dua ederler.

CTevbe, Kirâmen kâtibîn meleklerini sevindirir, onlar tevbe eden için devamlı dua ederler. Tevbe, sahibinin aklını, anlayışını ve görgüsünü, imanını artırır, o kişiyi Allah’ın sevmesini sağlar. Tevbe sahibine mutluluk kazandırır.

 

TEVBE EDEN KİŞİNİN ÂHİRETTE

 KAZANACAĞI FAYDALAR

 

 

 

İmam İbn Kayyim bu konu da bir çok fayda saymıştır:

CTevbe eden kişi öldüğünde melekler Allah’tan kendisine cennetlik olduğu müjdesini getirirler.

CTevbe eden kişiye âhirette ne bir korku, ne de bir hüzün vardır.

CTevbe eden kişi öldüğünde onu dünya hapishanesinden çıkararak içinde kıyamete kadar güzel nimetlerle nimetleneceği ve gözünün görebildiği yere kadar genişletilmiş olan cennet bahçelerinden bir bahçeye intikal edecektir.

CTevbe eden kişi kıyamet günü insanlar sıcaktan kan ter içinde kalırlarken kendisi arşın gölgesinde gölgelenecektir.

GÜNAHLARIN CEZALARINDAN

KURTULMANIN YOLARI

Allah’ın kulları için tevbe kapısını açık bırakarak tövbekârın göz yaşlarını kabul etmesi, kullarına olan büyük rahmet ve merhametinden dolayıdır. Allah’ın kuluna duyduğu merhamet o kulun ana-babasının kendisi için duyduğu merhametten daha fazladır. Onun rahmeti her şeyi kuşatmıştır. Kula düşen özellikle Allah’ın rahmet edeceği mekânlar ve mağfiret edeceği zamanlarda Allah’a dua etmesidir.

Kul, ayağı kayıp günah işleyebilir bu o kulun yapmış olduğu bu günahın cezasını mutlaka çekeceği manasına gelmez. O kul tevbe ederek bu günahını affettirebilir. Allahu Teâlâ Hûd sûresinin 114. ayetinde şöyle buyurur:

]إِنَّ الحَسَنَاتِ يُذْهِبْنَ السَّيِّئَات[

“Muhakkak ki iyi ameller kötü amelleri (günahları) giderir.”

Yine Allahu Teâlâ Şura sûresinin 25. âyetinde şöyle buyurur:

]وَهُوَ الذِي يَقْبَلُ التَّوْبَةَ مِنْ عِبَادِهِ وَيَعْفُو عَنْ السَّيِّئَاتِ وَيَعْلَمُ مَا  تَفْعَلوُنَ[

“O, kullarından tövbeleri kabul eden, kötülükleri bağışlayan ve yaptıklarınızı bilendir..”

Şeyhu’l-islam İbn Teymiye şöyle der: Bir kişi günah işlediği zaman o günahından kaynaklanacak olan cezadan şu on sebeple kurtulabilir:

1-Bir daha o günaha dönmemek üzere tevbe eder ve Allah onun tövbesini kabul eder.

2-Allah’a istiğfar eder ve Allah da onu bağışlar.

3-Yapmış olduğu kötülüğün ardından iyi ameller yaparak o kötülüğünü bağışlatabilir.

4-Kişiye mümin kardeşleri, kendisi için dua ederseler bu onun kurtuluş sebebi olabilir.

5-Mümin kardeşleri, güzel amellerinden bir kısmını onun için hediye ederler ve Allah da bu amelleri onun için faydalı kılar.

6-Peygamberimiz (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) âhirette kendisi için şefaat eder.

7-Dünyada iken Allah’ın ona, malına, çocukları akrabalarına veya sevdiklerine bir sıkıntı veya belâ verilerek bu sıkıntılar onun günahlarına kefâret eder.

8-Allah bu kişiye kabirde azap vererek görmüş olduğu bu azap sebebi ile cehennemdeki azabını kaldır.

9-Allah’ın o kişiye, kıyâmet arasatının zor şiddetli hallerini tattırması ve bunu günahlarına kefâret sayması,

10-Hiç bir sebep olmadan merhametlilerin en merhametlisi olan Yüce Allah’ın kendisini af etmesi.

EY GELECEĞE YÖNELİK HEDEF VE

GÂYELER PEŞİNDE OYALANAN İNSAN!

 

Bir çok günahın cezâsı daha dünyada iken verilmiştir. Bu yüzden insan günah konusunu hafife almamalıdır.

Cİblis kendisine emredilen bir secdeyi yapmadığı için yüksek makamından yer yüzüne kovulmamış mıdır?

CAdem’i cennetten çıkaran, yemesi yasaklanmış olan bir yiyecek değil midir?

CZinâ eden kişinin yaptığı bu iş yüzünden ölümlerin en kötüsü ile öldürülmesi emredilmemiş midir!?

CNamuslu bir kadına iftirâ eden veya bir yudum içki içen kişinin kırbaçlanması emredilmemiş midir!?

Öyleyse yapmış olduğun günahların sadece birinden dolayı cehenneme atılmayacağını garanti edebilir misin!?

Allahu Teâlâ Şems sûresinin 15. ayetinde şöyle buyurur:

] وَلاَ يَخَافُ عُقْبَاهَا[

“Allah verdiği cezânın akıbetinden korkacak değildir.”

CBir kadın kediyi hapsedip ölümüne sebep olduğu için cehenneme girmemiş midir!?

Cİnsanoğlu hiç önemsemeden hatalı bir söz eder de bu söz sebebi ile cehennemde doğu ile batı arasındaki mesafe kadar derin olan bir yere atılır. Bu durum akıldan uzak mı tutulabilir mi?

CBazı insanlar altmış sene ibâdet yaparda ölümü yaklaştığında kötü amel işlemeye başlar ve de bu kötü amelleri ile hayatı sona erer. Unutulmamalıdır ki, ömür ve ameller sonları ile değerlendirilir.

CKim ki hayatının son demlerinde günah işlemeye başlarsa, Allah’ın karşısına bu durumu ile çıkar.

CBu eksik iman, hasta kalp ve bitmek bilmeyen emellerle nasıl kurtuluşa erişilebilir!?

CBu hevâ ve hevese uymakla, gerçeklerden gâfil bir şekilde hayat sürmekle, aklımızı çalıştırmamakla, dünyanın geçici zevklerinin geçici sarhoşluğuna dalmakla nasıl kurtuluşa erişilebilir!?

CKalbi, Rabbine değil de onun kullarına bağlamakla, Allah sevgisinden uzak yaşayarak sadece boş sözlerle, gıybetle sohbetleri süslemekle, Allah’ın adının anıldığı meclislerden daralıp bu meclisleri terk etmekle ve kısacası kalbi rabbinden uzaklaştırıp kalbi sadece onun yaratmış olduğu beşerle meşgul etmekle nasıl olur da kurtuluşa erişilebilir!?

SON

İÇİNDEKİLER

KONU                                                        SAYFA NO

ÖNSÖZ…………………………………………………………………………………..                                                                                                                               2

PİŞMANLIK ACISI………………………………………………………… 4

SAKIN GÜNAHA YAKLAŞMA………………………………………………                                                                5

GÜNAHIN CEZASI HEMEN  GELMEYEBİLİR……………….         6

GÜNAHLAR BAZI ÜMMETLERİN HELAK

OLMASINA SEBEB OLMUŞTUR…………………………………… 8

GÜNAHLARIN KAYNAĞI…………………………………………….. 12

GÜNAHLARIN KISIMLARI…………………………………………… 13

GÜNAHLARIN  İNSANA VERDİĞİ ZARARLAR…………… 17

NE BÜYÜK GARİPLİKTİR HALİMİZ?!………………………….. 21

SON YOLCULUĞA ÇIKMADAN ÖNCE

TEVBE ETMELİSİN!……………………………………………………… 24

HARAMLARIN ÇEŞİTLERİ……………………………………………. 28

PİŞMANLIK GÖZYAŞLARI…………………………………………… 30

KALP SELAMETİNİN SEBEBLERİ………………………………… 30

GÜNAHLARI TERKETMENİN YOLLARI………………………. 31

EY GÜNAH SAHİBİ!……………………………………………………… 34

GÜNAHLARA KADER KILIFI GEÇİRİLMESİ………………… 34

TEVBE EDEN KİŞİNİN DÜNYADA KAZANACAĞI

FAYDLAR ……………………………………………………………………………..                  41

TEVBE EDEN KİŞİNİN ÂHİRETTE KAZANACAĞI

FAYDALAR ……… …………………………………………. 42

GÜNAHLARIN CEZALARINDAN KURTULMANIN

YOLLARI………………………………………………………………………. 43

EY GELECEĞE YÖNELİK HEDEF VE GÂYELER

PEŞİNDE OYALANAN İNSAN!…………………………………….. 45

İÇİNDEKİLER………………………………………………………………… 47

HAFİFE ALINAN HARAMLAR

HAFİFE ALINAN

HARAMLAR

Muhammed Sâlih El-Müneccid

Tercüme ve Dizgi

 Fikri Göncü

Önsöz

Hamd Allah içindir, O’na hamd eder, sadece ondan yardım ve mağfiret dileriz! Nefsimizin ve amellerimizin kötülüklerinden O’na sığınırız! Allah kime hidâyet ederse onu saptıracak hiçbir kimse olamaz, yine O, kimi sapıklığa düşürürse artık ona hidâyet edecek hiçbir kimse yoktur. Şahâdet ederim ki, Allah’tan başka hak ilah yoktur, O’nun hiçbir ortağı da yoktur. Yine şahâdet ederim ki, Hz. Muhammed O’nun kulu ve resûlüdür.

Allahu Subhânehu ve Teâlâ kullarını imtihan etmek için çeşitli helaller ve haramlar koymuştur. İnsanların, bu haramları değiştirmesi, bozması ve önemsememesi kesinlikle câiz değildir.   

Allah’ın Resulü (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) şöyle buyurur:

((مَا أَحَلَّ اللهُ فِي كِتَابِهِ فَهُوَ حَلالٌ، وَمَا حَرَّمَ فَهُوَ حَرَامٌ، وَمَا سَكَتَ عَنْهُ فَهُوَ عَافِيَةٌ فَاقْبَلُوا مِنَ اللهِ الْعَافِيَةَ، فَإنَّ اللهَ لَمْ يَكُنْ نَسِيًّا، ثُمَّ تَلا هَذِهِ

الآيَةَ  : } وَمَا كَانَ رَبُّكَ نَسِيًّا  {))

“Allahu Teâlâ kitabında neyi helal kılmışsa o helaldir, neyi haram kılmışsa o haramdır, neyi hiç zikretmemişse o âfiyettir (af edilmiştir). Allah’tan bu âfiyeti kabul ediniz. Muhakkak ki Allah unutkan değildir. Daha sonra Allah’ın Resulü şu âyeti okudu: “Rabbin unutkan değildir” [1]

Haramlar, Allah (Azze ve Celle)’nin çizmiş olduğu sınırlardır. Allah Teâlâ şöyle buyurur:

} تِلْكَ حُدُودُ اللهِ فَلاَ تَقْرَبُوهَا {   

 “İşte bunlar Allah’ın sınırlarıdır, bunlara yaklaşmayın.                                               (Bakara:187).

Allahu Teâlâ bu sınırları aşanları şöyle uyarıyor:

} وَ مَنْ يَعْصِ اللهَ وَ رَسُولَهُ وَ يَتَعَدَّ حُدُودَهُ يُدْخِلْهُ نَارًا خَالِدًا فِيهَا وَ لَهُ عَذَابٌ مُهِينٌ {  

 “Kim ki Allah ve Resûlü’ne isyan eder, O’nun koymuş olduğu sınırları aşarsa Allah onu, orada ebedî kalmak üzere cehennem ateşine sokacaktır, onun için orada ihânet edici bir azap vardır.”                               (Nisâ:14).

Şu hadiste haramlardan sakınmanın farz olduğu belirtilmektedir:

«وَمَا نَهَيْتُكُمْ عَنْهُ فَاجْتَنِبُوهُ وَمَا أمَرْتُكُمْ بِهِ فَافْعَلُوا مِنْهُ مَا اسْتَطَعْتُمْ»

 “Size neyi yasakladıysam ondan sakının, neyi de emrettiysem gücünüzün yettiği kadar onu yapın.” [2]

Maalesef toplumda havâ ve hevesine kanmış, nefislerine aldanmış, zayıf kişilikli, ilimsiz öyle insanlar var ki kendilerine bir kaç haram söylediğinizde oflayıp puflayarak şöyle derler: “Her şey haram, haram olmayan bir şey bırakmıyorsunuz, bizi hayatımızdan bezdirdiniz, içimizi darlattınız, işiniz gücünüz haram saymak veya haram kılmak, din kolaylık dinidir, Allah affedicidir ve merhametlidir, neden böyle yapıyorsunuz?!”

Onlara cevâben şöyle deriz:

Allah (Subhânehü ve Teâlâ) dilediği gibi hüküm koyar, O’nun hükmünün herhangi bir takipçisi de olamaz, O her şeye hâkimdir, O’nun her şeyden haberi vardır,O dilediği şeyi haram, dilediği şeyi helal  kılar. O’nu  tesbih ederiz. O’na hakkıyla kulluk etmenin kuralı; O’nun hükmüne râzı olmak ve tam bir teslimiyet göstermektir.

Allah’ın hükümleri, O’nun ilminden, adlinden ve hikmetinden sâdır olmuş olup, kesinlikle bunlar abes ve oyun olarak görülemez. Allahu Teâlâ şöyle buyurur:

}وَتَمتْ كَلِمَتُ رَبِّكَ صِدْقا وَعَدْلاً، لاَ مُبَدِّلَ لِكَلِمَاتِهِ وَهُوَ السَّمِيعُ الْعَلِيمُ{

 “Rabbinin kelimeleri doğruluk ve adâletle tamam olmuştur. O’nun kelimelerini hiç kimse değiştiremez, O her şeyi duyan ve bilendir”                            (En-âm:115).

 

Allahu Teâlâ, helal ve haram kılmadaki ölçüyü şöyle beyan etmiştir:

} وَيُحِلُّ لَهُمُ الطَّيِّبَاتِ وَيُحَرِّمُ عَلَيْهِمُ الْخَبَائِثَ {

“O, sizlere güzel ve temiz şeyleri helal, kötü ve pis şeyleri haram kılar.”                                    (Â’raf:157).

İyi ve güzel şeyler helal, kötü ve pis şeyler haramdır. Helal ve haram kılmak sadece Allah’ın hakkıdır. Şâyet biri çıkar da bu hakkı kendinde veya başka birinde görürse, o kişi büyük küfre düşmüş olur ve böylece İslam dininden çıkmış olur. Allahu Teâlâ şöyle buyuruyor:

} أمْ لَهُمْ شُرَكَاءُ شَرَعُوا لَهُمْ مِنَ الدِّينِ مَا لَمْ يَأْذَن بِهِ الله …… { 

“Yoksa onların ortakları olup, bunlar dinde Allah’ın izin vermediği şeylere mi cevaz veriyorlar.”               (Şûra:21)

Helaller ve haramlar konusunda ancak kitabı ve sünneti iyi bilen, ilim sahibi alimler konuşabilir. Allahu Teâlâ şu ayetinde, ilimsiz fetvâ verenleri şiddetle uyarmaktadır:

} وَلاَ تَقُولُوا لِمَا تَصِفُ ألْسِنَتُكُمْ الكَذِبَ هَذَا حَلاَلٌ وَهَذَا حَرَامٌ لِتَفْتَرُوا عَلَى اللهِ الكَذِبَ …. {  

 “Dilinize geldiği şekilde, yalan söyleyerek, bu helaldir şu haramdır demek suretiyle yalanlarınızı Allah’a isnat ederek O’na iftira etmeyin.”                            (En-âm:116)

Haram olan şeyler Kur’an ve sünnet ile belirlenmiştir. Allahu Teâlâ şöyle buyurmaktadır:

}قُلْ تَعَالَوا أتْلُ مَا حَرَّمَ رَبُّكُمْ عَلَيْكُمْ ألاَّ تُشْرِكُوا بِهِ شَيْئًا وَبِالْوَالِدَيْنِ إحْسَانًا وَلاَ تَقْتُلُوا أوْلاَدَكُمْ مِنْ إمْلاَقٍ{  

“(Ya Muhammed onlara) de ki: Gelin Allah’ın size haram kıldığı şeyleri okuyayım: Allah’a şirk koşmayın, anne-babaya iyilikte bulunun, evlatlarınızı açlık korkusuyla öldürmeyin.”                                 (En’âm:151).

Peygamberimizin sünnetinde de bir çok haramlar beyan edilmiştir.Örnek olarak şu hadisleri zikredelim:

»إنَّ اللهَ حَرَّمَ بَيْعَ الْخَمْرِ وَالْمَيْتَةَ وَالْخِنْزِيرَ وَالأصْنَامَ«

“Allahu Teâlâ şarap (alkol içeren içecekleri), ölü eti  (leş), domuz ve put satımını haram kılmıştır.” [3]

}إنَّ اللهَ إذَا حَرَّمَ شَيْئًا حَرَّمَ ثَمَنَهُ{

“Allahu Teâlâ bir şeyi haram kılmışsa o şeyi satarak ondan alınan kıymeti de haram kılmıştır.” [4]

Bazen naslar (ayet ve hadisler) belli bazı konulardaki haramları dile getirir. Örneğin Allahu Teâlâ şu âyetinde yiyecek ile ilgili bazı haramları belirtmektedir:

} حُرِّمَتْ عَلَيْكُمُ الْمَيْتَةُ وَالدَّمُ وَلحَمُ الْخِنْزِيرِ وَمَا أُحِلَّ لِغَيْرِ اللهِ بِهِ وَالْمُنْخَنِقَةُ  وَالْمَوْقُوذَةُ  وَالْمُتَرَدِّيَةُ   وَالنَّطِيحَةُ  وَمَا  أكَلَ       السَّبُعُ  إلاَّ مَاذَكَّيْتُمْ وَمَاذُبِحَ عَلَى النُّصُبِ وَأنْ تَسْتَقْسِمُوا بِالأزْلاَمِ … { 

“Sizlere leş, kan, domuz eti, Allah’tan başkasının adı anılarak kesilenler, boğularak öldürülen (hayvanlar), (taş, odun vb. İle)  öldürülmüş, yukarıdan aşağıya yuvarlanarak ölmüş, boynuzlanarak ölmüş (hayvanlar ile) yırtıcı hayvanlar (ölmeden yetişip kestikleriniz müstesna), dikili taşlar (putlar) için boğazlanmış hayvanlar ve fal oklarıyla kısmet aramanız size haram kılındı.”                  (Mâide:3)

Şu ayette de Allahu Teâlâ nikahlanması haram olanları saymıştır:

} حُرِّمَتْ عَلَيْكُمْ أمَّهَاتُكُمْ وَبَنَاتُكُمْ وَأخَوَاتُكُمْ وَعَمَّاتُكُمْ وَخَالاَتُكُمْ وَبَنَاتُ الأَخِ وَبَنَاتُ الأُخْتِ وَأُمَّهَاتُكُمُ اللاَّتِي أرْضَعْنَكُمْ وَأخَوَاتُكُمْ مِنَ الرَّضَاعَةِ وَأُمَّهَاتُ نِسَائِكُمْ … {  

 “Analarınız, kızlarınız, kız kardeşleriniz, halalarınız, teyzeleriniz, kardeş kızları, kız kardeş kızları, sizi emziren analarınız, süt kardeşleriniz, eşlerinizin anaları, kendileri ile birleştiğiniz eşlerinizden olup evinizde bulunan üvey kızlarınız size haram kılındı.”                              (Nisâ:23).                                                  

Allahu Teâlâ bizlere temiz ve güzel şeyleri helal kılmıştır. Allahu Teâlâ’nın bizim için yaratmış olduğu temiz ve güzel şeyler o kadar çeşitli ve çoktur ki bunları  saymakla bitiremeyiz. Allahu Teâlâ bize mübah kıldığı şeyleri ayrı ayrı saymamıştır, zîra bunlar   sayılamayacak kadar çoktur. Fakat haramları saymıştır, zîra bunlar sınırlıdır. Allahu Teâlâ şöyle buyurur:

} وَقَدْ فَصَّلَ لَكُمْ مَاحَرَّمَ عَلَيْكُمْ إلاَّ مَا اضْطُرِرْتُمْ إلَيْهِ … {                            

“Allah size haram kıldığı şeyleri (açık ve ) tafsilatlı bir şekilde açıklamıştır…”                                    (En-âm:119)

Güzel ve temiz olan şeylere gelince; Allahu Teâlâ onları genel olarak helal kılmıştır. Allahu Teâlâ şöyle buyurur:

} يَا أيُّهَا النَّاسُ كُلُوا مِمَّا فِي الأرْضِ حَلاَلاً طَيِّبًا …       {   

“Ey insanlar yeryüzünde (iyi ve temiz) olan şeylerden yeyiniz, onlar size helal kılınmıştır.”                  (Bakara:168)

Haramlığına dâir delil bulunmayan her şey helâldir. İslam’da bu genel bir kaidedir. Bu durum Yüce Allah’ın kullarına olan eşsiz ve sonsuz merhametinin bir görüntüsüdür. Öyleyse bize düşen O’na dâima  itaat ve hamd etmektir.

Bazı insanlar, Allah’ın koymuş olduğu haramları peşpeşe saydığınız zaman içlerine darlık girer. Bu da o insanların cahilliklerinden ve imanlarının zayıflığından kaynaklanmaktadır. Acaba bu insanlara İslam dininin kolaylığını anlatabilmek için kendilerine bütün helalleri peşpeşe sıralamak mı gerekir?! Acaba bu insanları, temiz ve güzel şeyleri peşpeşe sıralayarak mı İslam’ın, insanın hayatını daraltmadığı, bilakis insanları dünya ve âhirette saâdete kavuşturacak unsurları ihtiva eden tek ve kesin çözüm olduğu konusunda iknâ edeceğiz?!

Yoksa onlar, kendilerine kanı akıtılmış; deve, inek, koyun, tavşan, ceylan, dağ keçisi, tavuk, güvercin, ördek, kaz, deve kuşu etinin, çekirge ve balığın ölüsünün helal olduğunun söylenmesini mi istiyorlar?!

Sebzelerin, baklaların, faydalı tahılların ve meyvelerin helal olduğunun söylenmesini mi istiyorlar?!

Suyun, sütün, balın, yağın, sirkenin, tuzun, kahvaltılıkların ve baharatların helal olduğunu söylenme-sini mi istiyorlar?!

Tahta, demir, kum, taş, plastik, cam v.s. malzemelerin, klima, buzdolabı, çamaşır makinesi, bulaşık makinesi, süpürge makinesi, mikser, v.s. elektrikli eşyaların kullanılmasının helal olduğunun söylenmesini mi istiyorlar?!

Tıp, mühendislik, muhasebe, iktisat, jeoloji, astronomi, biyoloji v.s. ilimleri öğrenmenin ve bu ilimlerden faydalanmanın, iş makinelerinin, maden arama ve çıkarma makinelerinin, bilgisayar v.s elektronik cihazların kullanılmasının helal olduğunun söylenmesini mi istiyorlar?!

Binek hayvanlarına, araba, tren, gemi, uçak v.s. binek taşıtlarının kullanılmasının helal olduğunun söylenmesini mi istiyorlar?!

Pamuk, keten, yün, deri, naylon, polyester v.s. maddelerden yapılmış olan giysilerin giyilmesinin helal olduğunun söylenmesini mi istiyorlar?!

Nikâhın, alış-verişin, kefaletin, vekâletin, havalenin, kiraya vermenin, marangozluk, demircilik, tamircilik v.s. meslek ve zanaatların helal olduğunun söylenmesini mi istiyorlar?!

Bu helalleri saymakla bitirebilir miyiz?! Böyle insanlara ne oluyor da gerçekleri görmek istemiyorlar?!  

“Din kolaylık dinidir” sözüne gelince.. Bu söz doğru bir sözdür, fakat bu sözü söyleyen söz konusu kesimin bu sözden kastı bâtıldır. Bu dinin kolaylığı, getirmiş olduğu kuralların bazı insanların havâ ve hevesine uygun olup olmamasıyla ilgili olmayıp, İslam şeriatının  getirmiş olduğu esaslarla ilgilidir. Din kolaylık dinidir deyip haramları işlemek farklı, dinde var olan ruhsatlardan faydalanmak farklıdır. Bu ruhsatlardan bazıları şunlardır: İki namazı bazı durumlarda birleştirmek, yolculukta namazları kısaltmak, yolcunun oruç tutmayabilmesi, ayakların mest edilebilmesi –mukîm (yolculukta olmayan) için gecesiyle beraber bir gün, yolcu için geceleriyle beraber üç gün-, su kullanımından korkulması durumunda teyemmüm yapılabilmesi, kişinin evleneceği kıza veya kadına bakabilmesi, yemin kefâretinde; köle âzât etme, on fakiri doyurmak veya onları giyindirme gibi üç seçeneğin olması ve zorunlu durumlarda ölü etinin yenilebilmesi v.s.

İzâfe olarak şunu da söyleyelim; her Müslüman bilmelidir ki haram kılınan şeylerin haram kılınmasının bazı hikmetleri vardır. Allahu Teâlâ bu haramlarla kullarını imtihan etmekte, cennete girecekleri, diğerlerinden ayırmaktadır. Cehennem ehli, cehennemi kuşatan havâ hevese, şehvete uygun şeylere dalıp gitmekte iken cennet ehli ise cenneti çevreleyen nefsin hoşuna gitmeyen şeylere sabır etmektedir. Şâyet böyle şeylerle insanlar denenmeseydi günahkâr ile itaatkâr birbirinden ayrılamazdı. İman ehli kendine yüklenen mükellefiyetlere Allah’ın rızasını ve sevap kazanma aracı olarak bakarken, nifak ehli bu mükellefiyetlere zorluk ve acı verme aracı olarak bakmaktadır. Bu sebeple nifak ehline Allah’a boyun bükmek, O’na itaat etmek çok zor gelmektedir. Buna karşılık itaatkâr insanlar Allah’a haramlara yaklaşmamanın vermiş olduğu güzel ve tatlı duygular içinde olurlar. Çünkü kim ki bir şeyi Allah rızası için bırakırsa Allah ona bıraktığı şeyden daha hayırlısını verir ve bu kişi iman lezzetini kalbinde hisseder.

Bu risalede okuyucumuz İslam dininde haram kılınan bazı haramları, Kur’an ve sünnetten[5] delilleri ile birlikte bulacaktır. Söz konusu bu haramlar toplumda çokça rastlanan haramlardır. Bu eseri kaleme almamdaki gâyem bu haramları açıklamak ve bu konular ile ilgili nasihatlerde bulunmaktır.

Allahu Teâlâ’dan bana ve bütün müslüman kardeşlerime hidâyet vermesini, bizleri kulluğunda muvaffak kılmasını ve bizleri kendi hükümlerini çiğnemekten beri eylemesini niyaz ederim! Allah en hayırlı koruyucudur ve merhamet edicilerin en merhametlisidir![6]

İÇİNDEKİLER

Önsöz……………………………………………… 3

İçindekiler……………………………………….     12-13-14

Allah’a şirk koşmak……………………………… 15

Kabirlere ibâdet………………………………….. 15

Allah’tan başkasına kurban kesmek………….. 18

Allah’ın haram kıldığını helâl, helâl kıldığını

haram   kılmak…………………………………… 19

Sihir, Kehânet, Müneccimlik……………………. 20

İnsanların hayatında meydana gelen olaylarda   yıldızların

ve gezegenlerin etkisi olduğuna inanmak……. 23

Bazı eşyaların, insanlara Allah’ın onları

faydalı olmaları için  yaratmış olduğu alanlar

dışında fayda vereceğine inanmak……………. 24

İbâdetlerde riyâ ………………………………… 25

Tiyara (Teşâum, kuşları uğurlu veya uğursuz saymak)            26

Allah’tan başkası adına yemin etmek ………… 29

Münâfık ve fâsıklardan arkadaş seçmek veya

onlara arkadaş olmak, onlarla oturup–kalkmak    31

Namazda tâdili erkâna uymamak……………… 32

Namazda abesle iştigal etmek ve çok hareketlilik           34

Namazda cemaatin bilerek imamı geçmesi….. 36

Soğan, sarımsak, v.b. kokusu kötü olan şeyleri

yiyerek camiye gelmek…………………………. 38

Zinâ ………………………………………………. 39

Livâta …………………………………………….. 42

Şer’î bir sebep olmadan bir kadının, yatağında

kocasına icâbet göstermemesi ……………….. 43

Bir Kadının şer’î bir sebep olmamasına

rağmen boşanma talebinde bulunması ………. 44

Zıhâr………………………………………………. 45

Hayızlı iken hanımla cinsî münasebette bulunmak                   47

Kadına dübüründen ( arka yoldan) yaklaşmak     48

Hanımlar arasında adaletsiz davranmak …….. 50

Nikâhı düşen bir kadınla, yalnız bir yerde

baş başa kalmak………………………………… 51

Kişinin kendisine nikahı düşen bir

kadınla tokalaşması……………………………… 52

Kadının, çarşıya çıkarken koku sürünmesi veya

bu koku ile erkeklerin yanından geçmesi…….. 54

Kadının mahremsiz yolculuğa çıkması………… 56

Erkeğin, nikâhı düşen bir kadına bilerek bakması          57

Deyyusluk………………………………………… 58

Bir annenin, çocuğunun, gerçek babasına

değil de başka birine ait olduğunu iddia etmesi,

aynı şekilde bir babanın hanımına iftira ederek

kendi çocuğunun başka bir erkekten olduğunu

iddia etmesi  (nesepte yalancılık)……………… 59

Faiz malı yemek…………………………………. 61

Satılan bir malın ayıplarını saklamak…………. 64

Neceş  alış–verişi………………………………… 66

Cuma günü, cuma namazının ikinci ezanından

sonra alış-veriş yapmak………………………… 67

Kumar ve içki…………………………………….. 68

Hırsızlık ………………………………………….. 70

Rüşvet alıp vermek …………………………….. 72

Arâzi gaspı ………………………………………. 73

Tezkiye etme sebebiyle hediye kabul etmek… 75

İşçiyi çalıştırıp hakkını vermemek  …………… 77

Yardım ederken evlatlar arasında eşit

davranmamak……………………………………. 79

İhtiyacı olmayanların yardım istemeleri (Dilencilik)                  82

Kişinin geri iâde etmemeyi düşünerek borç alması                  83

Haram yemek  ………………………………….. 85

Bir damla da olsa içki içmek  …………………. 86

Yeme-içmede altın veya gümüş kap kullanmak             89

Yalancı şahitlik ………………………………….. 90

Sözlü müzik ve çalgı dinlemek  ………………. 91

Gıybet ……………………………………………. 93

Nemime ………………………………………….. 95

İzin almadan bir evin içine bakmak ………….. 97

Üçüncü bir kişinin de olduğu bir yerde iki kişinin

gizli konuşmaları…………………………………. 98

İsbâl (Elbisenin uzun tutulması) ……………… 99

Bir erkeğin hangi sûretle olursa olsun

altın takınması…………………………………… 101 

Kadınların kısa, dar, şeffaf giysiler giyinmeleri     102

Peruk takınmak …………………………………. 104

Elbise türü, konuşma şekli ve hareketlerde,

erkeklerin kadınlara, kadınların erkeklere

benzemeye çalışmaları………………………….. 105

Saçı siyaha boyamak …………………………… 106

Elbise, duvar veya kağıt üzerine canlı

resmi yapmak……………………………………. 108       

Rüya uydurmak………………………………….. 110

Kabrin üstüne oturmak, basmak ve kabristanda

def-i hacet yapmak……………………………… 111

İdrardan korunmamak …………………………. 113

Dinlenilmek istemeyenlerin konuşmalarına

kulak vermek……………………………………. 115

Kötü komşuluk   ………………………………… 116

Vasiyet yoluyla vârislere zarar vermek ……… 118

Zar oyunu ……………………………………….. 119

Mü’min bir kişiye veya hak etmeyen herhangi

birine lânet etmek………………………………. 120

Ağıt yakmak …………………………………….. 120

Yüze vurmak ve yüzü dağlamak ……………… 122

Şer-i bir sebep olmadan bir müslümanın başka

bir müslümanla üç günden fazla dargın durması            123

ALLAH’A ŞİRK KOŞMAK

Haramların en büyüğü Allah’a ortak koşmaktır. Ebu Bekre’nin (r.a.) rivâyet ettiği hadiste Allah’ın Resûlü şöyle buyurur:

((ألاَ أُنَبِّئُكُمْ بِأكْبَرِ الْكَبَائِر (ثَلاثًا) قَالُوا قُلْنَا بَلَى يَا رَسُولَ اللهِ، قَالَ: الإشْرَاكُ باللهِ))

 “Sizlere büyük günahların en büyüğünü haber vereyim mi? (üç defa) Dediler ki: Haber ver Ey Allah’ın Resulü. Dedi ki: Allah’a ortak koşmaktır.” [7]

 Allahu Teâlâ kendisine şirk koşmak hariç bütün günahları tevbe ile bağışlar. Şirkin bağışlanması için özel bir tevbe gerekir. Allahu Teâlâ şöyle buyurur:

} إنَّ اللهَ لاَ يَغْفِرُ أنْ يُشْرَكَ بِهِ وَيَغْفِرُ مَا دُونَ ذَلِكَ لِمَنْ يَشَاءُ {

 “Allah kendisine şirk koşulmasını asla af etmez, fakat bunun haricinde diğer günahları dilediği  için bağışlar.”                                                              (Nisâ:48)

Şirkin bazıları büyük şirktir. Büyük şirk sahibini İslam dininden çıkartarak –şâyet şirki üzerine ölürse devamlı kalmak suretiyle- ateşe sokar. Mâlesef bir çok islâm beldesinde bu çeşit şirkler görülmektedir.

KABİRLERE  İBÂDET

Kabirlere ibâdet etmek, onlardan yardım dilemek, onların insanların dünya ve âhiretteki ihtiyaçlarını, sıkıntılarııını  giderebileceğini düşünmek, onlardan medet ummak şeklinde cereyan etmektedir. Allahu Teâlâ şöyle buyurur:

} وَقَضَى رَبُّكَ ألاَّ تَعْبُدُوا إلاَّ إيَّاهُ {

“Allah sadece kendisine ibâdet etmenizi emretmiştir.”                                                  (İsrâ:23).

Ölmüş olan peygamberlerden, salih kullardan ve diğer kullardan şefaat dilemek, sıkıntılardan kurtulmak için onlardan  yardım beklemek bu çeşit şirkler arasında yer almaktadır. Allahu Teâlâ şöyle buyurmaktadır:

} أمَّنْ يُجِيبُ الْمُضْطَرَّ إذَا دَعَاهُ وَيَكْشِفُ السُّوءَ وَيَجْعَلُكُمْ خُلَفَاءَ الأرْضِ أ إلَهٌ مَعَ اللهِ {

    “Başı sıkıntıya girip çaresiz kalmış birinin duâsına kim icâbet eder, onun başındaki kötülüğü kim uzaklaştırır ve sizi yeryüzünün halifeleri (sahipleri) kim kılar, Allah ile birlikte başka ilahlar mı vardır?!”                        (Neml:62).

Bazı insanlar herhangi bir şeyhin veya veli bir kulun ismini zikretmeyi âdet haline getirmişlerdir. Bu insanlar otursalar, kalksalar, ayakları kaysa hemen bu isimleri zikrederler. Ne zaman bir hata etseler veya başlarına bir musîbet gelse, kimileri; Ya Muhammed, Kimileri; Ya Ali, kimileri; Ya Hüseyin, kimileri; Ya Bedevî, kimileri; Ya Ceylânî, kimileri; Ya Şâzilî, kimileri; Ya Rufâî, kimileri; Ya Aydoros, kimileri; Ya Seyyide Zeynep, kimileri; Ya İbn-i Ulvan diye nidâ ederler. Allahu Teâlâ şöyle buyurmaktadır:

 }إِنَّ الذِّينَ تَدْعُونَ مِنْ دُونِ اللهِ عِبَادٌ أَمْثَالَكُمْ{

“Sizin Allah’tan başka duâ ettiğiniz şeyler sizin gibi kullardır.”                                                           (Ârâf:194).

Kabre tapanlardan bazıları kabirler etrafında tavaf edip kabre ellerini ve yüzlerini sürmekte, kabirlerin kapılarını öpmekte ve kabirlere secde etmektedirler. Yine bu kişiler kabirlerin önünde korkarak, boyun bükerek, zelil bir şekilde durup isteklerini sıralamaktadırlar. Bu insanlardan bazıları çocuk, bazıları şifa v.s. şeyler istemektedirler. Ve belki de bazıları: “Ey Seyyidim çok uzaklardan geldim, duâmı geri çevirme .” demektedirler?! Allahu Teâlâ şöyle buyurmaktadır:

} وَمَنْ أضَلُّ مِمَّنْ يَدْعُو مِنْ دُونِ اللهِ مَنْ لاَ يَسْتَجِيبُ لَهُ إِلىَ يَوْمِ الْقِيَامَةِ وَهُمْ عَنْ دُعَائِهِمْ غَافِلُونَ {

“Allah’ı bırakıp kıyâmet gününe kadar kendilerine cevap vermeyecek olan şeylere tapanlardan daha sapık kim olabilir!? (Oysa) onlar, bunların duâlarından (tapınmalarından) habersizdirler.”                       (Ahkâf:5).

Peygamberimiz (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) şöyle buyurur:

((مَنْ مَاتَ وَهُوَ يَدْعُو مِنْ دُونِ اللهِ نِدًّا دَخَلَ النَّاَر))

 “Kim ki Allah’tan başkalarına duâ eder de bu hal üzerine ölürse ateşe (cehenneme)  girer.” [8]

Bazı insanlar kabirlerin yanında tıraş dahi olmaktadırlar. Hatta bazılarının elinde “Türbe ve Yatır Hac Rehberi” isimli kitapçıklar dahi vardır. Bu insanlardan bazıları evliyaların kâinatta meydana gelen olaylarda rol sahibi olduklarını, evliyâların insanlara zarar veya kâr verebileceklerini düşünmektedirler. Allahu Teâlâ şöyle buyurur:

»وَإِنْ يَمْسَسْكَ الله بِضُرٍّ فَلاَ كَاِشَفَ لَهُ إِلاَّ هُوَ وَإِنْ يُرِدْكَ بِخَيْرٍ فَلاَ رَادَّ لِفَضْلِهِ«

“Allah sana bir zarar verecek olursa onu senin üzerinden O’ndan başkası kaldıramaz, yine Allah senin için bir hayır dilerse, onu senden kimse geri çeviremez.”  (Yunus:107).

Allah’tan başkaları adına adak adamak ta şirkin çeşitlerindendir. Meselâ bazı insanların kabirlere mum ve ışık adağında bulunmaları bu çeşit bir şirktir.

ALLAH’TAN  BAŞKASINA KURBAN KESMEK

Allah’tan başkalarına kurban kesmek büyük şirktir. Allahu Teâlâ şöyle buyurmaktadır:

} فَصَلِّ لِرَبِّكَ وَانْحَرْ {

“Rabbin için namaz kıl ve O’nun için kurban kes.”       (Kevser:2).

Burada sadece Allah için ve Allah’ın adı anılarak kurban kesilebileceği beyan edilmektedir. Peygamberimiz  (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) şöyle buyurur:

((لَعَنَ اللهُ مَنْ ذَبَحَ لِغَيْرِ اللهِ))

 “Allah kendisinden başkasına kurban kesenlere lânet etmiştir.” [9]

Kurban kesmede iki haram işlenebilir: Birincisi; Allah’tan başkası için kesilmesi, İkincisi; kesim yapılırken Allah’tan başkasının isminin anılması. Bu sebeplerden her ikisi de kesilen hayvanın etini haram kılar. Cahiliyye devrinden günümüze kalan başka bir kurban da cinlere kesilen kurbanlardır. Cahiliyye devrinde insanlar bir ev satın aldıklarında veya bina ettiklerinde veya bir su kuyusu kazdıklarında hemen veya daha sonra, cinler adına onların zararından emin olmak için kurban keserlerdi.[10]

ALLAH’IN HARAM KILDIĞINI HELAL,  HELAL KILDIĞINI HARAM KILMAK

Büyük şirk çeşitlerinden biri de Allah’ın helal kıldığını haram, haram kıldığını helal kılmaktır. Allah’tan başka birinin bu hakka sahip olabileceğini düşünmek de büyük şirktir. Bir insanın, razı olarak cahiliyye kanunları ve mahkemeleri ile yargılanması, bunun câiz olduğunu düşünmesi büyük küfürdür. Buna delil ise Allah’ın şu âyetidir:

} اِتَّخَذُوا أحْبَارَهُمْ وَرُهْبَانَهُمْ أرْبَابًا مِنْ دُونِ اللهِ {

 “Allah’ı bırakıp hahamlarını ve ruhbanlarını dostlar ve terbiye ediciler olarak gördüler.”                       (Tevbe:31).

Âdiyy Bin Hâtim Peygamberimizden  bu ayeti duyunca şöyle dedi:

     -Onlar onlara  tapmıyorlar ki!

Peygamberimiz şöyle dedi:

((أجَلْ، وَلَكِن يُحِلُّونَ لَهُمْ مَا حَرَّمَ اللهُ فَيَسْتَحِلُّونَهُ وَيُحَرِّمُونَ عَلَيْهِمْ مَا أحَلَّ اللهُ فَيُحَرِّمُونَهُ فَتِلْكَ عِبَادَتُهُمْ لَهُمْ))

-Ya ne yapıyorlar?! (Hahamlar ve Ruhbanlar)     Allah’ın haram kıldığını helal kılıyor onlar da bunu  helal olarak kabul ediyorlar, yine onlar Allah’ın helal kıldığını haram kılıyor onlar da haram olarak kabul ediyorlar. İşte bu, onların onlara ibâdet etmesi demektir.” [11]

       Allahu Teâlâ müşrikleri şöyle vasfediyor:

} لا يُحَرِّمُونَ مَا حَرَّمَ اللهُ وَرَسُولُهُ وَلا يَدِينُونَ دِينَ الحَقِّ {

      “Onlar Allah’ın ve Resûlü’nün haram saydıklarını haram saymıyor, hak dini kabul etmiyorlar.”    (Tevbe:29).

Yine başka bir âyette onlar şöyle vasfediliyor:

} قُلْ أرَأَيْتُمْ مَا أَنْزَلَ اللهُ لَكُمْ مِنْ رِزْقٍ فَجَعَلْتُمْ مِنْهُ حَرَامًا وَحَلاَلاً قُلْ ءآللهُ أَذِنَ لَكُمْ أمْ عَلَى اللهِ تَفْتَرُونَ {

“(Ey Muhammed) de ki: Bana haber verin (doğruyu kabul edin),   Allah’ın   size   vermiş   olduğu   rızıklardan

-kafanıza göre- bazılarını haram, bazılarını helal kıldınız. De ki: Siz bunu yaparken size       Allah mı izin verdi, yoksa Allah’a iftira mı ediyorsunuz”?!                          (Yunus:59)

SİHİR, KEHÂNET, MÜNECCİMLİK

Sihir insanı helak eden yedi önemli konudan en büyüğüdür ve insana zarar vermekten başka bir şeye yaramaz. Allahu Teâlâ şöyle buyurur:

} وَيَتَعَلَّمُونَ مَا يَضُرُّهُمْ وَلاَ يَنْفَعُهُمْ {

“Kendilerine zarar vereni, fayda vermeyeni (sihri) öğreniyorlar.”                                                (Bakara:102).

} وَلاَ يُفْلِحُ السَّاحِرُ حَيْثُ أتَى {

 “Büyücü ne yaparsa yapsın iflah olmaz.”   (Tâhâ:69).

Sihir yapan insan hiç şüphesiz kâfir olur. Allahu Teâlâ şöyle buyurur:

} وَمَا كَفَرَ سُلَيْمَانُ وَلَكِنَّ الشَّيَاطِينَ كَفَرُوا يُعَلِّمُونَ النَّاسَ السِّحْرَ وَمَا أُنْزِلَ عَلَى المَلَكَيْنِ بِبَابِلَ هَارُوتَ وَمَارُوتَ وَمَا يُعَلِّمَانِ مِنْ أحَدٍ حَتَّى يَقُولاَ إنَّمَا نَحْنُ فِتْنَةٌ فَلاَ تَكْفُرْ {

 “Halbuki Süleyman büyü yapıp kâfir olmadı. Lakin şeytanlar kâfir oldular. Çünkü insanlara sihri ve Babil’de Harut ve Marut isimli iki meleğe indirileni öğretiyorlardı. Halbuki o iki melek, herkese: Biz ancak imtihan için gönderildik, sakın yanlış inanıp ta kâfir olmayınız, demeden hiç kimseye (sihir ilmini) öğretmezlerdi.”                                          (Bakara:102).

Sihir yapanın cezâsı ölümdür, sihirbazın kazancı da pis ve haramdır. Câhil, zâlim ve zayıf imanlı kişiler sihri başkalarına düşmanlık etmek, onlardan intikâm almak için kullanırken, diğer bazıları da yapılan bu sihirden kurtulmak için sihire başvurarak haram işlemektedirler. Bu yapılan doğru değildir. Sihirden kurtulmak için Allah’a, O’nun kelâmı Kur’ana (Nâs, Felak ve diğer sûrelere) başvurulup şifâ Allah’tan beklenmelidir.

Kâhinler ve müneccimler de kâfirdirler. Çünkü onlar geleceği bildiklerini iddia etmektedirler. Halbu ki geleceği Allah’tan başkası bilemez. Bu insanlar uyduruk sözlerle insanların mallarını almaktadırlar. Bu insanların kullandıkları birçok vesile ve yöntemler vardır: Kuma çizgiler çizme, eskiden ayakkabı dikiminde kullanılan, vudu adı verilen yuvarlak bir aleti yere atma, el içine, fincana, camdan yapılmış yuvarlak bir topa bakarak onlardan bir şeyler okuma v.s. vesile ve yöntemleri vardır. Kâhin ve müneccimlerin şâyet dediklerinden biri doğru çıkarsa yüzü yanlıştır. Fakat gâfil insanlar onların ağzından rastlantıyla çıkan bir doğruya bakarak, onlara inanırlar da onların ağızlarından çıkan doksan dokuz yanlışa bakarak onların yalancılar olduklarını anlayamazlar. Dolayısıyla bu insanlar geleceği öğrenebilmek, bir evliliğin sonunun mutlu olup olmayacağını bilebilmek, yapacakları bir ticâret veya yatırımın kazançlı olup olmayacağını bilebilmek, kaybettikleri bir eşyayı bulabilmek hevesi ile  bu gibi kâhinlere gitmektedirler. Bu insanlara giden bir insan şâyet onların söylediklerini doğrularsa İslam’dan çıkarak kâfir olur. Peygamberimizin şu  hadisi buna delildir:

((مَنْ أتَى كَاهِنًا أوْ عَرَّافًا فَصَدَّقَهُ بِمَا يَقُولُ فَقَدْ كَفَرَ بِمَا أُنْزِلَ عَلَى مُحَمَّدٍ))

 “Kim ki bir kâhin (falcı) veya müneccime giderek onun söylediklerine  inanırsa, Muhammed’e indirileni inkâr etmiştir.” [12]

Fakat bir müslüman onların geleceği bilemeyeceklerine tamâmen inanarak sırf tecrübe etmek kastıyla onlara giderse bu kişi kâfir olmaz, ama bu kişinin kırk gün kıldığı namaz kabul olmaz. Buna delil ise şu hadistir:

((مَنْ أتَى عَرَّافًا فَسَألَهُ عَنْ شَيْءٍ لَمْ تُقْبَلْ لَهُ صَلاَةٌ أرْبَعِينَ لَيْلَةً))

 “Kim ki bir müneccime gider de (ondan kayıp ve gelecek ile ilgili) bir şey öğrenmek isterse o kişinin kırk gece kıldığı namaz kabul edilmez.” [13]

Bu hataya düşmüş biri buna rağmen namazını kılmalı ve tevbe etmelidir.

İNSANLARIN HAYATINDA MEYDANA GELEN            OLAYLARDA GEZEGENLERİN VE YILDIZLARIN ETKİLİ OLDUĞUNA İNANMAK

Zeyd ibn Halid El-Cüheni’den şöyle rivâyet edilir:

Peygamberimiz (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) bizimle Hudeybiye’de sabah namazı kıldı. Yerde gece düşen yağmurun izleri vardı. Namazı bitirip kalkınca insanlara dönüp şöyle dedi:

((هَلْ تَدْرُونَ مَاذَا قَالَ رَبُّكُمْ؟ قَالُوا: اللهُ وَرَسُولُهُ أعْلَمُ، قَالَ: “أصْبَحَ مِنْ عِبَادِي مُؤْمِنٌ بِي وَكَافِرٌ، فَأَمَّا مَنْ قَالَ مُطِرْنَا بِفَضْلِ اللهِ وَرَحْمَتِهِ فَذَلِكَ مُؤْمِنٌ بِي كَافِرٌ بِالْكَوَاكِبِ. وَأمَّا مَنْ  قَالَ بِنَوْءِ كَذَا وَكَذَا فَذَلِكَ كَافِرٌ بِي وَمُؤْمِنٌ بِالْكَوَاكِبِ))

“Rabbiniz ne buyurdu biliyor musunuz? Dediler ki: Allah ve Resûllü daha iyi bilir. Dedi ki: Kullarımdan bir kısmı mü’min, bir kısmı kâfir olarak sabahladı; Allah’ın fazlı ve rahmeti ile yağmur yağdı diyenler bana iman edip gezegenleri inkâr etmiştir,falan filan gezegenler yağmur indirmiştir diyenler gezegenlere iman edip beni inkâr etmiştir.” [14]

Gazete ve dergilerde yer alan fallar ve burçlara inanmak ta şirktir. Şâyet bu vb. şeylere inanmadan  sadece teselli bulmak için okunursa Allah’a âsî olunmuş, günah işlenmiştir. Çünkü şirk olan bir şeyle teselli bulmak câiz değildir. Ayrıca okuyucu, zamanla böyle şeyleri okudukça şeytanın vereceği vesvese ile onlara inanmaya başlayıp şirke düşebilir.

BAZI EŞYALARIN YARATILIŞ GÂYELERİ

DIŞINDA  İNSANLARA MÂNEVİ YÖNDEN

FAYDA VERECEĞİNE İNANMAK

Bazı insanların nazarlıklardan, sabırlıklardan, nakışlardan ve diğer bazı âlet ve eşyalardan fayda umması da şirk çeşitlerindendir. İnsanlar bu gibi şeyleri kâhinlerin, sihirbazların dediklerine uyarak veya atalarından kalma kötü mirasın etkisinde kalarak nazardan koruması kastıyla çocuklarına, evlerine, arabalarına v.s. asmaktadırlar. Bazı insanlar da kıymetli taşlardan yapılmış yüzükler takınarak, bunların insanların başından belâları kaldıracağına inanmaktadırlar. Hiç şüphe yok ki bu vb. düşünceler Allah’a tevekkül etme esasına ters düşen şeylerdir. Bu düşünceler insanı zayıf ve güçsüz düşürmekten başka bir işe yaramaz. Böyle şeylerle tedavi olmaya çalışmakta haram yoldan tedâvi olmaya çalışmaktır. Nazarlık takmak, açık bir şirk olup bu iş, Allah’tan başkasından yardım dilemek, cin ve şeytanlardan, anlaşılmaz karışık şekil, yazı ve resimlerden yardım beklemek manasına gelmektedir. Sihirbazlar, kâhinler, fal bakanlar bu işleri yaparken Kur’an-ı Kerimden aldıkları bazı ayetleri başka saçma ve şirkî sözlerle karıştırarak okumaktadırlar. Bu başlık altında saymış olduğumuz bütün düşüncelere inanmak ve adı geçen eşyaları bazı yerlere asmak şirk ve haramdır. Peygamberimiz (Sallallahu Aleyhi ve Sellem)in şu sözü buna delildir:

((مَنْ عَلَّقَ تَمِيمَةً فَقَدْ أشْرَكَ))

 “Kim ki nazarlık (veya uğur taşları) takarsa şirke düşmüştür.”[15]

Bu  v.b. olayları yapanlar –Allah’ın bir etkisi olmadan fayda veya zarar verebileceğine inanırsalar– büyük şirke düşmüş olurlar. Şâyet bu yapılanların sadece bir sebep veya vesile  olduğu düşünülürse –ki Allah Teâlâ böyle şeyleri bir vesile olarak kılmamıştır- küçük şirke düşülmüş olunur. Bu durum sebep kılma şirkidir.

İBÂDETLERDE RİYÂ

Yapılan bir amelin Allah rızası için yapılması ve amelin sünnete uygun olması, amellerin Allah indinde kabul olunması için gerekli olan iki önemli şarttır. Kim gösteriş için bir ibâdet yaparsa küçük şirk işlemiş olur ve  o kişinin yapmış olduğu amel de boşuna gider. Allahu Teâlâ şöyle buyurur:

} إنَّ المُنَافقِينَ يُخَادِعُونَ اللهَ وَهُوَ خَادِعُهُمْ وَإذَا قَامُوا إلَى الصَّلاَةِ قَامُوا كُسَالَى  يُرَاءُ ونَ  النَّاسَ وَلاَ يَذْكُرُونَ اللهَ إلاَّ قَلِيلاً {

 “Şüphesiz münâfıklar, Allah’a oyun etmeye kalkışıyorlar; halbuki Allah onların oyunlarını kendi başlarına çevirmektedir. Onlar namaza kalktıkları zaman üşenerek kalkarlar, insanlara gösteriş yaparlar, Allah’ı da pek az hatıra getirirler.”                                     (Nisâ:142).

Bir insan yapmış olduğu bir ameli insanlar duysunlar da kendini hayırla ansınlar diye yaparsa yine şirke düşmüş olur. Bu tür insanlar kötü bir cezâ ile cezalanacaklardır. Peygamberimiz İbn-i Abbas’dan rivâyet edilen bir hadiste şöyle buyurur:

((مَنْ سَمَّعَ  سَمَّعَ  اللهُ  بِهِ  وَمَنْ  رَاءَ ى  رَاءَ ى  اللهُ بِهِ))

 “Kim ki duyulup şöhret olmak için bir amel yaparsa Allah onu isteğine kavuşturur, kim de gösteriş için bir amel yaparsa Allah onu isteğine kavuşturur.” [16]

Her kim de yapmış olduğu ameli hem Allah için hem de insanlar için yaparsa şu kutsi hadiste buyurulduğu gibi onun ameli boşa çıkacaktır:

((أنَا أغْنَى الشُّرَكَاءِ عَنِ الشِّرْكِ، وَمَنْ عَمِلَ عَمَلاً أشْرَكَ فِيهِ مَعِي غَيْرِي تَرَكْتُهُ وَشِرْكَهُ))

 “Ben şirkten (ortaklıktan) beri tutulanların en beri olanıyım, kim ki, bir amel yapar da, o amelinde benimle beraber başkalarını ortak koşarsa onu ve şirkini terk ederim.” [17]

Kim ki, Allah için bir amele başlar da daha sonra riyâ meydana gelirse, o kişi de bu riyâyı kerih görüp bundan kurtulmaya çalışırsa, o kişinin ameli doğrudur. Fakat kişi bu riyâyı hoş görüp onu kabul ederse ilim ehlinin çoğuna göre ameli bâtıl olur.

TİYARA  (TEŞÂUM, KUŞLARI  UĞURLU

 VEYA UĞURSUZ SAYMAK)

Tiyara, teşâumla mânâ olarak aynıdır. Allahu Teâlâ şöyle buyurur:

}فَإذَا جَاءَ تْهُمُ الْحَسَنَةُ قَالُوا لَنَا هَذِهِ وَإنْ تُصبْهُمْ سَيِّئَةٌ يَطَّيَّرُوا بِمُوسَى وَمَنْ مَعَهُ{

 “Onlara bir iyilik (bolluk) gelince, “Bu bizim hakkımızdır” derler, eğer kendilerine bir fenalık geldiğinde Musa ve onunla beraber olanları uğursuz sayarlardı.”                                                      (Ârâf:131)

Eskiden Araplar yolculuğa çıkmak gibi herhangi bir işe kalkıştıklarında önce bir kuş uçururlardı. Şâyet kuş sağ tarafa yönelirse bunu hayra yorarlar ve o işi yapmaya koyulurlar, eğer kuş sol tarafa yönelirse bu işi şerre yorup, o işi yapmazlardı. Peygamberimiz (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) bu yapılan işin hükmünü şu hadisinde şöyle beyan ediyor:

((الطِّيَرَةُ شِرْكٌ))

 “Uğursuzluğa inanmak şirktir.” [18]

    Tevhidin kemâle ermesini engelleyen bu haram inanca, şu bâtıl inançlar da girmektedir: Aylarda teşâum; safer ayında nikah yapmayı yanlış görmek gibi. Günlerde teşâum; her ayın son çarşambasını hayırsız, uğursuz görmek gibi. Rakamlarda teşâum; 13 rakamını uğursuz görmek gibi. İsimlerde, sakat veya engelli insanlarda teşâum; bir insanın iş yerine giderken yolda tek gözü kör birini gördüğü için geri dönmesi gibi. Bütün bu düşüncelerin hepsi haramdır ve şirk çeşitlerindendir. Peygamberimiz (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) böyle şeylere inanan insanlardan beri olduğunu Umman bin Husayn’dan merfû olarak gelen şu hadisinde şöyle ifâde etmektedir:

((لَيْسَ مِنَّا مَنْ تَطَيَّرَ وَلاَ تُطُيِّرَ لَهُ، وَلاَ تَكَهَّنَ وَلاَ تُكُهِّنَ لَهُ، (وَأظُنُّهُ قَالَ:) أوْ سَحِرَ أوْ سُحِرَ لَهُ))

 “Uğura bakan da baktıran da, kehânet yapan da yaptıran da bizden değildir. (Zannederim şunu da dedi): Sihir yapan da yaptıran da (bizden değildir).” [19]

Kim ki böyle bir fiile teşebbüs etmiş ise yapmış olduğu bu günahın kefâreti Abdullah Bin Amru’nun rivâyet ettiği hadiste şöyle açıklanmaktadır: Allah’ın Resûlü (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) şöyle buyurdu:

((مَنْ رَدًّتْهُ الطِّيَرَةُ مِنْ حَاجَةٍ فَقَدْ أشْرَكَ قَالُوا: يَا رَسُولَ الله،ِ مَا كَفَّارَةُ ذَلِك؟َ قَالَ أنْ يَقُولَ أحَدُهُمْ: “اللَّهُمَّ لاَ خَيْرَ إلاَّ خَيْرُكَ ولاَ طَيْرَ إلاَّ طَيْرُكَ وَلاَ إلَهَ غَيْرُكَ”))

“Kim ki uğursuz saydığı bir şeyle karşılaşıp yapması gereken bir işten geri durursa şirke düşmüştür. Dediler ki: Ya Resûlüllallah, bunun kefâreti nedir? Buyurdu ki: Şöyle demendir; Allahım! Senin hayrından başka hayır yoktur, Senin verdiğin uğurdan başka uğur olmaz. Senin gücün, kudretin, rahmetin ve yardımından başka güç, kudret, rahmet ve yardım yoktur. Senden başka hakkıyla ibâdete lâyık ilah yoktur.” [20]

Teşâum her insanda az veya çok bulunabilir. Bu hastalığın ilacı -İbni Mesud’un sözünden de anlaşılacağı gibi- Allah’a tevekkül etmektir. İbni Mes’ûd şöyle der:

((وَمَا مِنَّا إلاَّ (أي: إلاَّ وَيَقَعُ فِي نَفْسِهِ شَيْءٌ مِنْ ذَلِكَ) وَلَكِنَّ اللهَ يُذْهِبُهُ بِالتَّوَكُّل))

“ Bizden hiç bir kimse yoktur ki kalbine az da olsa böyle bir şeyler gelmesin, fakat Allah onu tevekkül ile giderir.” [21]

 

ALLAH’TAN BAŞKASI ADINA YEMİN ETMEK

Allahu Teâlâ yaratmış olduğu mahluklardan istediği adına yemin edebilir, fakat O’nun yarattığı kulların O’nun adından başkasıyla yemin etmeleri câiz değildir. Mâlesef günümüzde bir çok insan Allah’tan başkaları adına yemin etmektedir. Bir şeyin adına yemin etmek o şeyi aşırı bir şekilde büyütmek ve ona hürmet göstermektir. Bu durum ise Allah’tan başkaları için uygun değildir. İbni Ömer merfû olarak şu hadisi rivâyet ediyor:

((ألاَ إنَّ اللهَ يَنْهَاكُمْ أنْ تَحْلِفُوا بِآبَائِكُم مَنَ كَانَ حَالِفًا فَلْيَحْلِفْ بِاللهِ أوْلِيَصْمُتْ))

 “Dikkat edin! Allah atalarınız adına yemin etmenizi yasaklamıştır. Kim yemin ederse Allah adına yemin etsin ya da sussun.” [22]

İbn-i Ömer’den merfû olarak rivâyet edilen başka bir hadis şöyledir:

((مَنْ حَلَفَ بِغَيْرِ اللهِ فَقَدْ أشْرَكَ))

 “Kim ki Allah’tan başkası adına yemin ederse şirke düşmüş olur.” [23]

Başka bir hadiste Peygamberimiz şöyle buyurur:

((مَنْ حَلَفَ بِالأَمَانَةِ فَلَيْسَ مِنَّا))

 “Kim ki emâneti (güvenilirliği) üzerine yemin ederse bizden değildir.” [24]

Aynı zamanda Kâbe adına, emânet adına, şeref, lânet, bereket, birinin hatırı, Peygamberin hatırı, baba veya ana hatırı, çocukların hatırı v.b. şeyler üzerine yemin etmek câiz değildir. Kim ki böyle bir yemin etmişse günahının kefâreti “Lâ İlahe İllallah” demesidir.[25]

Yine bu konuyla ilgili halkın kullandığı bazı şirkî sözler vardır. Örnek olarak şunları sayalım: “Allah’a ve sana sığınırım”, “Ben Allah’a ve sana tevekkül ediyorum”, “Bu Allah’tan ve sendendir”, “Benim için bir Allah bir de sen varsın”, “Benim için gökte Allah, yerde sen varsın”, “Şâyet Allah ve falanca olmasaydı şöyle olurdu”,[26] “Ben İslam’dan beriyim”, “Ey zamanın uğursuzu” gibi sözler şirkî sözlerdir. İçinde zamana, (dehre) sövüş bulunan bütün ibâreler de hüküm olarak yukarıdakilerle aynıdır. Çünkü bunun mânâsı bunları yaratan Allah’a sövmektir. Bir olay için “Tabiat böyle istedi” demek de yanlıştır. Mesih’in kulu, Peygamber’in kulu, Resûl’ün kulu, Hüseyin’in kulu gibi ibâreler kullanmak da kesinlikle doğru olmayıp bu ibârelerin insanı harama ve şirke düşüreceği âşikârdır.

Yine “İslam sosyalizmi”, “İslam demokrasisi”, “Halkın irâdesi Allah’ın irâdesidir”, “Din, Allah için, vatan herkes içindir”, “Araplık namına”, “uyanış namına”, “Reformistlik namına” gibi ibâreler de harama ve şirke düşüren ibârelerdir. Herhangi birine “Melikül Mülûk”(Kralların Kralı), “Hakimlerin Hakimi” demek, bir münâfık veya kâfir için; seyyid (efendi) demek veya bu mânâya gelecek kelimeler kullanmak ta şirke düşüren ibârelerdir. Pişmanlık, hasret, ifâde eden; (şâyet), (eğer) gibi kelimeleri kullanmak ta şeytana kapı aralayacağından söylenmesi caiz değildir. Meselâ: “Allah’ım şâyet istersen beni af et” demek gibi.[27]

MÜNÂFIK VE FÂSIK KİMSELERLE ARKADAŞLIK YAPMAK, ONLARLA DOSTÂNE BİR

               ŞEKİLDE OTURUP- KALKMAK

İmanın tam olarak kalplerine yerleşmediği bir çok insan fâsık ve fâcir kimselerle oturup kalkmaktadır. Hatta bu kimselerden bazıları İslam şeriatına laf atan Allah’ın diniyle, veli kullarıyla alay eden bazı insanlarla oturup kalkmaktadırlar. Hiç şüphe yoktur ki bu davranış haramdır, inancımıza aykırıdır. Allahu Teâlâ şöyle buyurur:

} وَإِذَا رَأَيْتَ الَّذِينَ يَخُوضُونَ فِي آيَاتِنَا فَأعْرِضْ عَنْهمْ حَتَّى يَخُوضُوا فِي حَدِيثٍ غَيْرِهِ وَإمَّا يُنْسِيَنَّكَ الشَّيْطَانُ فَلاَ تَقْعُدْ بَعْدَ الذِّكْرَى مَعَ الْقَوْمِ الظَّالِمِينَ {

 “Âyetlerimiz hakkında ileri geri konuşmaya dalanları gördüğünde, onlar başka bir söze geçinceye kadar onlardan uzak dur. Eğer şeytan sana unutturursa hatırladıktan sonra artık o zâlimler topluluğu ile oturma.”                                                       (En’âm :68).

Fâsık ve Fâcir kimseler ne kadar yakınımız, akrabamız olursalar olsunlar onlara güler yüz göstermek, onlarla oturup-kalkmak câiz değildir. Onlarla ancak onların bâtıl hareketlerini kendilerine belirtmek ve onları hakka çağırmak niyetiyle oturulabilir. Onlardan râzı olmak, onların ağızlarından çıkan bâtıl sözler karşısında susmak câiz değildir. Allahu Teâlâ şöyle buyuruyor:

} فَإنْ تَرْضوا عَنْهُمْ فَإنَّ اللهَ لاَ يَرْضَى عّنِ القَوْمِ الفَاسِقِينَ {

 “Şâyet siz onlardan râzı olsanız da Allah fâsık bir kavimden asla râzı olmaz.”                              (Tevbe:96).

NAMAZDA TÂDİLİ ERKÂNA UYMAMAK

En büyük hırsızlık namazdan çalmaktır. Peygamberimiz (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) şöyle buyurur:

((أسْوَأُ النَّاسِ سَرِقَةً الَّذِي يَسْرِقُ مِنْ صَلاَتِهِ، قَالُوا: يَا رَسُولَ اللهِ، وَكَيْفَ يَسْرِقُ مِنْ صَلاَتِهِ؟ قَالَ: لاَ يُتِمُّ رُكُوعَهَا وَلاَ سُجُودَهَا))

 “Hırsızın en kötüsü namazından çalandır. Dediler ki: İnsan namazından nasıl çalar? Dedi ki Rukûsünü, secdesini tam yapmayarak.” [28]

Mâlesef hemen hemen her câmide tâdili erkâna uymadan namaz kılan insanları görmek mümkündür. Sırtın rükû ve secdelerde düzgün durmaması, rükûdan kalkınca belin tam doğrulmaması, iki secde arasında tam oturulmaması; Mâlesef çokça görülen hatalardır. Tâdili erkâna uymak namazın rükünlerinden olup buna uyulmadan kılınan namaz doğru olmaz. İşin tehlikeli yanı ise namazında tâdili erkana uymayan bir kişinin namazını edâ etmiş sayılmayacağıdır. Peygamberimiz şöyle buyurmuştur:

((لاَ تُجْزِئُ صَلاَةُ الرَّجُلِ حَتَّى يُقِيمَ ظَهْرَهُ فِي الرُّكُوعِ وَالسُّجُودِ))

 “(Namaz kılan bir) kişi rükû ve secdeden kalkarken belini tam bir şekilde doğrultmadıkça o kişinin kıldığı namaz doğru ve geçerli olmaz.” [29]

Hiç şüphe yok ki bu durum münker bir durumdur ve bu hataları işleyen insanlar uyarılmalıdır. Ebu Abdullah El-Eş’arî şöyle söyler: Allah’ın Resûlü (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) sahabesiyle birlikte namaz kıldıktan sonra onlardan bir gurubun yanına oturdu. Sonra adamın biri mescide girdi ve namaz kılmaya başladı. Rukûya eğildi ve tavuğun yem toplaması gibi hızlı secde etmeye başladı. Peygamberimiz (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) şöyle buyurdu:

((أتَرَوْنَ هَذَا؟ مَنْ مَاتَ عَلَى هَذَا مَاتَ عَلَى غَيْرِ مِلَّةِ مُحَمَّدٍ يَنْقُرُ صَلاَتَهُ كَمَا يَنْقُرُ الْغُرَابُ الدَّمَ، إنَّمَا مَثَلُ الَّذِي يَرْكَعُ ويَنْقُرُ فِي سُجُودِهِ كَالْجَائِعِ لاَ يَأْكُلُ إلاَّ التَّمْرَةَ  وَالتَّمْرَتَيْنِ فَمَاذَا تُغْنِيَانِ عَنْهُ))

      “Bunu görüyor musunuz? Kim ki bu hal üzerine ölürse Muhammed’in milleti (dini) üzerine ölmemiştir, namazını bir karganın kanı gagalaması gibi kılıyor. Bu kişi gibi rükû ve secdeyi hızlı yapanlar karnı aç olduğu halde sadece bir-iki tane hurma yemekle yetinene benzerler. Hiç bir iki hurma aç bir insanın karnını doyurur mu!” [30]

Zeyd Bin Vehb’in şöyle dediği rivâyet edilir:

Huzeyfe rükû ve secdesini tam olarak  yapmayan bir kişi gördü ve ona şöyle dedi:

((مَا صَلَّيْتَ وَلَوْ مُتَّ مُتَّ عَلَى غَيْرِ الفِطْرَةِ الَّتِي فَطَرَ اللهُ مُحَمَّدًاr ))

“Namaz kılmadın, şâyet ölsen Allah’ın Muhammed’e vermiş olduğu İslam fıtratı dışında (başka bir fıtrat üzerine) öleceksin.” [31]

Namazda tâdili erkânı bırakan bir kişi bunun hükmünü öğrendiği andan itibâren içinde bulunduğu vaktin, tâdili erkâna uyulmadan kılınan o namazını iâde eder ve bu şekilde kılınmış olur geçmiş namazları içinse Allah’a tevbe eder. Bu hükme şu hadisin şu bölümü delil olmaktadır:

((ارْجِعْ فَصَلِّ فَإنَّكَ لَمْ تُصَلِّ))

 “… geri dön namazını tekrar kıl, zîrâ sen namaz kılmadın.”

NAMAZDA ABESLE İŞTİĞAL

VE ÇOK HARAKETLİLİK

Bu durum namaz kılanların bir çoğunun kurtulamadığı bir âfettir. Zira bu insanlar Allah’ın :

} وَقُوْمُوا للهِ قَانِتِينَ {

 “Allah’a saygı ve bağlılık içinde namaz kılın” (Bakara:238) emrini yerine getirmemektedirler. Yine Allah’ın:

} قَدْ أفْلَحَ المُؤْمِنُونَ، الَّذِينَ هُمْ فِي صَلاَتِهِمْ خَاشِعُونَ {

 “Gerçekten mü’minler kurtuluşa ermiştir, onlar ki namazlarında huşû içindedirler” (Mu’minun:1-2) sözünü düşünmemektedirler. Peygamberimiz (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) secde ederken secde yerini düzlemenin hükmü konusunda kendisine soru sorulduğunda şöyle cevap verdi :

 ((لاَ تَمْسَحْ وَأنْتَ تُصَلِّي فَإنْ كُنْتَ لاَبُدَّ فَاعِلاً فَوَاحِدَةُ تَسْوِيَةِ الْحَصَى))

 “Secde yaparken secde yerini silmeyin, şâyet illaki yapmak durumunda kalırsan küçük taşları düzeltmek (uzaklaştırmak) için bir defaya mahsus olmak üzere yapabilirsin.” [32]

Alimler namazda ihtiyaç yok iken peş peşe hareketler yapmanın namazı bozduğunu belirtmişlerdir. Çok hareket etmenin hükmü buysa namazda abesle iştigal etmenin namazı bozması daha evlâdır. Bazı insanlar namazda Allah’ın önünde durup ya saate bakar, ya elbisesini düzeltir, ya parmağını, ya da boynunu çıtlatırlar. Bazı insanlar da namazda sağa sola bakarlar. Bu insanlar gözlerinin çıkartılmasından, şeytanın namazlarını bozmasından korkmazlar mı?!

NAMAZDA CEMAATİN BİLEREK İMAMI GEÇMESİ

İnsanoğlunun tabiatında acelecilik vardır. Allahu Teâlâ şöyle buyurur:

} وَكَانَ الإنسَانُ عَجُولاً {

 “İnsanoğlu çok acelecidir.” (İsrâ:11).

Peygamberimiz (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) şöyle buyurur:

((التَّأَنِّي مِنَ اللهِ وَالْعَجَلَةُ مِنَ الشَّيْطَانِ))

 “Acele etmemek Allah’tan, acele etmek şeytandandır.”       [33]  Sağımızdaki, solumuzdaki cemaatin, bazen de kendimizin namazda imamı geçtiğimizi farkederiz. Fakat bir çoğumuz bunu önemsemeyiz. Halbuki  Peygamberimiz namazda imamı geçenlerin şiddetli cezâsını şöyle açıklıyor:

((أمَا يَخْشَى الَّذِي يَرْفَعُ رَأْسَهُ قَبْلَ الإمَامِ أنْ يُحَوِّلَ اللهُ رَأسَهُ رَأْسَ حِمَارٍ))

 “İmamdan önce başlarını secdeden kaldıranlar Allah’ın o kimselerin kafalarını eşek kafasına çevirmesinden korkmazlar mı?” [34]

Şâyet bir müslümanın, namaza gelirken sükûnet ve vakar içinde olması gerekiyorsa acaba bu müslümanın namazda ki hali nasıl olmalıdır?! İnsanlardan bazıları da namazda iken imamdan bayağı geç kalmak suretiyle imamı geçmiş olurlar. Eski fıkıhçılar (Allah onlara rahmet eylesin) bu konuda çok güzel bir ölçü koymuşlardır. Bu ölçü şudur: Cemaat, imam tekbiri bitirdikten sonra harekete geçerek tekbir getirmelidir. İmam “Allahu Ekber” lafzının resini nutkettikten sonra, cemaat tekbir almaya başlamalıdır. Şâyet böyle yapılırsa hatalı bir hareket yapılmamış olacaktır. Sahabe (Allah onlardan râzı olsun) namazda Peygamberimizi geçmemek için çok dikkat ederdi. Sahabelerden El-Berâ ibni Âzib şöyle der: “Onlar (Sahabeler) Peygamberimizin arkasında namaz kılarken, peygamberimiz rükûsundan kalkıp secde için alnını yere koyana kadar sahabeden hiç birinin beli (secde etmek için) eğilmezdi, (O alnını yere koyduktan sonra) arkasındaki ashabı secde ederdi.” [35]

Peygamberimiz (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) yaşlanınca hareketlerinde biraz yavaşlama belirdi ve bunun üzerine arkasındaki namaz kılanları şöylece uyardı:

((يَاأيُّهَا النَّاسُ إنِّي قَدْ بَدَّنْتُ فَلاَ تَسْبِقُونِي بِالرُّكُوعِ وَالسُّجُودِ …))

 “Ey insanlar, ben artık yaşlandım, beni rukû ve secdelerde sakın olaki geçmeyesiniz.” [36]

Her imam aşağıdaki hadiste belirtilen sünneti uygulaması gerekir. Ebu Hureyre’nin (Allah ondan râzı olsun) rivâyet etmiş olduğu hadiste şöyle beyan buyurulur:

«كَانَ رَسُولُ الله صَلَّى الله عَلَيْهِ وَسَلَّمَ، إِذَا قام إِلَى الصَّلاَةِ يُكَبِّرُ حِينَ يَقُومُ ثُمَّ يُكَبِّرُ حِينَ يَرْكَعُ.. ثُمَّ يُكَبِّرُ حِينَ يَهْوِي  ثُمَّ يُكَبِّرُ حِينَ يَرْفَعُ رَأْسَهُ ثُمَّ يَكَبِّرُ حِينَ يَسْجُدُ ثُمَّ يُكَبِّرُ حِينَ يَرْفَعُ رَأْسَهُ، ثُمَّ يَفْعَلُ ذَلِكَ فِي الصَّلاَةِ كُلّهَا حَتىَّ يَقْضِيهَا، ويُكَبِّرُ حِينَ يَقُومُ مِنْ الثِنْتَيْنِ بَعْدَ الجُلُوسِ »

     “Allah’ın Resûlü (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) namaza başlarken tekbir alarak başlardı. Sonra rukûya       giderken de tekbir getirirdi. Sonra secdeye giderken ve secdeden başını kaldırırken tekbir getirirdi. Sonra (ikinci) secdeye giderken ve secdeden kalkarken (ayrı ayrı, birer) tekbir getirirdi. Sonra bu yaptığını namazı bitirinede kadar devam ettirirdi. İkinci rekâttan sonraki oturuştan sonra kalkarken de tekbir getirirdi.” [37]

Şâyet imam tekbirlerini hareketleri ile beraber getirir de cemaatte –daha önce belirtmiş olduğumuz gibi- biraz gecikmeli hareket ederse namaz doğru bir şekilde edâ edilmiş olacaktır.

SOĞAN VE SARIMSAK GİBİ KOKUSU KÖTÜ OLAN ŞEYLERİ YEYİP CÂMİYE NAMAZA GELMEK

   

Allahu Teâlâ şöyle buyurur:

} يَا بَنِي آدَمَ خُذُوا زِينَتَكُمْ عِنْدَ كُلِّ مَسْجِدٍ … {

 “Ey Ademoğulları her mescide gelişinizde güzel giysilerinizi giyiniz.”                                             (Â’raf:31).

Câbir’den (Allah ondan râzı olsun) şöyle rivâyet ediliyor:

Allah’ın Resûlü şöyle dedi:

((مَنْ أَكَلَ ثَوْمًا أوْ بَصَلاً فَلْيَعْتَزِلْنَا أوْ قَالَ: فَلْيَعْتَزِلْ مَسْجِدَنَا وَلِيَقْعُدْ فِي بَيْتِهِ))

 “Kim ki soğan veya sarımsak yemişse bizden uzak dursun, mescidimize gelmesin evinde otursun.” [38]

Müslim’in rivâyetinde ise bu hadis şöyledir:

((مَنْ أكَلَ الْبَصَلَ وَالثَّوْمَ وَالكُرَّاثَ فَلاَ يَقْرَبَنَّ مَسْجِدَنَا فَإنَّ الْمَلاَئِكَةَ تَتَأَذَّى مِمَّا يَتَأَذَّى مِنْهُ بَنُو آدَمَ))

 “Kim ki soğan, sarımsak ve pırasa yemişse mescidimize yaklaşmasın. Çünkü melekler Ademoğlunun ezâ duyduğu şeylerden ezâ duyarlar.” [39]

Ömer Bin Hattap bir cuma günü insanları toplatıp şöyle dedi:

“Sonra siz ey insanlar, iki ağaçtan yersiniz ki ben ikisini de pis olarak görüyorum; bunlar soğan ve sarımsaktır. Allah’ın Resûlü (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) buları yeyip mescide gelmiş birini sezdiği zaman emrederek onu dışarı çıkarttırırdı. Kim ki bunları yiyecek olursa bunları iyice pişirerek kokusunu öldürsün.” [40]

Bu durumdan daha kötüsü haram olan sigarayı içenlerin o kötü kokuları ile birlikte câmiye gelip Allah’ın namaz kılan kullarına ve meleklere eziyet etmeleridir.

ZİNÂ

İslam şeriatının hedeflerinden biri de ırzı ve nesli korumaktır. Bu nedenle zinâ İslam şeriatında haram kılınmıştır. Allahu Teâlâ şöyle buyurur:

} وَلاَ تَقْرَبُوا الزِّنَى إنَّهُ كَانَ فَاحِشَةً وَسَاءَ سَبِيلاً {

 “Zinâya yaklaşmayın, zîra o bir hayâsızlıktır ve çok kötü bir yoldur.”                                                    (İsrâ:32).

Yine İslam şeriatı örtüyü emredip harama bakmayı yasaklayarak ve birbirine nikahı düşenlerin baş başa kalmalarını yasaklayarak zinâya sebeb olan bütün yolları kapatmıştır.

Evli olup ta veya daha önce en az bir kez evlenmiş oluşta zinâ eden kişi cezaların en utanç vericisi ile cezalandırılır. Onun cezâsı  ölene kadar taşlanmak suretiyle, nasıl zinâ yaparken haram bir zevk almışsa aynı şekilde,  hasıl olacak azabı bütün vücudunun paylaşması şeklindedir. Daha önce sahih bir nikahla cimâ yapmamış biri zinâ yaparsa o kişinin cezâsı kendisine yüz değnek vurulmasıdır. Aynı zamanda bu cezâ tatbik edilirken mü’minlerden bir kısmı bu cezâyı, seyredecektir. Bu şekilde bu kişi rezil olmak sûretiyle ayrı bir şekilde cezâlandırılmış olacaktır. Daha hiç evlenmemiş bir kişi zinâ ederse hem kendisine yüz değnek vurulur hem de bu kişi zinâ ettiği şehirden bir yıl uzaklaştırılır.

Zinâ eden kadın veya erkeğin cehennemdeki cezâları ise çok şiddetli olacaktır. O kişiler orada, altında ateş yanan, ağzı dar, içi geniş bir kazana çırılçıplak bir halde atılırlar. Kazanın altında ki ateş alevlendirilince onlar çığlıklar atarlar ve (kaynamanın etkisi ile kazanın ağzına kadar) yükselirler ve tâ ki kazanın ağzından taşacak olurlar ki alevler söner, onlar da böylece kazanın dibine inerler. Bu iki durum kıyâmet saatine kadar devam eder.

İşin daha da kötüsü, herhangi bir kişinin yaşlanmasına, kabre tamamen yaklaşmasına, Allah’ın hâlâ kendisine yaşama hakkı vermesine rağmen zinâya devam etmesidir. Ebu Hureyre Peygamberimizden şöyle rivâyet eder:

((ثَلاَثَةٌ لاَ يُكَلِّمُهُمُ اللهُ يَوْمَ الْقِيَامَةِ وَلاَ يُزَكِّيهِمْ وَلاَ يَنْظُرُ إلَيْهِمْ وَلَهُمْ عَذَابٌ أَلِيمٌ: شَيْخٌ زَانٍ وَمَلِكٌ كَذَّابٌ وَعَائِلٌ مُسْتَكْبِر))

 “Üç sınıf insan vardır ki Allah onlarla kıyâmet günü hiç konuşmaz, onları tezkiye de etmez, onlar için elem verici bir azap vardır: Yaşlı olmasına rağmen zinâ eden kişi, yalancı kral (devlet başkanı), çok fakir olmasına rağmen büyüklenen kişi.” [41]

Fâhişe bir kadının zinâ karşılığı kazandığı para en şerli kazançlardandır. Gece yarısı gökyüzünün kapıları açılıp duâların kabul edildiği o zamanda zinâkar kadının duâsı kabul edilmez.[42]

 Fakirlik Allah’ın koyduğu hudutları çiğnemek için bir sebeb değildir. Eskiler şöyle demiştir: “Kedi acıkır da göğüslerini satarak dahi yiyecek kazanmaz, nasıl olurda ferci (dişilik organı) ile kazansın.”

Mâlesef şu asır fâhişeliğe bütün kapılarını açmış, şeytan ve adamları değişik desise ve hilelerle yollarını kolaylaştırmışlardır. Fâcirler ve günahkârlar şeytana tâbi olmuşlardır. Açıklık-saçıklık ve süslenerek, çekici kokular sürünerek çarşıya-pazara çıkmak bir âdet haline gelmiştir. Harama bakmak, karma yaşam tarzı (birbirine zıt cinslerin karışık yaşamaları), müstehcen neşriyat, pornamatik filimler tamâmen etrafı sarmış bir haldedir. Daha fazla fâcirlik isteyen insanların fâcirlikte zirveye ulaşmış değişik ülkelere seyahatleri de artmıştır. Çarşılar, pazarlar, meydanlar, oteller ve daha nice yerler kadın pazarı haline gelmiştir. Irza tecâvüz olayları, haram ilişkilerden doğan gayri meşrû çocuklar, çocukları düşürüp kâtil olma olayları tamâmen artmıştır. Bütün bunlara rağmen sözde kadın hakları savunucuları bu manzarayı tehlikeli ve aleyhte görecekleri yerde bu gidişata yardımcı olarak kadınlara hizmet ettiklerini büyük bir pişkinlikle iddia etme cüretini gösterebilmektedirler.

Allahım! Rahmetini, lütfünü, hıfzını, merhametini bizlerden esirgeme..! Ayıplarımızı ört, bizi fahişelikten koru..! Namusumuzu koru..! Kalplerimizi nifaktan temizle..! Haramlar ve bizim aramıza büyük engeller koy..!

LİVÂTA

Lût kavminin cürümü kadınları bırakıp cinsi yönden erkeklere yaklaşmaktı. Allahu Teâlâ şöyle buyurur:

} وَلُوطًا إذْ قَالَ لِقَوْمِهِ إنَّكُمْ لَتَأْتُونَ الْفَاحِشَةَ مَا سَبَقَكُمْ بِهَا مِنْ أحَدٍ مِنَ الْعَالَمِينَ. أئِنَّكُمْ لَتَأْتُونَ الرِّجَالَ وَتَقْطَعُونَ السُّبُلَ وَتَأْتُونَ فِي نَادِيكُمُ الْمُنْكَرَ {

 “Lût’u da gönderdik. O, kavmine demişti ki: Gerçekten siz, daha önce hiç bir milletin yapmadığı hayâsızlığı yapıyorsunuz! (Bu ilahi ikazdan sonra hâlâ) siz, ısrarla erkeklere yaklaşacak, yol kesecek ve kulüplerinizde bu münker edepsizliği yapacak mısınız!”       (Ankebût:28-29)

Bu cürümün çok kötü bir cürüm olmasından dolayı Allah bu cürümü işleyen bu kavmi, daha önce hiç bir kavme vermediği dört büyük cezâyla cezalandırmıştır. Bu cezâlar; gözlerinin kör edilmesi, şehirlerinin alt-üst edilmesi, üzerlerine sıkıştırılmış balçıktan yapılmış taşların yağdırılması ve son olarak üzerlerine çığlık sesleri gönderilmesidir.

Bu cürümü karşılıklı rızâ ile yapanın ve yaptıranın İslam şeriatındaki cezâsı kılıçla boyunlarının uçurulmasıdır. İbn-i Abbas’ın merfû olarak rivâyet ettiği hadiste şöyle buyurulur:

((مَنْ وَجَدْتُمُوهُ يَعْمَلُ عَمَلَ قَوْمِ لُوطٍ فَاقْتُلُوا الْفَاعِلَ وَالْمَفْعُولَ بِهِ))

“Şâyet Lût’un kavminin amelini yapanları bu ameli yaparken bulursanız, yapanı da  yaptıranı da  öldürünüz.” [43]

Zamanımızda AIDS gibi ölümcül hastalıkların çıkması bu asrın homoseksüellerine ve zinâkârlarına bir cezâdır. AIDS v.b. hastalıkların hepsi bir hikmete binâen gelmektedir.

ŞER’Î BİR SEBEB OLMADAN BİR KADININ KOCASINA YATAĞINDA İCÂBET GÖSTERMEMESİ

Ebu Hureyre Peygamberimizin şöyle dediğini rivâyet eder:

((إذَا دَعَا الرَّجُلُ امْرَأَتَهُ إلَى فِرَاشِهِ فَأَبَتْ فَبَاتَ غَضْبَانَ عَلَيْهَا لَعَنَتْهَا المَلاَئِكَةُ حَتَّى تَصْبَحُ.))

 “Bir adam hanımını yatağına çağırır da hanımı ona icâbet etmez ve dolayısı ile koca da ona kızıp bu şekilde sabahlarsa o kadına melekler, sabahlayana kadar lânet ederler.” [44]

Günümüzde bir çok kadın ufak bir münâkaşa sonucu kocasına kızarsa kocasının yataktaki hakkını vermeyerek kendi zannıyla onu cezâlandırma yoluna gider. Bu durum bir kocanın harama düşmesine sebeb olabilir. Bazen ise erkek ciddi ciddi ikinci evliliği düşünmeye başlar ve böylece kadının da olmasını istemediği bir sonuç ortaya çıkmış olur.

Bütün hanımlar kocaları kendilerini arzuladıkları zaman bir mâni yoksa Peygamberimizin şu hadisine uyarak kocalarına icâbet etmelidirler:

((إذَا دَعَا الرَّجُلُ امْرَأَتَهُ إلَى فِرَاشِهِ فَلْتُجِبْ وَإنْ كَانَتْ عَلَى ظَهْرِ قَتَبٍ))

 “Bir koca hanımını yatağına çağırdığı zaman hanımı (etrafı örtülü büyük) deve semeri üzerinde de olsa icâbet etsin.” [45]

Tabîki kocaya düşen de hanımı hasta iken, hamile iken veya cimâdan acı duyacak şekilde rahatsız iken hanımına yaklaşmamaktır. Bu anlayış karşılıklı sevgi ve saygının devamı için şarttır.

BİR KADININ, ŞER’Î BİR SEBEB OLMAMASINA RAĞMEN BOŞANMA TALEBİNDE BULUNMASI

Bir çok kadın kocasıyla kendi arasında meydana  gelen en ufak  bir tartışmada dâhi hemen boşanma talebinde bulunur. Bazen en ufak maddi taleplerin yerine getirilememesi böyle bir talebin gelmesine sebeb olabilmektedir. Bazen de kadın fırsatçı, hasetçi akraba ve komşuların kışkırtmaları sonucu böyle bir şeye teşebbüs etmektedir. Bazı kadınlar “Erkeksen beni boşarsın” gibi kışkırtıcı laflarla erkeği böyle bir fiile zorlarlar. Mâlum olduğu üzere boşanma olayları bir çok çocuğu yetim bırakmakta ve ailevî, sosyolojik, psikolojik, ahlaksal bir takım sorunlara sebeb olmaktadır. Çoğunlukla bu işten zararlı çıkan taraf kadın tarafı olmaktadır. Sevban (r.a.)’ın Peygamberimize atfederek rivâyet ettiği hadis şöyledir:

((أيَّمَا امْرَأَةٍ سَأَلَتْ زَوْجَهَا الطَّلاَقَ مِنْ غَيْرِ بَأْسٍ فَحَرَامٌ عَلَيْهَا رَائِحَةُ الْجَنَّةِ))

 “Herhangi bir kadın geçerli bir sebeb olmadan kocasından kendini boşamasını isterse, ona cennetin kokusu haram olur.” [46]

Ukbe Bin Âmir’in Peygamberimiz’e atfederek rivâyet etmiş olduğu hadis ise şöyledir:

((إنَّ الْمُخْتَلِعَاتِ وَالْمُنْتَزِعَاتِ هُنَّ الْمُنَافِقَاتُ))

 “(Geçerli bir sebeb olmadan) kocalarını terkeden veya (sebepsiz) boşanma talebinde bulunan kadınlar münafık kadınlardır.” [47]

Şâyet ortada şer’i bir sebeb olursa kadın kocasından boşanma talebinde bulunabilir. Örneğin koca namazını terk etmiş ise veya alkol veya uyuşturucu kullanıyorsa veya eşini haram olan bazı işleri yapmaya zorluyor, ona azap ve zulüm ediyorsa, ona şer’i haklarını vermiyor bu hakları engelliyorsa ve bütün ıslah etme çalışmaları da fayda vermemişse, kadın kendisini kurtarmak için boşanma talebinde bulunabilir.

ZIHÂR

Zıhâr eski cahiliyye döneminden kalma bir âdettir. Zıhar bir kocanın kendi eşine: “Senin sırtın bana annemin sırtı gibidir” veya “Sen bana, kız kardeşim nasıl haramsa öyle haramsın” v.b. İslam şeriatının kadına zulüm olarak addedip yasakladığı sözleri söylemesidir. Allahu (Subhânehu ve Teâlâ) zıharı şöyle vasfetmektedir:

} الذَّينَ يُظَاهِرُونَ مِنْكُمْ مِنْ نِسَائِهِمْ مَا هُنَّ أُمَّهَاتِهِمْ إِنْ أُمَّهَاتِهِمْ إِلاَّ اللاَّئِي وَلَدْنَهُمْ وَإِنَّهُمْ لّيَقُوُلوُنَ مُنْكَرًا مِنَ القَوْلِ وَ زُورًا، وَإِنَّ اللهّ لَعَفُو غَفُور{

“İçinizden zıhâr yapanların kadınları, onların anaları değildir. Onların anaları ancak onları doğuran kadınlardır. Şüphesiz onlar çirkin bir laf ve yalan söylüyorlar. Kuşkusuz Allah affedicidir, bağışlayıcıdır.”                                     (Mücâdele:2).

İslam şeriatında bu büyük günahın kefâreti hata ile adam öldürmenin kefâretine benzer. Bu kefâret ramazan ayının gündüzünde cimâ yapmanın kefâretiyle aynıdır.

Hanımına zıhar yapan bir kişi bunun kefâretini yerine getirmedikçe hanımına cinsi yönden yaklaşamaz. Allahu Teâlâ şöyle buyurur:

}وَالَّذِينَ يُظَاهِرُونَ مِنْ نِسَائِهِمْ ثُمَّ يَعُودُونَ لِمَا قَالوُا فَتَحْرِيرُ رَقَبَةٍ مِنْ قَبْل أَنْ يَتَمَاسَّا ذَلِكُمٍْ تُوعَظُونَ بِهِ وَالله بماَ تَعْمَلوُنَ خَبِيرٌ. فَمَنْ لَمْ يَجِدْ فَصِيَامُ شَهْرَيْنِ مُتَتَابِعَيْنِ مِنْ قَبْلِ أَنْ يَتَمَاسَّا فَمَنْ لَمْ يَسْتَطِعْ فَإِطْعَامُ سِتِّينَ مِسْكِينًا ذَلِكَ لِتُؤْمِنوُا بِاللهِ  وَرَسُولِهِ وَتِلْكَ حُدُودُ اللهِ وَلِلْكَاِفِرِينَ عَذاَبٌ أَلِيمٌ{

“Kadınlarına zıhâr yapıp ta sonra bu söylediklerinden dönenlerin, hanımları ile temas etmeden önce bir köleyi hürriyetine kavuşturmaları gerekir. Size öğütlenen budur. Allah yaptıklarınızdan haberi olandır. (Buna imkân) bulamayan kimse hanımıyla temas etmeden önce ardı ardına iki ay oruç tutar. Buna da gücü yetmeyen, altmış fakiri doyurur. Bu (hafifletme) Allah’a ve Resûlüne inanmanızdan dolayıdır. Bunlar Allah’ın hükümleridir. Kâfirler için acı bir azap vardır.”                                     (Mücâdele:3-4)

HAYIZLI İKEN HANIMLA CİNSİ

İLİŞKİDE BULUNMAK

Allahu Teâlâ şöyle buyurur:

} وَيَسْأَلُونَكَ عَنِ الْمَحِيضِ قُلْ هُوَ أذًى فَاعْتَزِلُوا النِّسَاءَ فِي الْمَحِيضِ وَلاَ تَقْرَبُوهُنَّ حَتَّى يَطْهُرنَ {

“Sana kadınların ay halini sorarlar. De ki: O, bir rahatsızlıktır. Bu sebeple ay halinde olan kadınlardan uzak durun (cinsi münâsebet yapmayın). Temizleninceye kadar onlara (cinsi münâsebet için) yaklaşmayın.” (Bakara:222). Kadının ay hali bittikten sonra yıkanmadıkça kendisine cimâ için yaklaşılmaz. Allahu Teâlâ şöyle buyurmuştur:

} فَإذَا تَطَهَّرْنَ فَأْتُوهُنَّ مِنْ حَيْثُ أمَرَكُمُ اللهُ …  {

 “Temizlendikleri vakit Allah’ın size emrettiği yerden onlara yaklaşın.”                                      (Bakara:222).

Hayızlı  bir kadına yaklaşmanın çirkinliğini Allah’ın Resulü şöyle belirtiyor:

((مَنْ أتَى حَائِضًا أوِ امْرَأَةً فِي دُبُرِهَا أوْ كَاهِنًا فَقَدْ كَفَرَ بِمَا أُنْزِلَ عَلَى مُحَمَّدٍ))

 “Kim ki eşine hayızlı   iken yaklaşmışsa veya dübüründen yaklaşmışsa veya kâhine gitmişse Muhammed’e indirileni inkâr etmiştir.” [48]

Şâyet bir kişi eşi hayızlı iken kendisiyle bilmeyerek veya hata ile cinsi münâsebette bulunursa kendisine bir şey gerekmez. Şâyet bilerek yaparsa konuyla ilgili zikri geçen hadisin sahih hadis olduğu sonucuna varan bazı ilim ehline göre kendisine kefâret gerekmektedir. Bu kefâretin miktarı bir veya yarım dinardır. Bazı alimler ise kişinin bir veya yarım dinar verme konusunda seçme hakkı olduğunu söylemişlerdir. Bazı alimler ise hayızın başında yaklaşmış ise bir, sonunda veya hanım gusul almadan yaklaşmış ise yarım dinar kefâret ödemesi gerektiğini söylemişlerdir. Bir dinarın şimdiki değeri 4.25 gr. altına denk gelmektedir. Kişi bu kadar altını veya karşılığı olan parayı sadaka olarak verebilir.[49] 

KADINA DÜBÜRÜNDEN YAKLAŞMAK

İmanı zayıf, fıtratı ters dönmüş bazı kişiler hanımlarına dübüründen yaklaşmaktan sıkılmamakta-dırlar. Halbuki bu iş büyük günahlardandır. Peygamberimiz bu işi yapana lânet etmiştir. Ebu Hureyre’nin Peygamberimize isnatla rivâyet ettiği hadis şöyledir.

((مَلْعُونٌ مَنْ أتَى امْرَأَةً فِي دُبُرِهَا))

 “Kadına dübüründen yaklaşanlar mel’undurlar (lânetlenmişlerdir).” [50]

Bu konuda başka bir hadis te şöyledir:

((مَنْ أتَى حَائِضًا أوِ امْرَأَةً فِي دُبُرِهَا أوْ كَاهِنًا فَقَدْ كَفَرَ بِمَا أُنْزِلَ عَلَى مُحَمَّدٍ))

 “Kim ki hayızlı bir kadına yaklaşmışsa veya bir kadına dübüründen yaklaşmışsa veya kâhine gitmişse Muhammed’e indirileni inkâr etmiştir.” [51]

Sağlam fıtratlı bir çok kadın, bu kötü fiili kabul etmemektedirler, fakat; eğer razı olmazlarsa kocaları tarafından boşanılmakla tehdit edilmektedirler. Bazı kocalar şu ayeti okuyarak hanımlarını kandırmaktalar ve dolayısıyla onları bu kötü fiile mecbur etmektedirler:

} نِسَاؤُكُمْ حَرْثٌ لَكُمْ فَأْتُوا حَرْثَكُمْ أنَّى شِئْتُمْ {

 “Kadınlarınız sizin tarlanızdır, tarlanıza istediğiniz yerden geliniz.”                                        (Bakara:223).

Bilindiği gibi sünnet, Kur’an-ı Kerimi açıklamaktadır. Peygamberimiz (Sallalahu Aleyhi ve Sellem) bu ayeti açıklarken, nerden gelinirse gelinsin çocuğun doğduğu yere yaklaşmanın şart olduğunu beyan etmiştir. Bilindiği gibi dübür çocuğun geldiği yer değildir. Böyle kötü bir cürümü işlemeye sebeb  olan önemli sebeplerden biri de evlilik önesi hayatta böyle cahiliyyeden kalma, pis ve kötü şeylere alışmış olmaktır. Gençlik döneminde seyredilen cinsel ve eşcinsel filimlerinin de bu hastalığın oluşmasında büyük rolü vardır. Bilinmelidir ki bu kötü fiil eşler arasında râzılık olsa da haramdır. Eşlerin karşılıklı râzı olmaları bir haramı helal kılamaz.

HANIMLAR ARASINDA

ADALETSİZ DAVRANMAK

Allahu Teâlâ Kur’an-ı Kerimde bizlere zevcelerimiz arasında adâletli davranmayı emretmiştir:

} وَلَنْ تَسْتَطِيعُوا أنْ تَعْدِلُوا بَيْنَ النِّسَاءِ وَلَوْ حَرَصْتُمْ فَلاَ تَمِيلُوا كُلَّ الْمَيْلِ فَتَذُرُوهَا كَالْمُعَلَّقَةِ وَإن تُصْلِحُوا وَتَتَّقُوا فَإنَّ اللهَ كَانَ غَفُورًا رَحِيمًا {

 “Üzerine düşüp uğraşsanız da kadınlar arasında adil davranmaya güç yetiremezsiniz; bâri birine tamamen kapılıp da diğerini askıya almış gibi bırakmayın. Eğer arayı düzeltir, günahtan sakınırsanız Allah şüphesiz çok bağışlayıcı ve esirgeyicidir.”                                    (Nisâ:129). Eşler arasında adâletli olmaktan kasıt hepsinin yanında eşit bir şekilde gecelemek, onları nafakalarında, giysilerinde, yiyecek-içecekte eşit tutmaktır. Onların sevgide de eşit tutulmaları istenen bir şey olmakla beraber insanın bunu becermesi imkansız gibi bir şeydir. Zîrâ sevgi kalp işidir ve insan kalbinde meydana gelen duygulara hükmedemez. Dolayısıyla buradaki adâlet kavramına sevgi dâhil değildir. Bazı çok eşli kişiler eşleri arasında yukarıda bahsi geçen konularda adâletsiz davranmaktadırlar. Eşlerden birinin yanında daha fazla gecelemekte veya eşlerden birine daha fazla harcama yapmaktadırlar. Bu adâletsizlikler islamda kesinlikle haram kılınmıştır. Ebu Hureyre’nin (Allah ondan râzı olsun) Peygamberimizden rivâyet ettiği bir hadiste bu gibi kimseler şöyle vasfedilmiştir:

«مَنْ كَانَتْ لَهُ امْرَأَتَانِ فَمَالَ إِلَى إِحْدَاهُمَا جاَءَ يَوْم القِيَامَةِ وَشِقَّهُ مَاِئلٌ»

“Kim ki iki hanımla evli olur da birine daha fazla meyil ederse kıyamet günü bir tarafına eğik olarak haşredilir.” [52]

NİKAHI DÜŞEN BİR KADINLA YALNIZ BİR YERDE  BAŞ BAŞA KALMAK

Şeytan dâimâ insanları fitneye ve harama düşürmeye çalışır. Bu sebepten dolayı Allahu Teâlâ bizi bu konuda dâimâ uyarmaktadır:

} يَا أيُّهَا الَّذِينَ آمَنُوا لاَ تَتَّبِعُوا خُطُوَاتِ الشَّيْطَانِ وَمَنْ يَتَّبِعْ خُطُوَاتِ الشَّيْطَانِ فَإنَّهُ يَأْمُرُ بِالْفَحْشَاءِ وَالْمُنْكَرِ {

 “Ey iman edenler! Şeytanın adımlarını takip etmeyin. Kim şeytanın adımlarını takip ederse muhakkak ki o edepsizliği, (yüz kızartıcı suçları) ve kötülüğü emreder.”                                          (Nur:21).

Şeytan insanın kan damarlarında gezer. Fahişeliğe sevk eden yollardan biri de yabancı (nikahı düşen) bir kadınla baş başa kalmaktır. Bu sebeple İslam şeriatı bunu yasaklayarak bu fitne kapısını kapamaya çalışmıştır. Allah’ın Resûlü şöyle buyurmaktadır:

((لاَ يَخْلُوَنَّ رَجُلٌ بِامْرَأَةٍ إلاَّ كَانَ ثَالِثُهُمَا الشَّيْطَان))

 “(Bir adam bir kadınla baş başa kalmasın) şâyet kalırlarsa üçüncüleri mutlaka şeytan olacaktır.” [53]

İbn-i Ömer (Allah her  ikisinden de râzı olsun) Peygamberimiz (Sallallahu Aleyhi ve Sellem)’den şöyle rivâyet eder:

((لاَ يَدْخُلُ رَجُلٌ بَعْدَ يَوْمِي هَذَا عَلَى مُغِيبَةٍ إلاَّ وَمَعَهُ رَجُلٌ أوِاثْنَانِ))

 “Bundan sonra hiç bir adam yanında başka bir adam veya iki kişi olmadıkça yalnız bir kadının yanına girmesin.” [54]

Bir erkeğin bir kadınla baş başa bir evde veya bir arabada kalmaları câiz değildir. Bir kişinin kardeşinin hanımı ile veya kadın hizmetçisiyle veya bir doktorun karşı cinsten bir hastasıyla bir odada veya bir evde baş başa kalmaları câiz değildir. Mâlesef bir çok insan Ya kendisine Ya da başkalarına güvenerek bu konuda vurdum duymazlık gösterip sonunda fuhşa sürüklenmektedirler. Bu sebeplerden dolayı toplumda zinâ ve zinâ mahsulü çocuklar hızla artmakta ve nesepler birbirine karışmaktadır.

KİŞİNİN, KENDİSİNE NİKAHI DÜŞEN          KADINLARLA TOKALAŞMASI

Mâlesef yabancı kadınlarla tokalaşmak islâm toplumlarında bir âdet halini almıştır. Şâyet yabancı kadınlarla tokalaşan bu insanlara bu yaptıkları fiilin dinimize aykırı olduğunu delilleri ile birlikte anlatırsanız hemen sizi gericilikle, aşırılıkla, zorlaştırıcı olmakla, akraba ziyâretine karşı olmakla, kötü kalplilikle suçlayacaklardır. Toplumumuzda amca kızının, dayı kızının, hâlâ kızının, teyze kızının yengelerin ellerini sıkmak su içmek gibi normal hâle gelmiştir. Şâyet bu insanlar bu işin İslam şeriatındaki tehlikeli hükmünü bilselerdi böyle yapmazlardı. Peygamberimiz Hz. Muhammed (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) şöyle buyurmaktadır:

((لأنْ يَطْعَنَ فِي رَأْسِ أحَدِكُمْ بِمُخَيَّطٍ مِنْ حَدِيْدٍ خَيْرٌ لَهُ مِنْ أنْ يَمَسَّ امْرَأَةً لاَ تَحِلُّ لَهُ))

 “Sizden birinizin başına demir bir şişin sokulması onun kendi helali olmayan bir kadına dokunmasından daha hayırlıdır.” [55] 

Hiç şüphe yoktur ki yabancı bir kadının elini tokalamak el zinâsıdır. Peygamberimiz (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) şöyle buyurmaktadır:

((العَيْنَانِ تَزْنِيَانِ وَاليَدَانِ تَزْنِيَانِ وَالرِّجْلاَنِ تَزْنِيَانِ وَالفَرْجُ يَزْنِي))

 “Gözler zinâ eder, eller zinâ eder, ayaklar zinâ eder, iki ayağın arasındaki zinâ eder.” [56] Peygamberimizin kalbinden daha temiz kalp olabilir mi ?! O buna rağmen :

((إنِّي لاَ أُصَافِحُ النِّسَاءَ))

    “Ben kadınlarla musâfaha etmem (tokalaşmam).”  [57] buyurmaktadır.

Yine başka bir hadisinde:

“Ben ellerimi kesinlikle kadınlara sürmem” buyurmaktadır.[58]

Hz. Aişe (Allah ondan râzı olsun) şöyle buyurur:

((وَلاَ وَاللهِ مَا مَسَّتْ يَدُ رَسُولِ اللهِ r يَدَ امْرَأَةٍ قَطُّ غَيْرَ أنَّهُ يُبَايِعُهُنَّ بِالْكَلاَمِ))

 “Hayır, Allah’a yemin olsun ki Allah’ın Resûlü’nün eli, kesinlikle bir kadının eline değmemiştir. Fakat kadınların biatlerini sözlü olarak kabul ederdi.” [59]

Hanımları, kendi erkek kardeşleri ile toka yapmıyor diye onları boşamakla tehdit eden erkekler bu yaptıklarından utanmalı, bu konuda Allah’tan korkmalıdırlar.

Kadınlarla musâfaha yaparken araya eldiven gibi bir engel konulsa da bu iş câiz olmaz.

KADININ, ÇARŞIYA ÇIKARKEN KOKU                                             SÜRÜNMESİ  VEYA   BU  KOKU  İLE

ERKEKLERİN YANINDAN GEÇMESİ

Bu yanlış da, Peygamber efendimizin bu konuda yapmış olduğu bütün uyarılara rağmen, kadınlar arasında yaygınlaşmıştır. Peygamberimiz şöyle buyurmaktadır:

((أيَّمَا امْرَأَةٍ اسْتَعْطَرَتْ ثُمَّ مَرَّتْ عَلَى القَوْمِ لِيَجِدُوا رِيحَهَا فَهِيَ زَانِيَةٌ))

 “Bir kadın koku sürünür ve bu şekilde de  erkeklerin yanından geçer de erkekler de onun kokusunu alırlarsa o kadın zinâ etmiştir.” [60]

Günümüzde bir çok kadın bu konuyu önemsemeyip çarşıda, pazarda, yolculuk esnasında koku sürünüp gezmektedir. Halbuki İslam şeriatı koku sürünen bir kadının çarşıya çıkabilmesi ve hatta mescide gidebilmesi için cünüplükten yıkanır gibi yıkanmasını gerekli kılmıştır. Allah’ın Resûlü (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) şöyle buyurur:

((أيَّمَا امْرَأَةٍ تَطَيَّبَتْ ثُمَّ خَرَجَتْ إلَى الْمَسْجِدِ لِيَجِدُوا رِيحَهَا لَمْ تُقْبَلْ مِنْهَا صَلاَةٌ حَتَّى تَغْتَسِلَ اغْتِسَالَهَا مِنَ الْجَنَابَةِ))

 “Hangi kadın, erkeklere duyurmak için koku sürünüp mescide giderse, o kadının namazı cünüplükten abdest alana kadar kabul olmaz.” [61] 

Kadınların güzel kokular sürünerek çarşıya çıkmalarını, okula gitmelerini, kalabalıklara karışmalarını, Ramazan ayında bu şekilde câmilere gelmelerini Allah’a şikâyet ediyoruz.

İslam şeriatı, kadının kokusunu, rengi belli olup kokusu belli olmayan kokular olarak vasfetmiştir. Allah’tan içimizdeki sefih, gâfil erkek ve kadınların yaptıklarından dolayı sâlih erkek ve kadınları sorumlu tutmamasını ve hepimizi doğru yoluna iletmesini niyaz ederiz.

KADINLARIN MAHREMSİZ

YOLCULUĞA ÇIKMASI

Sahihi Buhârî ve Sahihi Müslim’de İbn-i Abbas’dan (Allah her ikisinden de razı olsun) rivâyet edilen hadiste Peygamberimiz (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) şöyle buyurur:

((لاَ تُسَافِرُ الْمَرْأَةُ إلاَّ مَعَ ذِي مَحْرَمٍ))

 “Bir kadın mahremi olmadan sefere (yolculuğa) çıkmasın.”

Bu hadis, hac yolculuğu dahil bütün yolculukları kapsamaktadır. Bir kadının mahremsiz yolculuğa çıkması bir takım fâsık kimselerin peşine düşmesine sebeb olacaktır. Böyle durumlarda cismi zayıf kalbi atıfî olan kadının ırzı ve şerefi yara alabilecektir. Uçak yolculuklarında dahi -kadını uçağa bindiren ve ineceği yerde onu karşılayacak olan mahremleri olsa da- durum tehlikelidir. Çünkü kadının yan koltuğuna kim oturacak, bu belli değildir. Uçakta bir ârıza meydana gelip uçağın başka havalimanlarında inmek zorunda kalması veya uçağın kaçırılması mümkündür. Bu v.b. durumlarda kadın zor durumda kalacaktır. Böyle durumlar bir çok kez meydana gelmiştir ve bu olaylarla ilgili çok acıklı hikâyeler dinlemek zorunda kalmışızdır.

Mahremde dört şart aranır: Müslüman olması, akıllı olması, baliğ olması, erkek olması. Allah’ın Resûlü kadının mahremlerini şöyle beyan eder:

((… أبُوهَا أوِ ابْنُهَا أوْ زَوْجُهَا أوْ أخُوهَا أوْ ذُو مَحْرَمٍ مِنْهَا))

 “Babası veya oğlu veya kocası veya kardeşi veya nikâhı o kadına düşmeyen herhangi biri.” [62]  

ERKEĞİN, KENDİSİNE NİKAHI DÜŞEN BİR

KADINA BİLEREK BAKMASI

Allahu Teâlâ şöyle buyurur:

} قُلْ لِلمُؤْمِنِينَ يَغُضُّوا مِنْ أبْصَارِهِمْ وَيَحْفَظُوا فُرُوجَهُمْ ذَلِكَ أزْكَى لَهُمْ إنَّ اللهَ خَبِيرٌ بِمَا يَصْنَعُونَ {

 “(Resûlüm) mümin erkeklere, gözlerini (harama) dikmemelerini, ırzlarını da korumalarını söyle. Çünkü bu kendileri için daha temiz bir davranıştır. Şüphesiz onların yapmakta olduklarından haberdardır.”(Nur:30). Peygamberimiz (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) şöyle buyurur:

«فَزِنَا الْعَيْنِ النَّظْر» (أيْ: إلَى مَا حَرَّمَ اللهُ)

 “Gözün zinâsı bakmaktır.” [63](Yani Allah’ın haram kıldığına bakmak.)

Bu bakışlardan bir doktorun hastasına zarûrî olarak bakması veya bir kızı veya kadını nişanlamak isteyen birinin bu kasıtla onlara bakması hariçtir. Bir kadının kendisine nikahı düşen bir erkeğe onu fitneye düşürecek bir şekilde bakması câiz değildir. Allahu Teâlâ şöyle buyuruyor:

}وَقُلْ لِلْمُؤْمِنَاتِ يَغْضُضْنَ مِنْ أبْصَارِهِنَّ وَيَحْفَظْنََ فُرُوجَهُنَّ {

“Mü’min kadınlara da söyle gözlerini (harama) bakmaktan korusunlar, namus ve iffetlerini korusunlar.”                                                     (Nur:31).

Aynı zamanda sakal ve bıyıkları henüz bitmemiş yetişkin çocuklara şehvetle bakmak câiz değildir. Bir erkeğin, başka bir erkeğin avret mahalline, bir kadının da başka bir kadının avret mahalline bakması câiz değildir. Bakılması haram olan bütün avret bölgelerini elbisenin üstünden de olsa ellemek câiz değildir. Bazılarının gerçek görüntü olmadığı iddiasıyla gazete, dergi ve filmlerdeki haram resim ve görüntülere bakmaları şeytanın kendileriyle oynamasından başka bir şey değildir. Halbuki bu v.b. şeylerin fitne ve fesada yol açtığı, şehveti uyardığı ortadır.

DEYYUSLUK

İbn-i Ömer’in (Allah her ikisinden de râzı olsun) Peygamberimize isnatla rivâyet etmiş olduğu hadiste Peygamberimiz (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) şöyle buyurur:

((ثَلاَثَةٌ قَدْ حَرَّمَ اللهُ عَلَيْهِمُ الْجَنَّةَ: مُدْمِنُ الْخَمْرِ وَ الْعَاقُ وَالدَّيُّوثُ الَّذِي يُقِرُّ فِي أهْلِهِ الْخُبْثَ))

 “Üç sınıf insan vardır ki Allah onlara cenneti haram kılmıştır: Alkol müptelası olan kişi, anne-babasına karşı gelip onlara itaat etmeyen kişi, eşini kıskanmayıp onu kötü bir iş (namussuzluk) yaparken dahi yakalasa (ses çıkarmayıp) durumu kabul eden deyyuslar.” [64]

Erkeğin kendi evinde meydana gelen yanlışlara göz yumması, eşinin nikâhı düşen erkeklerle telefonla cilveli konuşmasına veya onlarla telefon manyaklığı yapmasına müsaade etmesi, kendi evindeki kadınların kendilerine nikahı düşen erkeklerle yalnız kalmalarına göz yumması, evindeki kadınlardan birinin bir şoförle baş başa yola veya çarşıya çıkmalarına göz yumması, evindeki kadınların şer’i hicâba bürünmeden çarşıya çıkmalarına göz yumması, kadının islâmî bir hicâba bürünmeden sokaklara, çarşılara çıkıp gelen gidenin kendisine bakmasına râzı olması, evine açık-saçık neşriyat veya diğer vesileleri sokması zamanımızdaki deyyusluk örneklerindendir.

ANNENİN KENDİ ÇOCUĞUNU GERÇEK BABASINA DEĞİL DE BAŞKASINA AİT OLDUĞUNU İDDİA ETMESİ VEYA BİR BABANIN KENDİNE AİT OLAN ÇOCUĞUNU BAŞKASINA İSNAT ETMESİ

Bir müslümanın kendisinin başka bir babaya veya anaya veya başka bir aileye ait olduğunu iddia etmesi şer’an câiz değildir. Bazı insanlar maddi kazanç elde etmek için kendilerinin başka aileden olduklarını iddia etmektedirler. Bâzıları da kendilerini küçük yaşta terk eden babalarına kızarak kendilerinin bu babadan olmadıklarını iddia etmektedirler. Bu yapılanların hepsi –sebepler ne olursa olsun- haramdır. Zîrâ bu iddiaların sonucu olarak aile, nikâh, nesep, mîrâs konularında büyük fitneler meydana gelmektedir. Buhârî’nin Sahihi’nde geçen Sâd ve Ebu Bekre’nin (Allah onlardan râzı olsun) Peygamber efendimize isnat ederek rivâyet ettikleri hadiste şöyle buyurulur:

((مَنِ ادَّعَى إلَى غَيْرِ أبِيهِ وَهُوَ يَعْلَمُ فَالجَنَّةُ عَلَيْهِ حَرَامٌ))

 “ Her kim bilerek, yalan söylemek kaydıyla kendisinin başka bir babaya ait  olduğunu iddia ederse ona cennet haram olmuştur.” [65]

İslam dini nesep üzerinde oynanan bütün oyunları haram kılmıştır. Bazı erkekler hanımlarına kızar da bu kızgınlıkları onları fâcirliğe itecek olursa, sırf hanımlarına düşmanlık yapabilmek için, ortada herhangi bir delil olmamasına rağmen hanımlarının fahişelik yaparak gayri meşrû bir çocuk doğurduğu iddiasında bulunurlar. Mâlesef bazı kadınlar da başkalarından hamile kaldıkları halde kocalarından hamile kaldıklarını iddia ederler. İşte Allahu Teâlâ böyle kimselere çok azap edeceğini haber etmektedir. Ebu Hureyre (Allah ondan razı olsun) lânetleşmek âyeti indiği zaman peygamberimiz (Sallallahu Aleyhi ve Sellem)’in şöyle dediğini rivâyet ediyor:

((أيَّمَا امْرَأَةٍ أدْخَلَتْ عَلَى قَوْمٍ مَنْ لَيْسَ مِنْهُمْ فَلَيْسَ مِنَ اللهِ فِي شَيْءٍ وَلَنْ يُدْخِلَهَا اللهُ جَنَّتَهُ، وَأيَّمَا رَجُلٍ جَحَدَ وَلَدَهُ وَهُوَ يَنْظُرُ إلَيْهِ احْتَجَبَ اللهُ مِنْهُ وَفَضَّحَهُ عَلَى رُؤُوسِ الأَوَّلِينَ وَالآخِرِينَ))

 “Herhangi bir kadın yalan söyleyerek çocuğunun gerçekte ait olmadığı bir aileye ait olduğunu iddia ederse o kadın Allah indinde bir hiçtir. Allah onu cennetine girdirmeyecektir. Yine herhangi bir adam da kendisine bakan (benzeyen), kendisinden olan çocuğunun başkalarına ait olduğunu iddia ederse Allah ondan uzaklaşır. Onu gelmiş geçmiş bütün beşerin önünde rezil eder.” [66]

FAİZ MALI YEMEK

Allahu Teâlâ kitabında faiz ehli haricinde, başkaları ile harp etme izni vermemiştir. Allahu Teâlâ şöyle buyurur:

} يَا أيُّهَا الَّذِينَ آمَنُوا اتَّقُوا اللهَ وَذَرُوا مَا بَقِيَ منَ الرِّبَا إنْ كُنْتُمْ مُؤْمِنِينَ، فَإنْ لَمْ تَفْعَلُوا فَأْذَنُوا بِحَرِبٍ مِنَ اللهِ وَرَسُولِهِ {

“Ey iman edenler! Allah’tan korkun. Eğer gerçekten inanıyorsanız mevcut faiz alacaklarınızı terk edin. Şâyet (faiz hakkında söylenenleri) yapmazsanız Allah ve Resûlü tarafından (faizcilere karşı) açılan savaştan haberiniz olsun”                                     (Bakara:278-279).

Bu âyet bu cürümün Allah indinde ne kadar çirkin olduğunu ortaya koymaktadır. Faizin insanlarda, toplumlarda ve devletlerde yapmış olduğu tahribatı bir düşünün!  Ne insanlar faiz sebebi ile iflas etmiş, ne toplumlar ve devletler iktisâdî, ekonomik ve ahlâki olarak tamâmen veya kısmen çökmüştür. Toplumlarda faiz sebebi ile borçlar ödenemez olmuş, aşırı pahalılıklar ve ardı kesilmeyen zamlar meydana gelmiştir. Yine faiz sebebi ile bir çok şirket ve holding sahibi kişi ve kurumlar iflas etmiş veya sadece faiz borçlarını ödeyebilmek için zararına mesaî yapmışlar veya bu borçlarını ürettikleri mallara zam yapmak kaydı ile millete ödetmişlerdir. Böylece faiz alanlar iktisadî olarak yükselirken faiz ödemek veya ödettirilmek durumunda olanlar kısmen ya da tamâmen çökmüşlerdir. Dolayısı ile toplumda sayıları az olmakla beraber aşırı zenginler oluşmuş buna mukâbil olarak da aşırı fakirler meydana gelmiş ve mâlesef fakirler toplumun ayaklar altında ezilen büyük bir kısmını oluşturur hale gelmiştir. Faizin sebeb olduğu toplumsal sorunlar saymakla bitmez. Allah ve Resûlü’nün faiz ehline savaş açmasının hikmeti bu noktada yatmaktadır. Allah’ın Resûlü (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) faizi alana, verene, yazana, vesile olana ve faize yardımcı olan herkese lânet etmiştir. Câbir (Allah ondan râzı olsun) şöyle dedi:

((لَعَنَ رَسُولُ اللهِ r آكِلَ الرِّبَا وَمُؤَكِّلَهُ وَكَاتِبَهُ وَشَاهِدَيْهِ)) وَقَالَ ((هُمْ سَوَاءٌ))

“Allah’ın Resûlü (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) fâizi yiyene de, yedirene de yazana da, şâhitlerine de lânet etmiştir” ve şöyle eklemiştir: “Onların hepsi eşittir.” [67] 

Bu hadisten şu anlaşılıyor: Fâizi yazmak, teslim almak, teslim etmek, bankaya yatırmak ve bekçiliğini yapmak kesinlikle haramdır.

Abdullah İbn-i Mes’ûd’un Peygamberimize isnat ederek rivâyet etmiş olduğu şu hadiste bu olayın ne kadar çirkin bir iş olduğu şöyle tasvir edilmektedir:

((الرِّبَا ثَلاَثَةٌ وَسَبْعُونَ بَابًا أيْسَرُهَا مِثْلُ أنْ يَنْكِحَ الرَّجُلُ أمَّهُ، وَإنَّ أرْبَى الرِّبَا عِرْضُ الرَّجُلِ الْمُسْلِم))

 “Faiz yetmiş üç bölümdür. En hafifi bir kişinin annesini nikahlaması (onunla zinâ etmesi) gibidir. En büyüğü ise kişinin müslüman bir adamın ırzına  daima leke getirmeye çalışmasıdır.” [68]

Yine peygamberimiz Abdullah İbn-i Hanzala’nın Peygamberimize isnat ederek rivâyet etmiş olduğu şu hadiste şöyle buyurulur:

((دِرْهَمُ رِبَا يَأْكُلُهُ الرَّجُلُ وَهُوَ يَعْلَمُ أشَدُّ مِنْ سِتَّةٍ وَثَلاَثِينَ زَنِيَّةً))

 “Kişinin bilerek bir dirhem faiz yemesi otuz altı zinadan daha kötüdür.” [69]

Faizin haramlığı geneldir ve toplumun her kesimi için her hâlükârda geçerlidir. Bazı insanlar, faiz alma konusunda fakir ile zengin arasında fark olduğu görüşündedirler ki bu çok yanlış bir görüştür.

Her toplumda fâiz sebebi ile iflas eden bir çok zengin görmek mümkündür. Fâiz, rakamsal olarak bir malın değerini artırsa da, malın bereketini götürerek gerçekte o malı azaltmış olmaktadır. Allah’ın Resûlü (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) şöyle buyurmaktadır:

((الرِّبَا وَإنْ كَثُرَ فَإنَّ عَاقِبَتَهُ تَصِيرُ إلَى قُلٍّ))

 “Fâiz malı çoğaltıyor gibi görünse de sonunda onu azaltmaya doğru götürecektir.” [70]

Alınan faiz oranı ne kadar az olursa olsun bu faizin hükmünü değiştirmez. Faiz yiyen kişiler kıyâmet günü, kabirlerinden kendilerini şeytan çarpmış kişilerin cinnet nöbetinden kalktıkları gibi kalkarlar.

Bu cürümün çok büyük olmasına rağmen Allahu Teâlâ bu cürümün tevbesinin mümkün olduğunu ve bunun keyfiyetini faizcilere şöyle beyan ediyor:

} وَإنْ تُبْتُمْ فَلَكُمْ  رُءُوسُ   أمْوَالِكُمْ لاَ تَظْلِمُونَ وَلاَ تُظْلَمُونَ {

“Şâyet tevbe ederseniz ana sermayeniz sizindir, böylece ne zulüm etmiş ne de zulme uğramış olursunuz.”                                                (Bakara:279).

Bu durumda mü’min bir kişi bu günahın ne kadar büyük olduğunu düşünüp bu yaptığından pişman olup tevbe etmesi gerekir. Mallarının kaybolmasından korkarak bu mallarını fâizli bankalara koyanlar da zor durumda kaldıkları için bu işe bulaştıklarının bilinci içinde bu işten tevbe ederek alternatif çözümler üretmeleri gerekir. Zîra fâiz yiyenler sanki ölü eti yemiş gibidirler. Bankaya para yatıran bir kişinin fâiz istemesi câiz değildir, şâyet kendisi istemediği halde bu fâiz hesabına yatırılmış ise bir yolunu bulup bu faizden kurtulmalıdır. Fâiz malının herhangi bir kişiye veya bir hayır kurumuna verilmesi câiz değildir, şâyet fâiz bir kişiye veya kuruma bu paranın fâiz parası olduğu haber verilmeden gizlice verilmiş ise bu para sadaka yerine kesinlikle geçmez. Çünkü Allahu Teâlâ temiz ve iyidir, temiz ve iyi olandan başkasını kabul etmez. Bir insanın, faizden herhangi bir şekilde faydalanması câiz değildir. Bir insan fâiz ile malını yiyemez, içemez, giyemez, bir binek veya bir ev satın alamaz, çocukları için harcayamaz, kendisinden bir zulmü def etmekte kullanamaz. Fâiz malından Allah’tan korkularak bir şekilde kurtulunmalıdır.

SATILAN BİR MALIN AYIPLARINI SAKLAMAK

Peygamberimiz (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) (bir gün bir satıcının önünden) geçerken satıcının önünde duran ve içinde yenilen bir gıda maddesi bulunan bir kasaya elini soktu ve parmakları bir ıslaklık hissetti ve satıcıya şöyle dedi :

((مَا هَذَا يَا صَاحِبَ الطَّعَامِ؟ قَالَ أصَابَتْهُ السَّمَاءُ يَا رَسُولَ اللهِ قَالَ: أفَلاَ جَعَلْتَهُ فَوْقَ الطَّعَاِم كَي يَرَاهُ النَّاسُ؟ مَنْ غَشَّ فَلَيْسَ مِنَّا))

-Ey bu yiyeceğin sahibi, bu nedir!?

 Yiyeceğin sahibi şöyle cevap verdi:

-Ona gök (yağmur) isâbet etti Ey Allah’ın Resûlü.

 (Peygamberimiz) şöyle dedi:

-Bu rutûbetli yiyecekleri insanların görmesi için neden kasanın üstüne koymadın!?  Bizi aldatan  bizden değildir.” [71]

Günümüzde Allah’tan tam  olarak korkmayan bir çok satıcı sattıkları eşyaların ayıplarını çeşitli  oyunlarla saklamaya çalışıyorlar. Bu kişilerden bâzıları eşyadaki ayıp üzerine bir etiket yapıştırıyor, bâzıları çürük malları kasanın altına saklıyor, bazıları sattıkları motorlu taşıtların arızalarını saklamak için çeşitli oyunlar yapıyor, bazıları bozuk eşyaları sağlam göstermek için bazı kimyevî maddeler kullanıyor, bazıları eşyaların son kullanış tarihini değiştiriyor ve bazılarıda sattıkları malları kontrol etmeye izin vermiyorlar. Bütün bu sayılanlar hiledir ve kesinlikle haramdır. Peygamberimiz şöyle buyurmaktadır:

((الْمُسْلِمُ أخُو الْمُسْلِمِ وَلاَ يَحِلُّ لِمُسْلِمٍ بَاعَ مِنْ أخِيهِ بَيْعًا فِيهِ عَيْبٌ إلاَّ بَيَّنَهُ لَهُ))

 “Müslüman müslümanın kardeşidir, bir müslüman başka bir müslümana sattığı malın ayıplarını söylemezse o satış ona helal olmaz.” [72]

Bazı insanlar arabalarını satarken “Bir demir yığını satıyorum… bir demir yığını…!” diye bağırarak mesuliyetten kurtulacaklarını sanırlar. Böyle bir satışın bereketi olmaz. Çünkü Peygamberimiz (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) şöyle buyurmaktadır:

((البَيِّعَانِ بِالخِيَارِ مَالَمْ يَتَفَرَّقَا فَإنْ صَدقَا وَبَيَّنَا بُورِكَ لَهُمَا فِي بَيْعِهِمَا وَإنْ كَذَبَا وَكَتَمَا مُحِقَتْ بَرَكَةُ بَيْعِهِمَا))

 “Satıcı veya müşteri birbirlerinden ayrılmadıkça alım-satım konusunda seçme hakkına sahiptirler. Şâyet ikisi de doğruluk yapıp mallarının ayıplarını açıklarsalar Allah onların alış-verişlerini bereketli kılar. Şâyet yalan söyleyip mallarının ayıplarını gizlerseler Allah o alış-verişin bereketini giderir.” [73]

NECEŞ ALIŞ-VERİŞİ

Neceş, bir mala gerçekte müşteri olmayan birinin mal sahibi ile anlaşarak, müşterilerin karşısında yalandan o mala fazla para vermek suretiyle diğer müşterilerin, o mala daha fazla para vermelerini sağlamaktır. Peygamberimiz (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) şöyle buyurur:

((لاَ تَنَاجَشُوا))

“(Alış-verişinizde) neceş yapmayınız.” [74]

Neceş, hiç şüphesiz bir çeşit kandırmadır, alıcıyı tuzağa düşürmedir. Peygamberimiz (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) şöyle buyurur:

((الْمَكْرُ وَالْخَدِيعَةُ فِي النَّارِ))

     “İnsanları kandırıp tuzağa düşürenler ateştedir.” [75]

Günümüzde açık artırma ile satış yapılan yerlerde, araba pazarlarında v.s. yerlerde çalışan bir çok tellâlin kazancına haram karışmaktadır.  Zîrâ bu insanlar bir çok haramı birlikte  işlemektedirler. Neceş yapma, oldu bittiye getirme, satıcıyı boğuşa getirme gibi fiiller tellâlların işlemiş oldukları haram fiiller arasındadır. Alış-verişle uğraşan bazı kişiler satıcının malını ucuza kapmak için kötülemekle bitiremezler, iki metre ilerde aynı malı satmaya kalksalar onu övmekle bitiremezler.. Satmış oldukları malda olmayan özellikleri söyleyerek mallarını kıymete bindirirler.

CUMA GÜNÜ, İKİNCİ EZANDAN SONRA

ALIŞ-VERİŞ YAPMAK

Allahu Teâlâ şöyle buyurmaktadır:

} يَا أيُّهَا الَّذِينَ آمَنُوا إذَا نُودِيَ لِلصَّلاَةِ مِنْ يَوْمِ الجُمْعَةِ فَاسْعَوْا إلَى ذِكْرِ اللهِ وَذَرُوا البَيْعَ ذَلِكُمْ خَيْرٌ لَكُمْ إنْ كُنْتُمْ تَعْلَمُونَ{

 “Ey imân edenler! Cuma günü namaza çağrıldığı (ezan okunduğu) zaman hemen Allahı anmaya koşun ve alış-verişi bırakın. Eğer bilmiş olsanız elbette bu sizin için daha hayırlıdır.”                                                  (Cuma:9).

Bazı satıcılar cuma günü ikinci ezandan sonra dükkânlarında veya câmi önlerinde alış-veriş yapmaya devam etmektedirler. Bu satıcılardan o vakitte bir misvak dahi almak haramdır. Tercih edilen görüşe göre de bu alış-veriş bâtıl bir alış-veriştir. Bazı lokantacılar ve fırıncılar işçilerini cuma saatinde çalışmaya zorlamaktadırlar. Bu insanlar görüntüde bir şeyler kazansalar da gerçekte zarara uğramışlardır. Böyle durumlarda işçilere düşen Peygamberimizin şu hadisinde buyurduğu emir mucibince hareket etmektir:

((لاَ طَاعَةَ لِبَشَرٍ فِي مَعْصِيَةِ اللهِ))

 “Allah’a isyanda kula itaat yoktur.” [76]

KUMAR VE İÇKİ

Allahu Teâlâ şöyle buyurmaktadır:

} إنَّمَا الْخَمْرُ وَالْمَيْسِرُ وَالأَنْصَابُ وَالأزْلاَمُ رِجْسٌ مِنْ عَمَلِ الشَّيْطَانِ فَاجْتَنِبُوهُ لَعَلَّكُمْ تُفْلِحُونَ {

 “Ey iman edenler! Şarap, kumar, dikili taşlar, (putlar) fal ve şans okları birer şeytan işi pisliklerdir; bunlardan uzak durun ki kurtuluşa eresiniz.”                    (Mâide:90).

Cahiliyye devrinde insanların oynadığı en meşhur kumar şu idi: On kişi bir deveyi aralarında eşit paralar ödeyerek alırlar sonra aralarından üç kişiyi saf dışı edebilmek için fincanla kura çekerler daha sonra da geri kalan yedi kişiye farklı ölçülerde olmak üzere bu deveyi paylaştırırlardı.

Zamanımızda oynanan kumarlar çok çeşitlidir:

  • Piyango: Bu çeşit bir kumarda kişiler üzerlerinde seri numaralı kâğıtlar (biletler) satın alırlar. Daha sonra kura yoluyla bazı numaralar tayin edilerek bu numaralara çeşitli miktarlarda paralar verilir. Bu işlem tamamen kumara girmektedir ve dolayısı ile haramdır. Şu da kumarın başka bir çeşididir:

Bu tür bir kumarda kişi bir eşya satın alır. Bu eşyanın içinde o kişinin bilmediği bir eşya daha vardır. (Bu eşya kıymetli veya kıymetsiz olabilir, fakat bu eşyanın varlığı o kişiyi o malı almaya iter.)* Bazen de müşteriye satılan mal ile birlikte bir numara verilir sonra çekiliş yapılarak kazanan numara belli olur.

  • Hayat, binek, iş yeri v.s. şeyleri sigorta ettirmek te bir çeşit kumardır. Bu çeşit kumarlar günümüzde o kadar artmıştır ki bazı müzisyenler seslerini dahi sigortalamaktadırlar.[77] Bütün kumar çeşitleri meysire girer. Asrımızda sadece kumar amaçlı bir çok kahveler, kulüpler ve değişik merkezler kurulmuştur. Futbol maçlarının sonuçlarını tahmin etmeyle ilgili, spor loto, spor toto gibi oyunlar da bir tür kumar oyunlarındandır.

Müsâbakalar ve yarışmalara gelince; bunlar üç türlüdür:

1-Maksadı şer’î olan yarışmalar: Bunlar câiz olan yarışmalardır. Deve, at ve ok atma yarışları bunlara örnektir. Kur’an-ı Kerimi ezberlemedeki yarış ta tercih edilen görüşe göre bu sınıfa girmektedir.

2-Aslen mübah olan yarışmalar: Futbol oynamak ve koşu yarışları gibi. Tabî ki  yarışların avret yerlerini açmadan yapılması, namazların geçmesine sebep olmaması gerekir.

3-Aslen haram olan yarışmalar: Güzellik yarışmaları, yüze vurulduğu için boks, horoz dövüşü yarışmaları, koç tokuşturma yarışları bu sınıftan sayılabilecek yarışmalardır. **

HIRSIZLIK

Allahu Teâlâ şöyle buyurmaktadır:

} السَّارِقُ وَالسَّارِقَةُ فَاقْطَعُوا أيْدِيَهِمَا جَزَاءً بمَا كَسَبَا نَكَالاً مِنَ اللهِ وَاللهُ عَزِيزٌ حَكِيمٌ {

 “Hırsızlık eden erkek ve kadının yaptıklarına karşılık bir cezâ ve Allah’tan bir ibret olmak üzere ellerini kesin. Allah  izzet ve hikmet sahibidir.”                      (Mâide: 38).

Hırsızlığın en kötüsü Kâbe’de umreci veya hacıların para, mal ve eşyalarını çalmaktır. Yeryüzünün en değerli yeri Kâbe’de yapılan bu hırsızlığın cezâsı gerçekten çok büyüktür. Allah’ın Resûlü (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) küsûf namazı kıssasında şöyle buyurur:

((لَقَدْ جِيءَ بِالنَّارِ وَذَلِكُمْ حِينَ رَأَيْتُمُونِي تَأَخَّرْتُ مَخَافَةَ أنْ يُصِيبَنِي مِنَ لَفْحِهَا، وَحَتَّى رَأيْتُ فِيهَا صَاحِبَ الْمِحْجَنِ يُجَرُّ قُصْبَهُ (أمْعَاءُهُ) فِي النَّارِ، كَانَ يَسْرِقُ الْحَاجَ بِمِحْجَنِهِ، فَإنْ فُطِنَ لَهُ قَالَ: إنَّمَا تَعَلَّقَ بِمِحْجَنِي، وَإنْ غُفِلَ عَنْهُ ذَهَبَ بت))

 “Ateş getirilip alevinden korktuğum için geri çekildiğimi gördüğünüz zaman, ben tâ ki eğri değneği (bastonu) ile hacıların mallarını çalan eğri değnek sahibinin bağırsaklarının ateşin üzerinde sürüklendiğini görürüm.[78] O kimse ki, eşyasını çaldığı kişi durumu anladığında o kişiye “eşyanız eğri değneğime takılmış” derdi ve şâyet durum anlaşılmazsa eşyayı alıp götürürdü.” [79]

En kötü hırsızlık çeşitlerinden biri de halkın geneline ait olan mallardan çalmaktır. Bazı insanlar “Herkesin çaldığı gibi bizde çalıyoruz” diyerek yaptıkları işin normal olduğunu ifâde etmeye çalışırlar. Hiç bilmezler ki, yapmış oldukları bu fiille, bütün halkın mallarını çalmış oluyorlar. Başkalarının bu cürümü işlemiş olması diğer insanlara bu cürümü işleme ruhsatı vermez. Bazı insanlar da kâfirlerin mallarını çalmayı kendisine mübah görür. Halbuki bu yaptıkları kesinlikle yanlıştır. Mallarının alınması câiz olan kâfirler müslümanlara karşı savaşan kâfirlerdir.

Bazı hırsızlar gizli olarak başkalarının ceplerine el atmak sûretiyle, bazıları ziyaretçi olarak girdikleri evlerden, bazıları misafirlerinin çantalarından, bazıları da dükkân veya marketlerden elbiselerine gizlemek kaydıyla hırsızlık yaparlar. Bazı insanlar ufak veya değersiz eşyaları çalmayı hırsızlıktan saymazlar. Ama Peygamberimiz (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) şöyle buyurur:

((لَعَنَ اللهُ السَّارِقَ يَسْرِقُ الْبَيْضَةَ فَتُقْطَعُ يَدُهُ وَيَسْرِقُ الْحَبْلَ فَتُقْطَعُ يَدُهُ))

“Allah hırsıza lânet etsin, (zîrâ) bir yumurta* çalar da eli kesilir, bir ip çalar da eli kesilir.” [80] 

Şâyet biri bir mal çalmış ise o malı Allah’a tevbe ederek sahibine geri vermelidir. Bu geri verme işlemi açık veya gizli, şahsen veya bir başkası aracılığı ile yapılabilir. Çaldığı malı iâde etmek isteyen biri şâyet o malın sahibini bütün çabalarına rağmen bulamamış ise o malı sahibinin adına tasadduk etmelidir.

RÜŞVET ALIP VERMEK

Bâtılı yürütebilmek ve hakkı engelleyebilmek için devlet başkanlarına, idârecilere, hâkimlere v.s. rüşvet vermek şüphesiz çok büyük bir zulümdür ve bu durum toplumlarda büyük bozulmalara ,fitnelere ve kokuşmalara sebeb olacaktır. Allahu Teâlâ şöyle buyurur:

} وَلاَ تَأْكُلُوا أمْوَالَكُمْ بَيْنَكُمْ بِالْبَاطِلِ وَتُدْلُوا بِهَا إلَى الحُكَّامِ لِتَأْكُلُوا فَرِيقًا مِنْ أمْوَالِ النَّاسِ بِالإثْمِ وَأنْتُمْ تَعْلَمُونَ {

 “Mallarınızı aranızda haksız sebeplerle yemeyin. Kendiniz bilip dururken, insanların mallarından bir kısmını haram yollardan yemeniz için o malları devlet başkanlarına, idârecilere ve mahkeme hâkimlerine vermeyin.”                                                     (Bakara:188).

Ebu Hureyre’nin merfû olarak rivâyet ettiği şu hadiste Peygamberimiz şöyle buyurur:

((لَعَنَ اللهُ الرَّاشِي وَالْمُرْتَشِي فِي الْحُكْمِ))

 “Allah hakimlikte (devlet başkanlığı ve idareciliğinde, mahkeme hakimliğinde) rüşvet alıp verene lanet etmiş-tir.” [81]  

Fakat hadiste yer alan bu tehdide hakkın yerini bulması için veya zulmü def etmek için verilen para veya diğer kıymetler girmez.

Günümüzde rüşvet olayı o kadar yaygınlaştı ki bazı memurların aldıkları maaş, almış oldukları rüşvet yanında devede kulak olmaya başlamıştır. Günümüzde bir çok şirket rüşvet harcamaları için özel bütçe hazırlamaktadır. Bir çok iş rüşvetle başlayıp rüşvetle sona ermektedir. Bu söz konusu durumlardan fakirler oldukça fazla zarar görmektedir. Böylece toplumdaki güven ve emânet duyguları tamamen sarsılarak yıkılmaktadır. Rüşvet, işçilerin bozulmasına, iş sahiplerinin zarar görmesine sebeb olmaktadır. Bir çok dairede rüşvet vermeyenlerin işi yapılmamakta veya geciktirilmekte veyahut tecil edilmektedir. Genelde, rüşvet vermeyenler kötü muamele görmektedirler. Rüşvet verenler işlerini hemen yaptırıp giderken vermeyenler uzun uzun sıralarda beklemek zorunda kalmaktadırlar. İş sahibinin cebine girmesi gereken paralar rüşvet sebebi ile müdürlerin, memurların, görevlilerin veya pazarlamacıların ceplerine akmaktadır. Bu konu ile ilgili örnekleri çoğaltmak mümkündür. Rüşvetin sebeb olduğu fitneler saymakla bitmez. Böylece  Bu şekilde Peygamberimizin rüşvet alana da verene de lânet etmesinin hikmetini ve Allahu Teâlâ’nın bu kişileri rahmetinden uzaklaştırmasının hikmetini biraz olsun anlamış oluyoruz. Abdullah Bin Amr’ın (Allah ondan razı olsun) rivâyet ettiği hadiste Peygamberimiz şöyle buyurur:

((لَعْنَةُ الله عَلَى الرَّاشِي وَالْمُرْتَشِي))

“Rüşvet  alana   da   verene   de   Allah    lânet etsin.” [82]

 ARAZİ GASBI

Bir insanın kalbinden Allah korkusu kaybolursa, o insanın kuvveti ve açıkgözlülüğü kendisi için bir fitne olur. Bu tür insanlar, yeteneklerini insanların mallarını ellerinden almak, arazilerini gasp etmek için kullanırlar. Abdullah bin Ömer’in Peygamberimize atfederek rivâyet ettiği hadis şöyledir:

((مَنْ أخَذَ مِنَ الأرْضِ شَيْئًا بِغَيْرِ حَقِّهِ خُسِفَ بِهِ يَوْمَ الْقِيَامَةِ إلَى سَبْعِ أرَضِينَ))

 “Kim ki hakkı olmayan bir araziyi alırsa kıyâmet günü o  gasbettiği  arâzi  ile  beraber  yedi  kat  yerin  dibine  batar.” [83]

Yâle Bin Merre (Allah ondan râzı olsun) Peygamberimiz (Sallallahu Aleyhi ve Sellem)’den şöyle rivâyet ediyor:

((أيَّمَا رَجُلٍ ظَلَمَ شِبْرًا مِنَ الأرْضِ كَلَّفَهُ اللهُ أنْ يَحْفِرَهُ (فِي الطَّبَرَانِي: «يُحْضِرَه»ُ) حَتَّى آخِرَ سَبْعِ أرَضِينَ ثُمَّ يُطَوِّقُهُ يَوْمَ الْقِيَامَةِ حَتَّى يَقْضِيَ اللهُ بَيْنَ النَّاسِ))

 “Herhangi bir adam herhangi bir kişinin -bir karış dahi olsa- toprağını hakkı olmadığı halde gasp etmek suretiyle o kişiye zulüm ederse Allah onu yedi kat yerin, yedinci katının sonuna kadar kazmakla (Tabarâni’de:«Hazır etmekle») mükellef kılar. Sonra o kişinin  aldığı o yeri (toprağı) onun boynuna dolar, tâ ki Allah insanların arasında hüküm verinceye kadar (o kişi boynundaki o ağır yükle bekler.)” [84]

Bu zulme sınır değiştirerek komşunun tarlasına tecâvüz etmekte girmektedir. Peygamberimizin şu hadisi buna delildir:

((لَعَنَ اللهُ مَنْ غَيَّرَ مَنَارَ الأرْضِ))

 “Allah yerlerin (arazilerin) sınırlarını değiştirenlere lânet etmiştir.” [85]

TEZKİYE ETME SEBEBİ İLE HEDİYE KABULETMEK

Hatırı sayılır olmak, insanlar içinde belli bir makama sahip olmak Allah’ın nimetlerinden biridir ve insanların bu nimete şükretmeleri gerekir. Bu nimetin şükrü bu nimeti insanların faydasına kullanmakla olur. Bu durum Peygamberimizin şu hadiste beyan ettiği mesele içine girmektedir:

((مَنِ اسْتَطَاعَ مِنْكُمْ أنْ يَنْفَعَ أَخَاهُ فَلْيَفْعَلْ))

 “Kim ki din kardeşine yardımcı olabilirse bunu yapsın.” [86]

Her kim ki toplumdaki yüksek makâmı ve hatırı sebebi ile –niyeti Allah rızası olmak şartı ile- insanlara faydalı olur, onlardan herhangi bir zulmü veya zararı def ederse Allah o kişinin yapmış olduğu bu amelin karşılığını verecektir, fakat bu yardımın günah olan bir fiil veya başkalarının haklarına tecâvüz için olmaması lâzımdır. Peygamberimizin şu hadisi bu konuya delildir:

((اشْفَعُوا تُؤْجَرُوا))

 “Şefaat edin ki ecir alasınız.” [87]

Yapılan bir şefaat (tezkiye)den dolayı karşılık almak câiz değildir. Buna delil ise Ebu Ümâme’nin Peygamberimize isnatla rivâyet ettiği şu hadistir:

((مَنْ شَفَّعَ لأَحَدٍ شَفَاعَةً، فَأُهْدِىَ لَهُ هَدِيَّةٌ (عَلَيْهَا) فَقَبِلَهَا (مِنْهُ) فَقَدْ أتَى بَابًا عَظِيمًا مِنْ أبْوَابِ الرِّبَا))

 “Her kim birine şefaat eder de buna karşılık olarak hediye kabul ederse fâiz çeşitlerinden büyük bir çeşidini işlemiş olur.” [88]

  Bâzı kişiler, kendi makamlarını veya insanlar indindeki hatırını para karşılığı başkalarına iş bulmada, memur tâyininde veya hasta tedâvi ettirmede kullanırlar. Bu durum Ebu Ümâme’nin hadisinde zikredildiği gibi haram bir fiildir. Bir kişi yardım edeceği kişiye para şartı koşmadan yardım eder de iş bittikten sonra para alırsa bu da haramdır. Aynı hadis bu durumun haramlığını da kapsamaktadır.[89] Bu tür hayır işleri yapanlar, yaptıkları bu işin karşılığını âhirette almayı ummalıdırlar. Adamın biri Hasan ibn-i Sehl’e gelerek bir konuda şefaatini ister ve istediği yerine gelince adam Hasan ibn-i Sehl’e dönerek ona teşekkür eder. Bunun üzerine Hasan ibn-i Sehl o adama şöyle der: Neden teşekkür ediyorsun ki!? Bizim inancımıza göre nasıl malın zekâtı varsa, insanların nezdindeki hatırın da zekâtı vardır.”[90]

Burada şunu da belirtmemizde fayda vardır: Bilinmelidir ki; bir işi takip ettirmek veya yaptırmak için herhangi bir kişinin ücret karşılığı görevlendirilmesi ile herhangi bir kişinin yapmış olduğu bir şefaat karşılığı para alması birbirinden farklı şeylerdir.

İŞÇİYİ ÇALIŞTIRIP ÜCRETİNİ VERMEMEK

Peygamberimiz (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) işçinin hakkını işçinin alın teri kurumadan vermeye dâvet etmiştir. Peygamberimiz şöyle buyurur:

((أُعْطُوا الأَجِيرَ أجْرَهُ قَبْلَ أنْ يَجِفَّ عَرَقَهُ))

“İşçiye ücretini onun alın teri kurumadan veriniz.” [91]

İslam toplumlarında olmaması gerektiği halde var olan başka bir zulüm çeşidi de işçiye ücretini, memura hakkını vermemektir. Bu zulüm çeşitli şekillerde ortaya çıkmaktadır. Bunlardan dördünü belirtelim:

1-Çalıştıranın, çalışanın hakkını tamamen inkâr etmesi, buna karşılık çalışanın söz konusu bu işi yaptığına dâir elinde bir delil olmaması: Bu durumda hak sahibi dünyada hakkını almasa da âhirette mutlaka alacaktır. Allah indinde o kişinin hakkı asla kaybolmaz. Kıyâmet günü mazlumun hakkını yiyen zâlimin sevaplarından yediği mallara denk olan miktarı o mazluma verilecektir. Şâyet zâlim kişinin sevapları yeterli olmaz ise mazlumun günahlarından eşit miktarda günah alınıp zâlimin sırtına yüklenecektir ve zâlim kişi bu şekilde cehenneme atılacaktır.

2-Çalıştıranın, çalışanın hakkından haksız yere kesip, ödemeyi tam yapmaması durumu: Allahu Teâlâ şöyle buyurmuştur:

}وَيْلٌ لِلْمُطَفِّفِينَ الذِّينّ إِذَا اكْتاَلوُا عَلىَ النَّاسِ يَسْتَوْفُونَ. وَإِذَا كَالوُا هُمْ أَوْ وَزّنوُهُمْ يُخْسِرُونَ{

“İnsanlardan alırken ölçüp tarttıklarını tam, onlara vermek için ölçüp tarttıklarında noksan yapan hilekârlara yazıklar olsun.”                                       (Mutaffifîn:1-2-3).

Bazı kişiler yurt dışından işçi getirirken, işçinin ülkesinde yapılan anlaşmayı işçi geldikten sonra geçersiz sayarak işçiyi daha düşük ücret ile çalışmak zorunda bırakıyorlar. Mâlesef bu işçiler haklarını da ispat etmekten yoksun kalıyorlar. Yapılan haksızlığı Allah’a şikâyet etmekten başka bir şey yapamıyorlar. İşçiler kâfir dahi olsalar yapılan bu iş zulümdür, iş veren bu sebepten dolayı azap görmeyi hak eder.

3-İşverenin işçiye bir takım izâfî işler yaptırdığı veya fazla mesai yaptırdığı halde sadece normal parayı ödeyip mesâînin veya fazla işlerin karşılığını vermemesi.

4-İşverenin ödemesi gereken parayı ödemede gevşek davranması ve işçinin kendi hakkını çok büyük uğraşılarla, yalvarmalarla, yorucu bir takiple, mahkemelerle alabilmesi. Bâzen işverenin böyle davranmasındaki gâyesi işçiyi bıktırıp hakkını istemekten vaaz geçirmektir. Bâzen de hedef işçilerin parasını çalıştırmak veya fâize vermek olmaktadır. İşveren bu heveslerle işçilerin haklarını vermezken belki de işçi ve çoluk-çocuğu yiyecek yemek dâhi bulamamaktadırlar. Bâzen çocuklarını başkalarına muhtaç etmemek için uzak gurbetlere çıkmakta ve böyle durumlarla karşılaştığı için çocuklarına para gönderememektedir. Kıyâmet günü çok büyük bir azaba duçar olacak bu zâlimlere yazıklar olsun! Ebu Hureyre Peygamberimiz (Sallallahu Aleyhi ve Sellem)’in şöyle buyurduğunu rivâyet ediyor:

((قَالَ اللهُ تَعَالَى: ثَلاَثَةٌ أنَا خَصْمُهُمْ يَوْمَ القِيَامَةِ رَجُلٌ أعْطَى بِي ثُمَّ غَدَرَ، وَرَجُلٌ بَاعَ حُرًّا وَأكَلَ ثَمَنَهُ، وَرَجُلٌ اسْتَأْجَرَ أجِيرًا فَاسْتَوْفَى مِنْهُ وَلَمْ يُعْطِهِ أجْرَهُ))

 “Allahu Teâlâ şöyle buyurdu: “Üç çeşit insan vardır ki ben kıyâmet günü onların hasmıyımdır; Vermiş olduğu bir vaadi (sözü) yerine getireceğine dâir bana   yemin edip sonra bu vaadinde durmayan kişi, hür bir insanı alıp parasını yiyen adam, işçiye işi istenilen şekliyle yaptırdıktan sonra işçiye ücretini vermeyen  kişi.” [92]

YARDIM EDERKEN EVLATLAR ARASINDA EŞİT DAVRANMAMAK

Bâzı kişiler evlatlarına yapmış oldukları yardımlarda, bilerek eşit davranmazlar. Bu durum şer’i bir sebeb yok ise tercih edilen görüşe göre haramdır. Şer’î sebeplere örnek verecek olursak; evlatlar içinden birinin zor durumda olup yardıma ihtiyacı olması, evlatlardan birinin hasta olup âcil paraya ihtiyaç duyması, evlatlardan birinin Kur’an-ı Kerimi ezberlemek gibi hayırlı bir iş yapıp kendisinin özel bir şekilde mükâfatlandırılmak istenmesi, evlatlardan birinin iş bulamamış olması veya çok kalabalık bir aileye sahip olması veya evlatlardan birinin ilim talebi ile meşgul olup bu işlere yeterince vakit ayıramaması v.b. sebepler bu sebeplerden bâzılarıdır.[93] Bu ve benzeri durumlarda bir baba koşullar oluştuğun da, her evladına aynı şekilde davranma niyetinde olmalıdır. Bu  söylenenlere genel delil ise şu ayet-i kerimedir:

} اعْدِلُوا هُوَ أقْرَبُ لِلتَّقْوَى وَاتَّقُوا اللهَ {

 “Adâletli olun, adâletli olmak takvâya daha yakındır, Allah’tan korkun.”

 Konu ile ilgili özel delil ise Nûman İbn-i Beşir’in (Allah ondan râzı olsun) şu rivâyetidir:

«عنْ النُعْمَانِ بْنِ بَشِيرٍ رَضِيَ الله عَنْهُماَ أَنَّ أَباَهُ أَتَى بِهِ إِلى رَسُول الله عَلَيْهِ وَسَلَّمَ، فَقَالَ: إِنِّي نَحَلْتُ ابْنَي هَذاَ غُلاَمًا ،فَقَالَ رَسُولُ الله صَلَّى عَلَيْهِ َوَسلَّمَ: أَكُلُّ وَلَدَكَ نَحَلْتَهُ مِثْلَهُ؟ فَقَالَ: لاَ،  فَقَالَ: رَسُولُ الله صَلَّى الله عَلَيْهِ وَسَلَّمَ، فَأَرْجِعْهُ»، وَفِي رِوَايَةٍ: فَقَالَ رَسُولُ الله صَلَّى الله عَلَيْهِ وَسَلَّمَ:«فَاتَّقُوا الله وَاعْدِلوُا فِي أَوْلاَدِكُمْ» قَالَ: فَرَجَعَ فَرَدَّ  عَطِيَّتَهُ، وَفِي رِوَايَةٍ: «فَلاَ تشْهدْنِي إِذَنْ فَإِنيِّ لاّ أشْهدُ عَلَى جَوْرٍ»

“Nûman ibn-i Beşir’in babası kendisini Allah’ın Resulü (Sallallahu Aleyhi ve Sellem)’in yanına götürerek Allah’ın Resûlüne şöyle dedi: Ben bu oğluma kölemi hediye ettim.[94] Allah’ın Resûlü (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) şöyle dedi: Bütün çocuklarına aynı hediyeyi verdin mi? Dedi ki: Hayır. Allah’ın Resûlü dedi ki: O (hediyeyi) geri al.” [95] (Başka bir rivâyette Allah’ın Resûlü’nün: “Allah’tan korkun, evlatlarınız arasında adâletli olun” dediği rivayet edilir.) Sonra (babam) eve döndü ve hediyesini geri aldı.[96] Başka bir rivayette Allah’ın Resûlünün: “Öyle ise beni şahit koşma, zîrâ ben zulme şahitlik etmem.” [97] Dediği rivâyet edilir. İmam Ahmed yardımlar konusunda erkeğe verilecek olan yardımın kıza verilecek olanın -miras hukukunda olduğu gibi- iki misli olmasının uygun olacağını ifâde eder.[98]

Toplumumuzda bazı babaların yardımlar konusunda evlatlar arasında adâletli olmadıkları görülmektedir. Bu vesile ile çocuklar arasına fitne, fesat, kin, nefret ve düşmanlık girmektedir. Bazı babalar çok anormal sebeplerden dolayı bu adaletsizliği yapmaktadırlar. Örneğin bazı babalar, şâyet çocuğu amcalarına benzerse ona daha çok yardım etmekte ve şâyet dayılarına benzerse ona daha az yardım etmektedirler. Diğer bâzıları da –şâyet birden fazla hanımla evli ise- birinci hanımından olma çocuklarına yardım ederken ikinci hanımından olma çocuklara yardım etmemekte veya birinci hanımından olma çocukları özel okullarda okuturken ikinci hanımından olanlara aynı imkânı tanımamaktadırlar. Babalarından bu şekilde ayırım gören bu çocuklar gelecekte babalarına gerekli saygıyı göstermeyebilmektedirler. Peygamberimiz (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) bu konuda çocukları arasında ayırım yapanlar için şöyle demektedir:

((ألَيْسَ يَسُرُّكَ أنْ يَكُوْنُوا إلَيْكَ فِي الْبِرِّ سَوَاءٌ))

 “Onların hepsinin, sana saygı ve sevgide, itaatte eşit olmaları seni memnun etmez mi?” [99]

İHTİYACI OLMAYANLARIN YARDIM       İSTEMELERİ (DİLENCİLİK)

Sehl Bin Hanzaliye (Allah ondan râzı olsun) Peygamberimizden şöyle rivâyet eder:

((مَنْ سَأَلَ وَعِنْدَهُ مَايُغْنِيْهِ فَإنَّمَا يَسْتَكْثِرُ مِنْ جَمَرِ جَهَنَّمَ، قَالُوْا وَمَا الغِنَى الَّذِي لاَ تَنْبَغِي مَعَهُ الْمَسْأَلَةُ؟ قَالَ قَدْرَ مَايُغَدِّيهِ وَيُعَشِّيهِ))

“Kim ki ihtiyacı olmadığı halde dilencilik yaparsa o kişi ateşten korlar toplamaktan başka bir şey yapmaz. Dediler ki: Dilenmemeyi gerektiren zenginlik miktarı nedir Ey Allah’ın Resûlü? Şöyle dedi: Kişinin öğlen ve akşam yemeğine sahip olmasıdır.” [100]

      İbn-i Mes’ûd (Allah ondan râzı olsun) Peygamberimizin şöyle dediğini rivâyet eder:

((مَنْ سَأَلَ وَلَهُ مَا يُغْنِيْهِ جَاءَتْ يَوْمَ الْقِيَامَةِ خَدُّوْشًا أوْ كَدُّوشًا فِي وَجْهِهِ))

 “Kim ki ihtiyacı olmadan dilenirse kıyâmet günü dilenip aldığı şeyler onun yüzüne kazınmış bir eser veya bir yara olarak gelecektir.” [101]

BİR  KİŞİNİN  GERİ  VERMEYİ  DÜŞÜNMEDİĞİ                                                  HALDE  BAŞKA  BİRİSİNDEN  BORÇ  ALMASI

Bir kulun, başka bir kul üzerinde hakkı kalmışsa,  bu durum  Allah indinde çok büyük öneme hâizdir. Şüphesiz ki Allahu Teâlâ kulu üzerindeki haklarını, şâyet kulu tevbe ederse af eder, fakat bir kulunun başka bir kulu üzerindeki haklarını af etmez. Bu sebeple helalleşmenin mal, mülk veya para ile olmadığı o gün gelip çatmadan önce insanlar helalleşmelidirler. Allahu Teâlâ şöyle buyurmaktadır:

} إِنَّ الله يَأْمُرُكُمْ أَنْ تُؤَدُّوا الأَمَاناَتِ إِلَى أَهْلِهَا{

“Allah size emânetleri sahiplerine  vermenizi emrediyor.”                                                          (Nisâ:58)

Toplumumuzda yaygın olan bir hastalık da borçları zamanında ödeme konusunda gösterilen gevşekliktir. Bâzı insanlar aslî ihtiyaçlardan dolayı değil de başkaları ile binekler ve mobilyalar konusunda yarışmak için borç almaktadırlar. Halbuki yarışılan ve uğrunda borçların altında ezilmelere sebeb olan bu şeylerin çoğu boş ve fânî şeylerdir. Bu tür insanları, çoğunlukla işlerine haramlar ve şüpheler karışan, taksitli alış-veriş yapan merkezlere girerken görürsünüz.

Borç alırken gösterilen vurdumduymazlık, borcu ödemede kişiyi gevşekliğe sürüklemekte ve böylece borç verenlerin malları  kaybolup telef olmaktadır. Peygamberimiz (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) böyle kişileri şu şekilde uyarmaktadır:

«مَنْ أَخَذَ أَمْوَالَ النَّاسِ يُرِيدُ أَدَاءَ هَا أَدَّى الله عَنْهُ،وَمَنْ أَخَذَ يُرِيدُ إِتْلاَفُهَا أَتْلَفَهُ الله»

“Her kim birinin malını geri ödeme niyeti ile birlikte (borç olarak) alırsa Allah o kişinin borcunu öder, her kimde (bu malı ) telef etmek (geri vermemek) niyetiyle alırsa Allah o kişinin borç olarak aldığı o malı telef eder.[102]

Mâlesef insanlardan bir çoğu borçları konusunda gevşeklik göstermektedirler. Halbuki borcun Allah katındaki önemi çok büyüktür. Allah yolunda şehit olmuş bir kişi dâhi borçlu ise borcu ödenmeden cennete giremez. Peygamberimiz şöyle buyurmuştur:

((سُبْحَانَ الله مَاذَا أنْزَلَ اللهُ مِنَ التَّشْدِيْدِ فِي الدَّيْنِ وَالَّذِي نَفْسِي بِيَدِهِ لَوْ أنَّ  رَجُلا ً قُتِلَ  فِي  سَبِيْلِ اللهِ، ثُمَّ أُحْيِيَ ثُمَّ قُتِلَ، ثُمَّ أُحْيِيَ ثُمَّ قُتِلَ وَعَلَيْهِ

دَيْنٌ مَا دَخَلَ الْجَنَّةَ حَتَّى يَقْضِيَ عَنْهُ دَيْنَهُ))

 “Subhânallah! Allah borcun ne kadar önemli olduğu konusunda ne indirdi bilir misiniz?! Nefsimi elinde tutan Allah’a yemin olsun ki bir kişi Allah yolunda öldürülse, sonra canlandırılıp tekrar öldürülse, sonra canlandırılıp tekrar öldürülse şâyet (borcu olup ta) borcunu ödemeden ölmüşse borcu ödenmedikçe cennete asla giremez.” [103]

Bütün bunları duyduktan sonra acaba borçlular bu konuda hala gevşeklik gösterecekler midir?!

HARAM YEMEK

Allah’tan korkmayan kişi malını nereden kazanacağını ve nereye harcayacağını hiç düşünmez, bütün düşüncesi pis ve haram kazançlarla da olsa cebini doldurmaktır. Bu tür insanlar para kazanabilmek için, hırsızlık, rüşvet alıp vermek, gasp, dolandırıcılık, haram şeyler satmak, fâiz yemek yetim hakkı yemek, haram işlerde çalışmak, fahişelik, insanları eğlendirmek için çalgı çalmak, devletin hazinesinden çalmak, milletin ortak mallarından çalmak, insanlara şantaj yaparak onlardan para koparmak, ihtiyaç yok iken dilenmek v.s. haram yolları denemekten kaçınmazlar ve bu kazançlarından yerler içerler böylece karınlarına haram lokma sokmuş olurlar. Allah’ın Resûlü (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) şöyle buyurur:

((كُلُّ لَحْمٍ نَبَتَ مِنْ سُحْتٍ فَالنَّارُ أوْلَى بِهِ))

 “Bir vücudun hangi eti (bölümü) haram kazançla gelişmiş (gıdalanmışsa) ateş ona haktır.” [104]

Bu kişiler kıyâmet günü, mallarını nereden kazandıklarından ve nerelere harcadıklarından soruldukları zaman hüsrâna uğrayıp helak olduklarını anlayacaklardır. Kimin elinde haram bir kazanç  var ise vakit geçirmeden bundan kurtulmalı ve kimin elinde başkalarının hakları var ise yine vakit geçirmeden bunları sahiplerine iâde etmeli ve helalleşmenin dirhem veya dinarla değil günahlar ve sevaplar  ile olduğu o gün gelmeden hak sahipleri ile helalleşmelidir.

BİR DAMLA DA OLSA İÇKİ İÇMEK

Allahu Teâlâ şöyle buyuruyor:

} إنَّمَا الْخَمْرُ وَالْمَيْسِرُ وَالأنْصَابُ وَالأَزْلاَمُ رِجْسٌ مِنْ عَمَلِ الشَّيْطَانِ فَاجْتَنِبُوهُ لَعَلَّكُمْ تُفْلِحُونَ {

 “Ey iman edenler! Şarap, kumar, dikili taşlar (putlar), fal ve şans okları birer şeytan işi pisliklerdir. Bunlardan uzak durun ki kurtuluşa eresiniz.”                     (Mâide:90).

Allahu Teâlâ burada içkiden uzak durmayı emretmiştir, bu da içkinin haram olduğuna en büyük delildir. Bu ayette içki, dikili putlarla bir arada zikredilerek içkinin ne kadar büyük bir haram olduğu vurgulanmıştır. Bâzı insanlar şöyle derler: “Allahu Teâlâ, burada içki haramdır demiyor, bilakis ondan uzak durun diyor” bu çok bâtıl ve dayanaksız bir sözdür. Zîrâ bu âyette bu kişilerin görüşlerini destekleyici herhangi bir delil yoktur. Bu kişilerin iddiaları tamamen bâtıldır.

Peygamberimizden bize ulaşan hadislerde içki içenlere büyük azap tehditleri vardır. Câbir (r.a.)’in peygamberimizden rivâyet etmiş olduğu şu hadiste Peygamberimiz şöyle buyurmaktadır:

((… إنَّ عَلَى اللهِ عَزَّ وَجَلَّ عَهْدًا لِمَنْ يَشْرَبُ الْمُسْكِرَ أنْ  يَسْقِيَهُ  مِنْ

طِينَةِ الْخِبَالِ، قَالُوا: يَا رَسُولَ اللهَ وَمَا طِينَةُ الْخِبَالِ؟ قَالَ: “عِرْقُ أهْلِ النَّارِ أوْ عُصَارَةُ أهْلِ النَّارِ”))

 “Allah içki içenleri yara irinleri ile sulamaya söz vermiştir. Dediler ki: Ey Allah’ın Resûlü, yara irininden kasıt nedir? Dedi ki: Cehennem ehlinden çıkan ter veya onlardan çıkan kan ve irinlerdir.” [105]

İbn-i Abbas’dan merfû olarak rivâyet edilen bir başka hadiste şöyledir:

((مَنْ مَاتَ مُدْمِنُ خَمْرٍ لَقِيَ اللهَ وَهُوَ كَعَابِدِ وَثَنٍ))

 “Kim ki içki tiryakisi (müptelası) olarak ölürse Allah’ın huzurunda puta tapıcı olarak gelir.” [106]  

Asrımızda içkilerin çeşitleri ve adları çoğalmıştır. Bira, votka, şampanya bu çeşitlerden sadece başlıcalarıdır. Peygamberimizin haber vermiş olduğu şu sınıf, bu asırlarda ortaya çıkmıştır. Peygamberimiz şöyle buyurmaktadır:

((لَيَشْرَبَنَّ نَاسٌ مِنْ أُمَّتِي الْخَمْرَ يُسَمُّونَهَا بِغَيْرِ اسْمِهَا))

 “Ümmetimden bir gurup insan (içkiyi) ona başka isimler takarak içeceklerdir.” [107]

Bu insanlar içkiye; kafa içeceği, ruhî içecek v.s. isimler vererek insanları kandırıyorlar. Allahu Teâlâ şöyle buyurur:

} يُخَادِعُونَ اللهَ وَالَّذِينَ آمَنُوا وَمَا يَخْدَعُونَ إلاَّ أنْفُسَهُمْ وَمَا يَشْعُرُونَ {

“Onlar (güya) Allah’ı ve îman edenleri kandırıyorlar, halbuki onlar kendilerinden başkalarını kandırmıyorlar, fakat onlar bunun farkında değiller.”             (Bakara:9).              

İslam şeriatı bu konuda çok önemli ve açık bir kanun koymuş oynanmak istenen çeşitli oyunları bozmuştur. Bu kanun Peygamberimizin şu hadisinde belirtilen şu kanundur:

((كُلُّ مُسْكِرٍ خَمْرٌ، وَكُلُّ مُسْكِرٍ حَرَامٌ))

 “Bütün sarhoşluk verici şeyler içkidir (alkoldür) ve bütün sarhoşluk verici içkiler de haramdır.” [108]

Aklı giderici, sarhoş edici her şeyin çoğu da azı da haramdır.[109] İsimler değişse de madde aynıdır buna paralel olarak hüküm de aynıdır.

Son olarak Allah’ın Resûlü’nün içki içenlere olan şu nasihatini zikredelim. Allah’ın Resûlü (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) şöyle buyurur:

((مَنْ شَرِبَ الْخَمْرَ وَسَكَرَ لَمْ تُقْبَلْ لَهُ صَلاَةٌ أرْبَعِينَ صَبَاحًا، وَإنْ مَاتَ دَخَلَ النَّارَ، فَإنْ تَابَ تَابَ اللهُ عَلَيْهِ، وَإنْ عَادَ فَشَرِبَ فَسَكَرَ لَمْ تُقْبَلْ لَهُ صَلاَةٌ أرْبَعِيْنَ صَبَاحًا، فَإنْ مَاتَ دَخَلَ النَّارَ، فَإنْ تَابَ تَابَ اللهُ عَلَيْهِ، وَإنْ عَادَ فَشَرِبَ فَسَكَرَ لَمْ تُقْبَلْ لَهُ صَلاَةٌ  أرْبَعِيْنَ  صَبَاحًا،  فَإنْ  مَاتَ  دَخَلَ

النَّارَ، فَإنْ تَابَ تَابَ اللهُ عَلَيْهِ، وَإنْ عَادَ كَانَ حَقًّا عَلَى اللهِ أنْ يَسْقِيَهُ مِنْ رِدْغَةِ الْخِبَالِ يَوْمَ الْقِيَامَةِ. قَالُوا: يَا رَسُولَ اللهِ، وَ مَا رِدْغَةُ الْخِبَالِ؟ قَالَ: عُصَارَةُ أهْلِ النَّاِر))

 “Kim ki içki içer de sarhoş olursa o kişinin kırk sabah kıldığı namaz kabul olmaz. O kişi bu hal üzerine ölürse ateşe girer, şâyet (ölmeden) tevbe ederse Allah tevbesini kabul eder. Tevbesini bozup tekrar içerse kırk sabah kıldığı namaz kabul edilmez. Bu hal üzerine ölürse ateşe girer. Şâyet tevbe ederse Allah tevbesini kabul eder. Tekrar tevbesini bozup içki içmeye başlarsa Allah’ın üzerine, kıyâmet günü onu radğati’l-hıbaldan sulamak hak olur. Dediler ki: Ey Allah’ın Resûlü   radğati’l-hıbal nedir? Şöyle cevap  verdi:  Cehennem  ehlinden  çıkan  kan  ve  irinlerdir.” [110]

Şâyet sadece içki içenlerin cezası bu ise içkiden daha kötü uyuşturucuları kullananların âhiretteki halleri ne olacaktır?!

YEME-İÇMEDE ALTIN VEYA GÜMÜŞ KAP KULLANMAK

Zamanımızda  mutfak eşyası satan bir çok yer altın ve gümüş kaplar veya altın ve gümüş kaplamalı kaplar satmaktadırlar. Bazı zenginlerin evlerinde ve bazı lüks otellerde, yemekler ve içecekler altın ve gümüş kaplarla sunulmaktadır. Altın kaplar artık zenginlerin birbirlerine vermiş olduğu hediyeler arasına girmiştir. Bâzı insanlar da, belki bu tür kapları evlerinde kullanmıyorlar ama dâvete gittikleri yerlerde bu kaplardan yeyip içiyorlar. Bütün bu yapılanlar İslam şeriatında haram olan işlerdir. Bu haramı işleyenlerin cezâsının ne kadar büyük olduğunu Peygamberimiz, Ümmü Seleme’nin merfû olarak rivâyet ettiği hadiste şöyle belirtiyor:

((إنَّ الَّذِي يَأْكُلُ أوْ يَشْرَبُ فِي آنِيَةِ الْفِضَّةِ وَالذَّهَبِ إنَّمَا يُجَرْجِرُ فِي بَطْنِهِ نَارَ جَهَنَّمَ))

 “Altın veya gümüş kaptan içenler aslında karınlarında cehennem ateşi dolaştırıyorlar.” [111]

Bu hüküm mutfakta kullanılan kapları, sinileri, kaşık, bıçak ve çatalları ve bütün mutfak eşyalarını kapsamaktadır. Bazı insanlar bu kaplarla sadece vitrinlerini süslediklerini söylüyorlar fakat bu durum da harama yol açabileceği için câiz olan bir durum değildir.[112]

YALANCI ŞAHİTLİK

Allahu Teâlâ şöyle buyurmaktadır:

} فَاجْتَنِبُوا الرِّجْسَ مِنَ الأوْثَانِ وَاجْتَنِبُوا قَوْلَ الزُّورِ حُنَفَاءَ للهِ غَيْرِ مُشْرِكِينَ بِهِ{

 “O halde, pislikten ve putlardan sakının; Kendisine ortak koşmaksızın Allah’ın hanifleri Onun birliğini tanıyan hanifler olun.)”                         (Hac:30-31).

Abdurrahman Bin Ebu Bekre (Allah her ikisinden de râzı olsun) babasından rivâyet ettiği bir hadiste Peygamberimizin şöyle dediğini nakleder:

((ألاَ أُنَبِّئُكُمْ بِأكْبَرِ الْكَبَائِر (ثَلاَثًا): الإشْرَاكُ بِاللهِ وَعُقُوقِ الْوَالِدَيْنِ -وَجَلَسَ وَكَانَ مُتَّكِئًا- فَقَالَ: ألاَ وَقَوْلَ الزُّورِ. قَالَ فَمَازَالَ يُكَرِّرُهَا حَتَّى قُلْنَا: لَيْتَهُ سَكَتَ))

 “Allah’ın Resûlü’nün yanındaydık, şöyle dedi: Size büyük günahların en büyüğünü haber vereyim mi? dedi. Bunu üç defa tekrarladı, (ardından şöyle dedi): Allah’a şirk koşmak, ana-babaya itaatsizlik ,-çömelmiş bir şekilde duruyordu, oturdu- ve şöyle dedi: Dikkat edin! Sakın ola ki yalancı şahitlik etmeyin! Bu sözü o kadar tekrar etti ki keşke artık susuverse dedik.” [113]

Peygamberimizin, yalancı şahitlikten sakındırmak için bu şekilde ibâreyi tekrar etmesinin sebebi, insanların kolayca bu hatâya düşmeye meyilli olmalarından ve bu hâtayı işlemeye sevk eden sebeplerin çokluğundan dolayıdır. Özellikle düşmanlık ve haset duyguları insanları bu cürümü işlemeye sürüklemektedir. Yine bu ibâreyi önemle tekrarlamasının başka bir sebebi ise bu cürümün çok büyük fitnelere sebeb olabilecek bir cürüm olmasındandır.

Yalancı şahitlik yüzünden ne çok insan hakları yenmiş, ne çok temiz insan bu sebeple zulme uğramıştır. Yine bir çok insan bu sebeple hakları olmadığı halde başkalarının mallarını ellerinden almışlardır.

İnsanların bu konuyu önemsemediklerini gösteren bir örneği şöylece aktaralım. Mahkeme koridorlarında şahitliğe ihtiyaç duyanların herhangi birine gelip “Benim lehime şahitlik ederseniz bende sizin lehinizde şâhitlik ederim” diye tekliflerde bulunduklarına rastlarsınız. Kendisine teklif götürülen kişi teklifi getireni hiç tanımamasına ve onunla sadece koridorda karşılaşmasına rağmen o kişinin lehinde şâhitlik etmeyi kabul eder ve yalan söyleyerek şahitlik ettiği adamı haklı çıkarmak için gayrette bulunur. Bu dolandırıcılıktan başka bir şey değildir. Şâhitlik Allah’ın Kur’an-ı Kerimde beyan ettiği gibi olmalıdır. Kuran’da şöyle beyan buyurulur:

} وَمَا شَهِدْنَا إلاَّ بِمَا عَلِمْنَا {

“Biz ancak bildiklerimize şâhitlik ettik.”       (Yunus:81).

SÖZLÜ MÜZİK VE ÇALGI DİNLEMEK

Allahu Teâlâ şöyle buyurmaktadır:

} وَمِنَ النَّاسِ مَنْ يَشْتَرِي لَهْوَ الْحَدِيثِ لِيُضِلَّ عَنْ سَبِيلِ اللهِ {

 “İnsanlardan bir kısmı Allah’ın yolundan sapmak için boş sözleri satın alırlar.”

İbn-i Mes’ûd yemin ederek boş sözlerden kastın “çalgı ve  sözlü müzik olduğunu söylemiştir. [114] Ebu Âmir ve Ebu Mâlik El-Eş’ari (Allah her ikisinden de râzı olsun) Peygamberimiz (Sallallahu Aleyhi ve Sellem)’den rivâyet ettikleri hadiste şöyle buyurulur:

((لَيَكُونَنَّ  مِنْ  أُمَّتِي   أقْوَامٌ   يَسْتَحِلُّونَ    الْحر   وَالْحَرِيرَ    وَالْخَمْرَ

وَالْمَعَازِفَ …))

 “Ümmetimden öyle kavimler çıkacak ki bunlar zinâyı, ipeği, içkiyi ve çalgıyı helallaştıracaklardır.” [115]

   Enes’ten (Allah ondan râzı olsun) merfû olarak rivâyet edilen hadiste Peygamber efendimiz şöyle buyurmaktadır:

((لَيَكُونَنَّ فِي هَذِهِ الأُمَّةِ خَسْفٌ وَقَذْفٌ وَمَسْخٌ وَذَلِكَ إذَا شَرِبُوا الْخَمْرَ وَاتَّخَذُوا الْقَيْنَاتِ وَضَرَبُوا بِالْمَعَازِفِ))

 “Bu ümmetin fertleri içki içtikleri, oynaşlar edindikleri, çalgı aletleri kullandıkları zaman başlarına öyle azaplar gelecektir ki ; yere batacaklar, başlarına üstlerinden azaplar yağacak ve şekilleri değiştirilecek (başka sûretlere gireceklerdir.)” [116]

Peygamberimiz (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) darbuka kullanmayı ve dinlemeyi yasaklamıştır ve çalgı sesini fâcir ve bir ahmak kişinin sesine benzetmiştir. İmam Ahmet gibi eski alimler müzik dinlemenin ve aletlerini kullanmanın haram olduğunu söylemişlerdir. Ud, tambur, saz v.s. eski aletlerin haram olduğu gibi yeni çıkan müzik aletleri de haramdır. Yeni çıkan müzik aletleri hareket ses ve tesir bakımından hadislerde haramlığı beyan edilen aletlerden daha etkilidir. İbn-i Kayyim gibi bâzı alimler müziğin tesiri ve vermiş olduğu sarhoşluğun alkollü içeceklerin vermiş olduğu sarhoşluktan daha büyük olduğunu söylemişlerdir. Hiç şüphe yok ki; çalgının yanına fahişelerin sesleri gibi sesler çıkartan şarkıcıların sözleri de eklenirse işin haramlığı ve günahı o denli büyür. Şâyet müziğin sözleri aşk, sevgi ile ilgili ise, veya bir kadının güzelliklerini vasfediyorsa oluşturduğu fitne de o denli çok olacaktır. Âlimler çalgı eşliğinde sözlü müziğin zinânın postası olduğunu ve kalbe nifak soktuğunu ifâde etmişlerdir. Şunu ifâde etmeliyiz ki bu gün müzik ümmetin düştüğü en büyük fitnedir.

Asrımızda müziğin saatlere, zillere, çocuk oyuncaklarına, kompütürlere, telefonlara v.s. konması bu fitnenin hacmini büyütmüştür. Durum öyle bir hal  almıştırki artık bu belâdan korunmak için olağanüstü bir gayret ve azme ihtiyaç vardır. Allah yardımcımız olsun!

GIYBET

Müslümanların gıybetini etmek, onların ırz ve namusları aleyhinde konuşmak günümüz meclislerinin yenen meyvesi haline gelmiştir. Halbuki Allah gıybeti yasaklamış ve kullarından bu fiilden kaçınmalarını istemiştir. Allahu Teâlâ gıybeti nefislerin nefret edeceği bir duruma benzetmiştir. Allahu Teâlâ şöyle buyurmaktadır:

}وَلاَ يغْتَبْ بَعْضُكُمْ بَعْضًا أَيُحِبُّ أحَدُكُمْ أنْ يَأْكُلَ لَحْمَ أخِيهِ مَيْتًا فَكَرِهْتُمُوهُ{

 “Birbirinizin gıybetini etmeyin. Sizden biriniz ölü kardeşinin etini yemek ister mi! Nefret ettiniz değil mi?”                                                            ( Hucûrât:12)

Peygamberimiz (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) gıybetin mânâsını şöyle dile getirmiştir:

((أَتَدْرُونَ مَا الْغِيْبَةُ؟ قَالُوا اللهُ وَرَسُولُهُ أعْلَمُ. قَالَ: ذِكْرُكَ أخَاكَ بِمَا يَكْرَهُ قِيْلَ: أَفَرَأَيْتَ إنْ كَانَ فِي أخِي مَا أقُولُ؟ قَالَ: إنْ كَانَ فِيهِ مَا تَقُولُ فَقَدِ اغْتَبْتَهُ وَإنْ لَمْ يَكُنْ فِيهِ فَقَدْ بَهَتَّهُ))

 “Gıybetin ne olduğunu bilir misiniz? Dediler ki Allah ve Resûlü daha iyi bilir. Dedi ki kardeşinin arkasından onun hoşlanmayacağı şekilde konuşmandır. Denildi ki (bize haber ver), şâyet söylediğim gerçekten kardeşimde varsa (durum nedir)? Dedi ki: Şâyet söylediğin onda varsa gıybet etmişsin demektir ve şâyet yoksa iftirâ etmişsin demektir.” [117]

Gıybet, bir kişinin müslüman kardeşi aleyhinde,  onun arkasından hoşlanmayacağı bir şekilde konuşmasıdır. Konu arkasından konuşulan kişinin dini, dünyası, bedeni, ruhsal durumu, karakteri v.s. olabilir, bunların hepsi gıybettir. Gıybetin çok değişik şekilleri vardır. Müslüman kardeşinin ayıplarını sayman, onun herhangi bir hareketini alaycı bir şekilde dile getirmen gıybet şekillerine bir örnektir. Gıybet Allah katında çok kötü ve pis bir iş olmasına rağmen insanlardan bir çoğu bu konuda vurdumduymazlık içindedirler. Gıybetin ne kadar kötü bir iş olduğunu Peygamberimiz şöyle dile getiriyor:

((الرِّبَا اثْنَانِ وَسَبْعُونَ بَابًا أدْنَاهَا مِثْلُ إتْيَانِ الرَّجُلِ أمَّهُ، وَإنَّ أرْبَى الرِّبَا اسْتِطَالَةُ الرَّجُلِ فِي عِرْضِ أخِيهِ))

 “Fâiz yetmiş iki kısımdır, fâizin en azı kişinin annesiyle zinâ etmesi gibidir, fâizin en çoğu ise kişinin (müslüman) kardeşinin ırzına dil uzatmasıdır.” [118]

Şâyet bir mecliste gıybet yapılıyorsa o mecliste oturan her müslümanın gıybet yapanları uyarması, gıybeti yapılan o müslümanın namusunu koruması, bu kötü işten onları alıkoymaya çalışması görevidir. Peygamberimiz (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) her müslümanı bu görevi yapmaya çağırmıştır. Peygamberimiz şöyle buyurmaktadır:

«مَنْ رَدَّ عَنْ عِرْضِ أَخِيهِ رَدَّ الله عَنْ وَجْهِهِ النَّارَ يَوْمَ القَيَامَةِ»

“Kim ki müslüman kardeşinin ırzına, namusuna, şerefine değen bir şüpheyi geri çevirirse Allah kıyâmet günü onun yüzünden ateşi def eder.” [119]         

NEMİME

Laf taşıma olayı, insanları birbirine düşüren, aralarındaki alakayı kesip birbirlerine kin ve düşmanlık beslemesine sebeb olan en büyük hastalıktır. Allah nemime yapanları Kur’anda şöyle kötülemiştir:

} وَلاَ تُطِعْ كُلَّ حَلاَّفٍ مَهِين. هَمَّازٍ مَشَّاءٍ بِنَمِيمٍ {

 “(Resûlüm) alabildiğine yemin eden, aşağılık, daima kusur arayıp kınayan, durmadan laf götürüp laf getirenlere sakın boyun eğme.”                  (Kalem:10-11).

Hz.Huzeyfe’nin Peygamberimizden merfû olarak rivâyet ettiği bir hadis şöyledir:

((لاَ يَدْخُلُ الْجَنَّةَ قَتَّاتٌ))

 “Gizlice insanları dinleyip bu dinlediklerini başkalarına taşımak suretiyle nemime yapanlar cennete giremez.” [120]

İbni Abbas şöyle rivâyet ediyor: Peygamberimiz (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) Medine’nin bahçelerinden bir bahçeye[121] uğradı ve orada kabrinde azap gören iki insanın seslerini duydu. Sonra Peygamber (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) şöyle buyurdu:

((يُعَذَّبَانِ، وَمَا يُعَذَّبَانِ فِي كَبِيْرٍ -ثُمَّ قَالَ- بَلَى (وَفِي رِوَايَةٍ: وَإنَّهُ لَكَبِيْرٌ) كَانَ أحَدُهُمَا لاَ يَسْتَتِرُ مِنْ بَوْلِهِ وَكَانَ الآخَرُ يَمْشِي بِالنَّمِيْمَةِ..))

 “Azap görüyorlar fakat büyük bir günah sebebi ile değil -sonra dedi ki-  hayır, (bilakis büyük günah sebebi ile).((Başka bir rivâyette şöyle geçer: Günahları ne büyüktür.)) Bu azap görenlerden biri (hayatta iken idrarından sakınmıyordu, diğeri ise nemime ile yürüyordu.” [122]

Nemime yaparak karı-kocanın, işçi ile iş verenin, memur ile âmirinin arasını açmak en kötü nemime örneklerindendir. Bazı memurların, diğer memurlar aleyhinde müdüre laf götürmesi ve dolayısıyla memurlar ve müdür arasında bir sürtüşme meydana getirmesi mâlesef çokça meydana gelen bir durumdur. Bu yapılan nemimedir ve kesinlikle yapılması câiz değildir. Zîrâ bu gibi durumlar fitne ve fesada sebeb olmaktadır.

İZİN ALMADAN BİR EVİN İÇİNE BAKMAK

Allahu Teâlâ şöyle buyurmaktadır:

} يَا أيُّهَا الَّذِينَ آمَنُوا لاَ تَدْخُلُوا بُيُوتًا غَيْرَ بُيُوتِكُمْ حَتَّى تَسْتَأْنِسُوا وَتُسَلِّمُوا عَلَى أهْلِهَا {

 “Ey iman edenler, eviniz haricindeki evlere izin alıp ehline selam vermeden girmeyin.”                       (Nur:27).

Peygamberimiz (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) izin alma gerekliliğinin sebebini, evlerin içersindeki bakılması câiz olmayan yer ve durumların görülebileceği endişesi olduğunu şöyle açıklıyor:

«إِنَّمَا جُعِلَ الاِسْتِئْذَانُ مِنْ أْجْلِ البَصَرِ»

“İzin alma (gerekliliği) gözün bakması sebebiyledir.” [123]

Günümüzde binaların birbirine bitişik olması, pencerelerin birbirine bakması komşuların birbirlerini görme olasılığını artırmıştır. İnsanların çoğu mâlesef gözlerine sahip çıkamaz durumdadır. Bilakis bazı insanlar evlerin içine gizlice bakmaktadırlar. Yüksek binalarda oturan bazı insanlar bilerek alçak binalarda  oturan insanların pencerelerine bakmaktadırlar. Bu iş komşuya yapılan bir ihânet ve onun ırzına yapılmış bir düşmanlıktır. Bu durum insanı daha büyük haramları işlemeye sevk edecektir. Yine bu durum toplumda birçok fitneye ve bozulmalara sebeb olacaktır. İslam şeriatının hak sahibine casusun, (gizlice evin içine bakanın) gözlerini heder etme izni vermesi bu işin ne kadar kötü ve tehlikeli bir iş olduğuna en iyi delildir. Allah’ın Resûlü (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) şöyle buyurmaktadır:

((مَنِ اطْلَعَ فِي بَيْتِ قَوْمٍ بِغَيْرِ إذْنِهِمْ فَقَدْ حَلَّ لَهُمْ أنْ يفقئوا عَيْنَهُ))

 “Her kim bir kavmin evinin içerisine gizlice bakarsa, o kavme o bakanın gözünü çıkarması helal olur.” [124]

 Bir başka rivâyette:

((…ففقئوا عَيْنَهُ فَلاَ دِيَةَ لَهُ وَلاَ قِصَاصَ))

 “Onun gözünü dışarıya çıkartın , o gözün ne diyeti  ne de kısası vardır.” [125]

ÜÇÜNCÜ KİŞİNİNDE OLDUĞU BİR YERDE                             İKİ KİŞİNİN  GİZLİ KONUŞMALARI

Bu durum meclislerin âfetidir. Bu durum insanların arasını açmak, aralarına kin ve nefret sokmak için şeytanın attığı en kötü adımlardandır. Peygamberimiz (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) bu işin hükmünü ve bu hükmün hikmetini şöyle beyan ediyor:

((إذَا كُنْتُمْ ثَلاَثَةً فَلاَ يَتَنَاجَى رَجُلاَنِ دُونَ الآخَرَ حَتَّى تَخْتَلِطُوا بِالنَّاسِ أجْلَ أنَّ ذَلِكَ يُحْزِنُهُ))

 “Şâyet üç kişi iseniz, iki kişi üçüncü kişiden ayrı  bir şekilde gizlice konuşmasın, tâ ki yanınızda bir insan kalabalığı olana kadar. Çünkü [126] (üç kişinin olduğu bir yerde) iki kişinin gizlice konuşması üçüncü kişiyi üzer.” [127] 

Bu duruma dört kişinin olduğu bir yerde üç kişinin gizli konuşması da girer. Aynı zamanda üç kişinin olduğu bir yerde iki kişinin, üçüncü kişinin dilini bildikleri halde, onun anlamadığı bir dilde sesli olarak ta olsa konuşmaları gizli konuşmaya girer. Hiç şüphe yok ki böyle durumlarda gizlice konuşmak üçüncü kişileri daima tedirgin edecektir. Aynı zamanda bu durum karşı tarafta küçümsenmek, hor görülmek düşüncesini doğurabilir. Yine üçüncü kişi, gizli konuşan iki kişinin kendi aleyhinde konuştukları duygusuna da kapılabilir.

İSBÂL (ELBİSENİN UZUN OLMASI)

Bu konu da insanların hafife aldıkları fakat Allah katında çok ağır olan bir konudur. İslâm fıkhında bu konunun adı “isbâl” olarak geçer. İsbâl; erkeklerin giydiği elbisenin iki ayak bileğindeki şişkin iki kemikten aşağı sarkmasıdır. Erkeklerden bazılarının giydiği kıyâfetler yerleri süpürmektedir veya yere çok yakındır. Bu durum ise câiz olmayan bir durumdur.

 H.z. Ebu Zer’in Peygamberimizden merfû olarak rivâyet ettiği hadis şöyledir:

((ثَلاَثَةٌ لاَ يُكَلِّمُهُمُ اللهُ يَوْمَ الْقِيَامَةِ وَلاَ يَنْظُرُ إلَيْهِمْ وَلاَ يُزَكِّيهِمْ وَلَهُمْ عَذَابٌ ألِيمٌ: المُسْبِلُ (وَفِي رِوَايَةٍ: إزَارَهُ) وَالْمَنَّانُ (وَفِي رِوَايَةٍ: الَّذِي لاَ يُعْطِي شَيْئًا إلاَّ مَنَّهُ) وَالْمُنَفِّقُ سِلْعَتَهُ بِالْحَلْفِ الْكَاذِبِ))

 “Üç sınıf insan vardır ki Allah onlarla kıyâmet günü ne konuşur, ne  onların yüzüne bakar, ne de onları tezkiye eder. Onlar için can yakıcı bir azap vardır. Elbisesi uzun olan kişi, (bir rivâyette :İzârı uzun olan kişi) ,kendisine minnet duyulmasını isteyen kişi, (başka bir rivâyette: Kendisine minnet duyulmadan bir şey vermeyen kişi) ve yalan yere yemin ederek malını satan kişi.” [128]         

Elbisesini veya pantolonunu uzun tutan kişi “Ben bunu kibir için yapmıyorum” diyerek kendisini savunsa da bu savunma makbul değildir. Bu iş kibir kastıyla olsa da olmasa da hüküm ve cezâ aynıdır. Peygamberimizin şu hadisi buna delildir:

((مَا تَحْتَ الْكَعْبَيْنِ مِنَ الإزَارِ فَفِي النَّارِ))

 “İzârın ka’beynden (iki ayak bileğindeki şişkin iki kemikten) aşağı olanı ateştedir,” [129]

Şâyet izâr (şalvar, pantolon v.s.) kibir için uzatılırsa cezâ  daha da şiddetlidir. Peygamberimiz (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) şöyle buyurur:

((مَنْ جَرَّ ثَوْبَهُ خُيَلاَءَ لَمْ يَنْظُرُ اللهُ إلَيْهِ يَوْمَ الْقِيَامَةِ))

 “Kim ki elbisesini uzatarak kibir için yerde süründürürse kıyâmet günü Allah onun yüzüne bakmaz.” [130]

Çünkü kibir olsun diye elbisesini uzatanlar iki haramı birden işlemektedirler. İbn-i Ömer’in (Allah her ikisinden de râzı olsun) merfû olarak rivâyet ettiği hadis şöyledir:

((الإسْبَالُ فِي الإزَارِ وَالْقَمِيصِ وَالْعِمَامَةِ، مَنْ جَرَّ ثَوْبَهُ مِنْهَا شَيْئًا خُيَلاَءَ لَمْ يَنْظُرِ اللهُ إلَيْهِ يَوْمَ الْقِيَامَةِ))

 “İsbâl izâr, gömlek ve sarıkta olur. Kim ki kibir için bu şeyleri uzatır yerde süründürürse kıyâmet günü Allah o kişinin yüzüne bakmaz.” [131]

Kadınların elbiselerini yerde süründürmelerine bir karış veya bir dirsek boyu olmamak kaydıyla izin verilmiştir. Zirâ kadının rüzgar v.b. sebeplerden dolayı ayak veya baldırlarının açılması ihtimali vardır. Elbiselerin uzunluğunda kadınlar için yukarıdaki ölçüyü aşmak câiz değildir. Aşırı uzunlukları olan ve dolayısı ile ellerde taşınmak durumunda olunan elbiseleri veya gelinlikleri giymek câiz değildir.

BİR ERKEĞİN HANGİ ŞEKİL VEYA SURETLE 

               OLURSA OLSUN ALTIN TAKINMASI

Ebu Musa El-Eş’ari’nin (Allah ondan râzı olsun) Peygamberimizden merfû olarak rivâyet ettiği hadiste şöyle buyurulur:

((أُحِلَّ لإنَاثِ أُمَّتِي الْحَرِيرُ وَالذَّهَبُ وَحُرِّمَ عَلَى ذُكُورِهَا))

 “Ümmetimin kadınlarına ipek ve altın helal kılınıp erkeklerine haram kılınmıştır.” [132]

Günümüzde bazı çarşılarda erkekler için çeşitli ayarlarda altından veya altın kaplanmış saatler, gözlükler, düğmeler, kalemler, zincirler, kolyeler satılmaktadır. Bazı yarışmalarda erkek yarışmacılara bu tip altın veya altın kaplamalı hediyeler dağıtılmaktadır. Tabî ki bütün bu işler olmaması gereken yanlış işlerdir.

İbn-i Abbas (Allah her ikisinden de râzı olsun)  şöyle rivâyet eder:

Allah’ın Resûlü (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) bir gün adamın birinin elinde altın yüzük görür ve o yüzüğü o adamın elinden alarak yere çarpar ve şöyle der:

((يَعْمَدُ أحَدُكُمْ إلَى جَمْرَةٍ مِنْ نَارٍ فَيَجْعَلُهَا فِي يَدِهِ؟ فَقِيلَ لِلرَّجُلِ بَعْدَمَا ذَهَبَ رَسُولِ اللهِ r، خُذْ خَاتَمَكَ انْتَفِعْ بِهِ، قَالَ: لاَ، وَاللهِ لاَ آخُذُهُ أبَدًا وَقَدْ طَرَحَهُ رَسُولُ اللهِ r))

 “Nasıl olur da içinizden biri bilerek ateşten bir koru alırda  avucunun içine koyar mı?! Allah’ın Resûlü (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) oradan gidince  o adama dendi ki: Yüzüğünü alda ondan faydalan. Dedi ki: Hayır, Allah’a yemin olsun ki onu asla almayacağım, zîrâ onu Allah’ın Resulü (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) yere çalmıştır.” [133]

KADINLARIN KISA, DAR, ŞEFFAF

GİYSİLER  GİYİNMELERİ

Zamanımızda düşmanlarımızın bize yönelik açmış oldukları harp çeşitlerinden biri de modadır. İslâm düşmanları modayı belirliyor müslümanlarda öylece kabul ediyorlar. Moda diye yutturulan giysiler nedense hep çıplak veya yarı çıplak figürler oluyor. Bu giysiler genellikle avret-i ğaliza yerlerini dâhi örtmüyor. Ya da çok şeffaf veya dar olup vücut azalarını belli ediyor. Bu giysilerin çoğunun -kadın kadına da olsa kadınların mahremleri yanında da olsa- giyilmesi câiz değildir. Ebu Hureyre’nin merfû olarak rivâyet ettiği bir hadiste Allah’ın Resulü, ahır zaman kadınlarının  bu tür elbiseler giyeceklerini haber vermektedir:

((صِنْفَانِ مِنْ أهْلِ النَّارِ لَمْ أَرَهُمَا: قَوْمٌ مَعَهُمْ سِيَاطٌ كَأذْنَابِ الْبَقَرِ يَضْرِبُونَ بِهَا النَّاسَ، وَنِسَاءٌ كَاسِيَاتٌ عَارِيَاتٌ مُمِيلاَتٌ مَائِلاَتٌ رُؤُوسِهِنَّ كَأَسْنِمَةِ الْبُخْتِ الْمَائِلِ، لاَ يَدْخُلْنَ الْجَنَّةَ وَلاَ يَجِدْنَ رِيحَهَا وَإنَّ رِيحَهَا لَيُوجَدُ مِنْ مَسِيرَةِ كَذَا وَكَذَا))

 “Cehennem ehlinden iki sınıf vardır ki ben onları göremedim: Ellerindeki inek boynuzlarına benzeyen kamçılarla insanlara vuran kavim ve giyinik oldukları halde açık kalan, kırıtarak yürüyen, başları,(sırtı eğri  deve hörgücü gibi olan kadınlar. Onlar cennete giremeyecekler hatta kokusunu dâhi almayacaklardır. Halbuki cennetin kokusu şu ve şu mesafelerden duyulur.” [134]

Bu hadiste anlatılan elbise türlerine öncelikle yırtmaçlı etekler veya fistanlar, çeşitli yerlerinden delinmiş olan veya oturulduğu zaman kadının avret yerlerini belli eden elbiseler de girmektedir. Aynı zamanda burada kâfirlere benzemek, onların uydurdukları utanç verici modalara uymak suretiyle onları taklit etmek gibi tehlikeli durumlar ortaya çıkmaktadır. Allah’tan  bizleri böyle sapıklıklardan korumasını niyaz ederiz! Yine tehlikeli bir durum da;  bâzı elbiselerin üzerine bazı müzisyenlerin, müzik guruplarının, bâzı insan ve hayvan resimlerinin, içki gibi haram olan bir takım şeylerin reklamlarının, haç işâretlerinin, kötü birtakım işler peşinde olan cemiyet ve kulüplerin amblemlerinin konulması, şeref ve haysiyete  yakışmayan birtakım ibârelerin yazılmasıdır. Çoğu yabancı diller ile yazılan bu yazıların ne mânâya geldiğini halkın çoğu bilmemektedir.  

PERUK TAKMAK

Esma Bint-i Ebî Bekir’den şöyle rivâyet edilir:

((جَاءَتْ امْرَأَةٌ إٍلَى النَّبي صَلَّى الله عّلَيْهِ وَسَلَّمَ، فَقاَلَتْ: يَا رَسُولَ الله إِنَّ لِي ابْنَةٌ عَرِيسًا أَصَابَتْهَا حصبة فَتَمَرَّقَ (أيْ تَسَاقَطَ) شَعْرُهَا أَفَأَصِلُهُ؟ فَقَالَ:«لَعَنَ الله الوَاصِلَةَ وَالمتوصلة))

“Bir kadın Peygamber efendimizin yanına gelerek şöyle dedi: Ey Allah’ın Resûlü, benim gelinlik bir kızım var, ona bir hastalık isabet etti ve saçlarının dökülmesine sebeb oldu. Onun saçına ek saç (peruk) takabilir miyim? Allah’ın Resûlü (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) şöyle buyurdu: Allah, saçına ek saç takana da, bu işlemi yapana da lânet etmiştir.” [135]

Câbir Bin Abdullah şöyle dedi:

((زَجَرَ النَّبِيُّ r أنْ تَصِلَ الْمَرْأَةُ بِرَأْسِهَا شَيْئًا))

 “Allah’ın Resûlü (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) kadının başına bir şey eklemesini yasaklamıştır.” [136]

Zamanımızda bu işlem peruk takma işi olarak tatbik ediliyor. Bu işlemin yapıldığı kuaförler haram işlerle dolup taşmaktadır.

ELBİSE TÜRÜ, KONUŞMA VE  GÖRÜNÜŞTE                                                             ERKEKLERİN KADINLARA, KADINLARIN DA ERKEKLERE   BENZEMEYE   ÇALIŞMALARI

Erkeğin, Allah’ın kendisi için yarattığı erkeklik karakteri, Kadının da Allah’ın kendisi için yaratmış olduğu kadınlık karakteri üzerine hayat sürmesi her iki cinsin yaratılışında var olan bir fıtri özelliktir. Bu özelliğe riâyet etmeden toplumsal yaşamın sağlam bir şekilde devam etmesi mümkün değildir. Erkeğin kadına, kadının da erkeğe benzemeye çalışması fıtrata aykırı bir durumdur. Bu durum toplumsal bozulmalara, bir çok şer kapılarının  açılmasına sebeb olabilecek bir durumdur ve dolayısıyla İslam şeriatı kesinlikle bunu haram kılmıştır. Şâyet herhangi bir âyet veya hadiste, herhangi fiilin sahibi (işleyeni) lânetleniyorsa bu durum o fiilin haram olup büyük günahlardan olduğuna işâret eder. İbn-i Abbas’dan (Allah her ikisinden de râzı olsun) merfû olarak şöyle bir rivâyet gelmiştir:

((لَعَنَ رَسُولُ اللهِ الْمُتَشَبِّهِينَ مِنَ الرِّجَالِ بِالنِّسَاءِ وَالْمُتَشَبِّهَاتِ مِنَ النِّسَاءِ بِالرِّجَالِ))

 “Allah’ın Resûlü kadınlara benzemeye çalışan erkeklere ve erkeklere benzemeye çalışan kadınlara lânet etmiştir.” [137]

Yine İbn-i Abbas’ın merfû olarak rivâyet ettiği başka bir hadiste ise şöyle buyurulur:

((لَعَنَ رَسُولُ اللهِ الْمُخَنِّثِينَ مِنَ الرِّجَالِ وَالْمُتَرَجِّلاَتِ مِنَ النِّسَاءِ))

 

“Allah’ın Resûlü kadınlaşan erkeklere ve erkekleşen kadınlara lânet etmiştir.” [138]

Benzemeye çalışma olayı oturuşta, kalkışta, yürüyüşte, ses tonu veya konuşma tarzında, giyim kuşam v.b. işlerde olabilir. Bu durum daha çok giysilerde olmaktadır. Bazı erkekler zincir, bilezik, halhal, küpe v.b. ziynet eşyaları takınmaktadırlar. Bu durum kadınlara benzemektir ve kesinlikle câiz değildir. Bu hastalıklar genellikle müzisyenler ve hippiler sınıfında görülmektedir.

Bir erkeğin kadınlara has olan bir elbise türünü giymesi câiz olmadığı gibi bir kadınında erkeklere has olan bir elbise türünü giymesi câiz değildir. Kadının giymiş olduğu elbise modelleri erkeğinkinden, erkeğin giymiş olduğu modeller de kadınınkinden tamamen farklı olmalıdır. Buna delil ise Ebu Hureyre’nin merfû olarak rivâyet ettiği şu hadistir:

((لَعَنَ اللهُ الرَّجُلَ يَلْبَسُ لُبْسَةَ الْمَرْأَةِ، وَالْمَرْأَةَ تَلْبَسُ لُبْسَةَ الرَّجُلِ))

 “Allah, kadın elbisesi giyen erkeğe ve erkek elbisesi giyen kadına lânet etmiştir.” [139]

SAÇI SİYAHA BOYAMAK

Bu konudaki doğru hüküm bu işin haram olduğu yönünde olan hükümdür. Zirâ Peygamberimiz (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) bu işi yapanların cezâ çekeceklerini haber vermektedir. Her cezâ gerektiren  şey haram olduğuna göre bu işlem de haramdır. Peygamberimizin bu söz konusu hadisi şudur:

((يَكُونُ قَوْمٌ يَخْضِبُونَ فِي آخِرِ الزَّمَانِ بِالسَّوَادِ كَحَوَاصِلِ الْحَمَامِ لاَ يُرِيْحُونَ رَائِحَةَ الْجَنَّةِ))

 “Âhir zamanda, saçlarını güvercin kursağı (boynunun altı) gibi siyaha boyayan bir kavim gelir, onlar cennetin kokusunu dahi koklayamazlar.” [140]

Zamanımızda saçları beyazlayan bir çok kişi saçlarını siyaha boyamaktadır. Bu durum toplumda birçok bozulmalara sebeb olmaktadır. Saçlarını siyaha boyayan bu insanlar bu durumları ile insanları kandırabilmektedirler. Bu durumun kişinin ahlakına da  kötü tesirleri olabilmektedir. Örneğin böyle bir kişi gurura kapılabilmektedir. Peygamberimiz (Sallallahu Aleyhi ve Sellem)’in  beyaz saç ve sakallarını sarıya, kırmızıya ve kahve rengine çalan renklere boyadığı ve kına çaldığı varittir. Fetih günü* Ebu Kuhâfe saçları ve sakalları segâme ağacı gibi ** bembeyaz  bir halde Allah’ın Resûlü’nün yanına getirilir. Allah’ın Resulü şöyle der:

((غَيِّرُوا هَذَا بِشَيْءٍ وَاجْتَنِبُوا السَّوَادَ))                                  “Bunu (başka) bir  şey [141] (renk) ile değiştirin, siyahla değiştirmekten sakının.”  [142]

Doğru olan görüşe göre bu konuda kadın da erkek gibidir. Yani bir kadının saçının beyaz kısımlarını siyah ile boyaması câiz değildir.

ELBİSE, DUVAR VEYA KAĞIT ÜZERİNE

CANLI RESMİ YAPMAK

Abdullah ibn-i Mes’ûd’un (Allah ondan râzı olsun) merfû olarak rivâyet ettiği bir hadiste şöyle buyurulur:

((إنَّ أشَدَّ النَّاسِ عَذَابًا عِنْدَ اللهِ يَوْمَ الْقِيَامَةِ الْمُصَوِّرُونَ))

 “Kıyâmet günü insanların, Allah katında en şiddetli bir şekilde azap görecek olanları resim yapanlardır.” [143]

Ebu Hureyre’den rivâyet edilen başka bir hadiste de şöyle buyurulur:

(( قاَلَ الله تَعَالَى:وَمَنْ أظْلَمُ مِمَّنْ ذَهَبَ يَخْلُقُ كَخَلْقِي فَلْيَخْلِقُوا حَبَّةً وَلْيَخْلِقُوْا ذَرَّةً..))

 “Allah Şöyle der: Benin yarattıklarım gibi yaratmaya çalışanlardan daha zâlim kim olabilir!? (Eğer güçleri yetiyorsa) bir (tahıl) tanesi veya bir zerre yaratsınlar ya!..”[144]

İbn-i Abbas’dan (Allah her ikisinden de râzı olsun) merfû olarak rivâyet edilen bir hadiste Peygamberimiz (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) şöyle buyurur:

((كُلُّ مُصَوِّرٍ فِي النَّارِ، يُجْعَلُ لَهُ بِكُلِّ صُورَةٍ صَوَّرَهَا نَفْسًا فَتُعَذِّبُ فِي جَهَنَّمَ))

 “(Canlı) resmi yapanların tümü ateştedir, resim yapanın cismi, yaptığı resimler adedince çoğaltılarak cehennemde azap görür.” İbn-i Abbas şöyle der: Şâyet illâki de (resim yapacaksan) ağaç veya ruh sahibi olmayan şeylerin resmini yap.” [145]

 Bu hadisler can sahibi olan her şeyin (insan veya hayvanların) -gölgeleri olsun olmasın- resmini yapmayı haram kılmaktadır. Resimler çizimle, oyma işlemi ile, nakışla, yontma işlemi ile, kalıplar aracılığı ile v.s.  ile yapılmaktadır. Bu yollarla yapılan resimlerin hepsi haramdır ve hüküm olarak birbirinden farkı yoktur. Zîrâ konu ile ilgili gelen hadisler bütün bu yollarla yapılan resimlerin hepsini kapsamaktadır.

Müslümana düşen bu konudaki delilleri olduğu gibi kabul edip “Ben bu resimlere ibâdet etmiyorum  ki” v.b. laflarla özür uydurmaktan kaçınmaktır. Akıl sahibi bir insan gerçek bir bakışla ve düşünceyle resmin sebeb olduğu fitnelerden sadece birini incelemiş olsa resmin neden haram kılındığının hikmetini anlayacaktır. Resimler sebebi ile bir çok insanın cinsi duyguları törpülenmek suretiyle, bu insanlar fuhuş ve zinâya sürüklenmişlerdir.

Müslümana düşen, evinde canlı varlıklardan hiçbirinin resmini barındırmamaktır ki evine melekler girebilsin. Peygamberimiz (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) şöyle buyurur:

((لاَ تَدْخُلُ المَلاَئِكَةُ بَيْتًا فِيهِ كَلْبٌ وَلاَ تَصَاوِيرُ))

 “Melekler içinde köpek ve resim bulunan eve girmezler.” [146]

Müslümanlardan bazılarının evinde bazı heykeller bulunmaktadır, bu heykellerden bazıları kâfirlerin taptıkları putlardır. Bu putlar antika eser veya sanatsal değeri olan eserler diye isimlendirilerek evlerin başköşelerine konmaktadır. Aslı put olan bu heykelleri eve koymak daha tehlikeli ve daha haramdır. Yine duvarlara asılı olan resimlerin haramlığı asılı olmayanlardan daha şiddetlidir. Resimler bir çok insanı gereğinden fazla büyütmeye, bir çok üzüntü ve hüznün yenilenmesine, kibir ve büyüklenmelere sebeb olmaktadır. Resimler hatıra olsun diye saklanıyor lafı da geçersizdir, zirâ asıl hatırlama kalplerde olur. Gerçek hatırlamak ahirete göç edenleri rahmetle anmakla, onlar için Allah’tan af ve merhamet dilemekle olur.

Resimler kitap sayfalarının içinde veya gıda maddesi ambalajlarında v.s. izâle edilmesi zor durum ve şekillerde olursa, bu resimlerin kalmasında bir mahsur yoktur. Bununla beraber bu resimlerin de elden geldiği kadar örtülmesi, sakıncalı olanlarına karşı dikkatli olunması gereklidir. Kimlik, pasaport, ruhsat v.s. resmi işlemler için gerekli olacak vesikalık resimlerin bu gâye ile evde saklanmasında bir mahsur yoktur. Bazı ilim ehli kişiler yerlerde üzerlerine basılan resimlerde bir beis görmemişlerdir. Allahu Teâlâ şöyle buyurur:

} فَاتَّقُوا اللهَ مَا اسْتَطَعْتُمْ {

 “Allah’tan gücünüzün yettiği ölçüde korkun.” (Teğabün:16). 

RÜYA UYDURMAK

Bazı insanlar kendilerini başkalarına iyi tanıtmak, maddî bir menfaat elde etmek veya düşmanını korkutmak için rüya uydururlar. Halkın çoğu rüyalara inanmakta ve kendilerine göre herhangi bir şekilde rüyalarını tabir edip ona göre işlerine veya hayatlarına yön vermektedirler. Durum böyle olunca birçok kişi bu durumdan istifâde ederek rüya uydurup menfaat peşine düşmektedirler. Allah’ın Resûlü (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) rüya uyduranları şöyle nitelemektedir:

((إنَّ مِنْ أعْظَمِ الفَرَى أنْ يَدَّعِيَ الرَّجُلُ إلى غَيْرِ أبِيهِ، أوْ يُرَى عَيْنَهُ مَا لَمْ تَرَ وَيَقُولُ عَلَى رَسُولِ اللهِ r ما لَم يَقُلْ))

 “Bir kişinin, asıl babasına değil de başka birine nispet edilmesi, kişinin başkalarına aslen görmediği bir rüyayı sanki görmüş gibi anlatması, Allah’ın Resûlü (Sallallahu Aleyhi ve Sellem)’in demediği bir sözü sanki demiş gibi rivâyet etmesi en büyük iftiralardandır.” [147]

Yine Peygamberimiz başka bir rivâyette şöyle buyurur:

((مَنْ تَحَلَّمَ بِحِلْمٍ لمَْ يَرَهُ كُلِّفَ أَنْ يَعْقِدَ بَيْنَ شَعِيَرَتَيْنِ وَلَنْ يَفْعَلْ…))

“Kim ki görmediği bir rüyayı görmüş gibi anlatırsa kendisinden iki arpa tanesini birbirine bağlaması istenir, fakat o bunu ebediyen yapamaz…” [148]

İki arpa tanesini birbirine bağlamak aslen mümkün olmayan bir şeydir. Görülmemiş bir rüyayı görülmüş gibi anlatan kişiye, yapılması mümkün olmayan bu işi yapması ceza olarak verilmiştir. Zîra her cezâ yapılan amel cinsinden gelir.

KABİRLERE OTURMAK, KABRİSTANDA

DEF-İ    HÂCET   YAPMAK

Ebu Hureyre Peygamberimizin şöyle buyurduğunu rivâyet eder:

((لأنْ يَجْلِسَ أحَدُكُمْ عَلَى جَمْرَةٍ فَتَحْرِقُ ثِيَابَهُ فَتَخْلِصُ إلَى جِلْدِهِ خَيْرٌ لَهُ مِنْ أنْ يَجْلِسَ عَلَى قَبْرٍ))

 “Sizden birinizin ateşten bir kor üzerine oturup elbisesinin yanması, ateşin cildine kadar ulaşması, kabir üzerine oturmasından daha hayırlıdır.” [149]

Mâlesef insanlardan bir kısmı kabirlere basma konusunda vurdum duymazlık gösterirler. Bâzı insanlar herhangi bir cenazeyi defnederken etraftaki kabirlerin üstlerine basmak suretiyle, orada yatan ölülere ihtiram etmezler. Yapılan bu hatanın ne kadar büyük bir günah olduğunu Peygamberimiz şöyle ifade etmektedir:

((لأنْ أمْشِيَ عَلَى جَمْرَةٍ أوْ سَيْفٍ أوْ أخَصِفُ نَعْلِي بِرِجْلِي أحَبُّ إلَيَّ مِنْ أنْ أمْشِيَ عَلىَ قَبْرِ مُسْلِمٍ …))

 “Benim için ateşten korlar veya kılıç üzerinde yürümem veya ayakkabımı bacağıma (ayağıma) dikmem bir müslümanın kabrine basarak yürümemden bana daha sevgilidir.” [150]

Kabirlerin üzerinde yürümek bu kadar tehlikeli ise kabristanları istila edip oralara binalar ve ticarethâneler yapanların durumu nicedir?! Bâzı ahlaksız kişilerde kabristanda def-i hacet yaparak bu yaptıklarının pisliği ve kokusu ile ölülere ezâ vermektedirler. Peygamberimiz (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) şöyle buyurur:

«وَمَا أُبَالِي أَوْسَطُ القَبْرِ قَضَيْتُ حَاجَتِي أَوْ وَسَطِ السُّوقِ»

“Ha kabirlerin ortasında ihtiyacımı giderdim ha çarşının ortasında,(hiç fark etmez).” [151] Yâni insanın avret yerlerini açıp kabristanda def-i hâcet yapmasının kötülüğü çarşının ortasında, insanların önünde avret yerlerini açıp def-i hacet yapmasının kötülüğü ile aynıdır deniliyor. Kabristana çöp v.s. pislik atanların da bu konuda vaat edilen cezâlardan nasipleri vardır.

Kişinin kabristanda yürürken ayakkabısını çıkarması adaptandır.

İDRARDAN KORUNMAMAK

İslâm’ın güzelliklerinden biri de insanın salahiyetine (iyiliğine) olan her şeyi insanlara emretmiş olmasıdır. Bu emirlerden biride necâsetlerden sakınma emridir. Bu sebeple islâm istinca* ve isticmar** kurallarını koyarak bu yöntemlerle temizliğin nasıl olacağını da belirtmiştir. Bâzı insanlar tuvaletten sonra temizlenme konusuna yeterince önem vermeyip elbiselerine necâset bulaşmasına ve dolayısıyla namazlarının bâtıl olmasına sebeb olmaktadırlar. Peygamberimiz (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) bu durumun kabir azabına yol açan sebeplerden biri olduğunu haber vermiştir. İbn-i Abbas’dan şöyle rivâyet edilir: Dedi ki: Peygamberimiz (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) Medine’nin etrafı surla çevrili bahçelerinden[152] birinin yanına uğradı ve kabirlerinde azap gören iki insanın sesini duydu ve sonra Peygamberimiz (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) şöyle buyurdu:

((يُعَذَّبَانِ، وَمَا يُعَذَّبَانِ فِي كَبِيْرٍ -ثُمَّ قَالَ- بَلَى (وَفِي رِوَايَةٍ: وَإنَّهُ لَكَبِيْرٌ) كَانَ أحَدُهُمَا لاَ يَسْتَتِرُ مِنْ بَوْلِهِ وَكَانَ الآخَرُ يَمْشِي بِالنَّمِيْمَةِ..))

“Azap görüyorlar, fakat büyük bir günah sebebi ile değil. Sonra dedi ki: Hayır, bilakis (büyük bir günah sebebiyle). Başka bir rivayette şöyle geçer: (Günahları ne büyüktür.) Bunlardan biri (hayatta iken) idrarından sakınmazdı, diğeri ise nemime ile yürürdü (nemime yapardı).” [153]

Yine Peygamberimiz kabir azabının çoğunun sidikten sakınmama olduğunu şu hadisinde de haber veriyor, O şöyle buyurdu:

((أكْثَرُ عَذَابِ الْقَبْرِ فِي الْبَوْلِ))

 “Kabir azabının çoğu idrar sebebiyledir.”  [154]

Bevl ettikten sonra bevl kesilmeden kalkıp gitmek, bevli üzerine sıçratmak, istinca ve isticmârı tam yapmamak veya hiç yapmamak v.b. durumlar idrardan sakınmamaktır. Asrımızda kâfirlere benzeme olayı o kadar ilerledi ki; tuvalet adapları dâhi onlardan alınmaya başlandı. Meselâ bâzı yerlerde idrar dökünmek için duvarlara bazı asma klozetler (tuvalet taşları) takılmış, insanlar buralara yaklaşıp idrar etmektedirler. Bu taşların bazılarının etrafı açıktır. Bu taşlarda idrar yapmak büyük ihtimal ile idrarı insanın üstüne sıçratacaktır. İnsanlar, tuvalete girip çıkanların gözleri önünde  hayâ etmeden küçük abdestlerini yapıp istinca dahi etmeden, damlayan necâsetle birlikte oradan ayrılmaktadırlar. Bu durumda bu insanlar iki haramı birlikte yapmış oluyorlar: Birincisi; Avret mahallerini insanların bakışından korumamak, ikincisi ise; İstincâ veya isticmâr etmeden yani idrardan temizlenmeden oradan ayrılmaktır.

  DİNLENİLMEK İSTEMEYENLERİN              KONUŞMALARINA KULAK VERMEK

Allahu Teâlâ şöyle buyurur:

} وَلاَ تَجَسَّسُوْا ……. {

 “Birbirinizin kusurunu araştırmayın.” (Hucurât:12).

İbn-i Abbas’ın (Allah her ikisinden de râzı olsun) merfû olarak rivâyet ettiği hadiste Peygamberimiz (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) şöyle buyurur:

((مَنِ اسْتَمَعَ إلَى حَدِيثِ قَوْمٍ وَهُمْ لَهُ كَارِهُونَ صُبَّ فِي أُذُنَيْهِ الآنَكُ يَوْمَ القِيَامَةِ))

 “Her kim bir kavmin konuşmalarını, o kavim istemediği halde dinlerse kıyâmet günü iki kulağına eritilmiş maden suyu dökülür.” [155]

Şâyet dinleyen kişi , dinlediği insanların haberi olmadan o insanları dinleyip dinlediklerini onlara zarar vermek kastıyla başkalarına aktarırsa o kişinin günahına bir de casusluk günahı eklenir. Peygamberimiz (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) şöyle buyurur:

((لاَ يَدْخُلُ الْجَنَّةَ قَتَّاتٌ))

 

 

 

“Casusluk yapanlar (gizlice insanları dinleyip de dinlediklerini başkalarına anlatanlar) cennete giremezler.” [156]

KÖTÜ KOMŞULUK

Allahu Teâlâ kitabında komşularımızla iyi geçinmemizi istemektedir. O şöyle buyurur:

} وَاعْبُدُوا اللهَ وَلاَ تُشْرِكُوا بِهِ شَيْئًا وَبِالوَالِدَيْنِ إحْسَانًا وَبِذِي القُرْبَى وَالْيَتَامَى وَالْمَسَاكِينِ وَالجَارِ ذِي القُرْبَى وَالجَارِ الجُنُبِ وَالصَّاحِبِ بِالجَنْبِ وَابْنِ السَّبِيلِ وَمَا مَلَكَتْ أيْمَانُكُمْ إنَّ اللهَ لاَ يُحِبُّ مَنْ كَانَ مُخْتَالاً فَخُورًا {

 “Allah’a ibâdet edin ve O’na hiç bir şeyi ortak koşmayın. Anaya, babaya, akrabaya, yetimlere yoksullara, yakın komşuya , uzak komşuya, yakın arkadaşa, yolcuya , elleriniz altında bulunanlara, (köle , câriye, hizmetçi ve benzerlerine iyi davranın; Allah kendini beğenen ve daima böbürlenip duran kimseyi sevmez.”                                                             (Nisâ:36).

Komşuluk hakkı büyük olduğu için komşuya eziyet etmek, ona kötülük etmek haram kılınmıştır. Ebu Şureyh’in (Allah ondan râzı olsun) merfû olarak rivâyet ettiği hadiste şöyle buyurulur:

((وَاللهِ لاَ يُؤْمِنُ، وَاللهِ لاَ يُؤْمِنُ، وَاللهِ لاَ يُؤْمِنُ، قِيلَ وَمَنْ يَا رَسُولَ اللهِ؟ قَالَ: الَّذِي لاَيَأْمَنُ جَارُهُ بَوَائِقَهُ))

 “Allah’a yemin olsun ki iman etmiş olmaz! Allah’a yemin olsun ki iman etmiş olmaz! Allah’a yemin olsun ki iman etmiş olmaz! Dediler ki: Ey Allah’ın Resulü kim (iman etmiş olmaz)? Dedi ki: Şerrinden komşusunun emin olmadığı kişi.” [157]

Peygamberimiz (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) bir kişinin komşusunun onu methetmesinin, o kişinin iyi bir kişi olduğuna delil saymış, yine komşusunun o kişiyi kötülemesini de o kişinin kötü olduğuna delil saymıştır. İbn-i Mes’ûd (Allah ondan râzı olsun) şöyle der: Adamın biri şöyle dedi: Ey Allah’ın Resûlü hareketlerimin ve işlerimin iyi olup olmadığını nasıl anlayabilirim? Allah’ın Resûlü şöyle cevap verdi:

«إَذَا سَمِعْتَ جِيرَانِكَ يَقُولُونَ: قَدْ أَحْسَنْتَ، فَقَدْ أَحْسَنْتَ، وَإِذاَ سَمِعْتُمْ يَقُولُونَ: قَدْ أَسَأْتَ فَقَدْ أَسَأْتَ»

“Şâyet komşularının senin için (iyi yaptın) dediklerini duyuyorsan iyi yapmışsındır ve şâyet “kötü yaptın” dediklerini duyuyorsan kötü yapmışsındır.” [158]

 Komşuya eziyet vermenin bir çok çeşitleri vardır: Komşuyla paylaşılan ortak duvarın ortak kullanılmasını engellemek, evi onun rızâsını almadan onun evinden daha yüksek yapıp onun güneşini havasını engellemek, komşunun evine bakan pencereler açmak ve buradan komşunun gizliliklerini görmek için onun evini izlemek, özellikle istirahat ve uyku saatlerinde gürültü çıkarmak, sağa sola vurarak, bağırarak komşuyu rahatsız etmek, komşunun çocuklarını dövmek, komşunun evinin önüne çöp veya pislik atmak v.s. Peygamberimizin şu hadisinde beyan ettiği gibi komşu hakkında işlenen günahın cezası kat kat artmaktadır. Peygamberimiz (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) şöyle buyurur:

((لأنْ يَزْنِيَ الرَّجُلُ بِعَشْرَةِ نِسْوَةٍ أيْسَرُ عَلَيْهِ مِنْ أنْ يَزْنِيَ بِامْرَأَةِ جَارِهِ … لأنْ يَسْرِقَ الرَّجُلُ مِنْ عَشْرَةِ أبْيَاتٍ أيْسَرُ عَلَيْهِ ((مَنْ بَيْتِ جَارِهِ))

 “Bir kişinin on kadınla zinâ etmesi komşusunun hanımı ile zina etmesinden daha hafiftir. Yine bir kişinin on evden çalması komşusunun evinden çalmasından daha hafiftir.” [159]

Bazı hâinler, komşularının evde olmadığı zamanlardan istifâde ederek, onların namuslarını kirletmektedirler. Can yakıcı bir azâba çaptırılacak olan bu hâin kişilere yazıklar olsun.

VASİYET YOLUYLA VÂRİSLERE ZARAR VERMEK

İslâm şeriatının kaidelerinden biri de “Ne zarar görmek ne de zarar vermek vardır” kâidesidir. Bâzı insanlar varislerinin hepsini veya bir kısmını mirastan alıkoymak için çok değişik hileli yollara başvurmaktadırlar. Bu tür cürümler işleyenler Peygamberimizin şu hadisinin muhatabı olurlar:

((مَنْ ضَارَّ أضَرَّ اللهُ بِهِ، وَمَنْ شَاقَّ شَقَّ اللهُ عَلَيْهِ))

 “Kim zarar verirse Allah o kişiye zarar verir, Kim ki zorlaştırırsa Allah ona zorlaştırır.” [160]

Kişinin vasiyet yolu ile vârislerinin hepsini veya bazılarını mirastan mahrum bırakması, şeriatın izin vermediği bir şekilde vasiyet etmesi veya malının üçte birinden fazlasını vasiyet etmesi gibi durumlar vasiyet yolu ile verilen yanlış ve zararlı işlerdendir. İslâm şeriatının tatbik edilmediği yerlerde varislerin gerçek haklarını alabilmeleri oldukça zordur. Zirâ oralarda bulunan medeni mahkemeler İslam şeriatının esasları dışında hüküm vermektedirler. Yanlış ve haram vasiyetler, beşer kanunları sayesinde tatbik edilmektedir. Onlara yapmış oldukları bu zararlı işlerden dolayı yazıklar olsun!

ZAR OYUNU

İnsanların arasında yaygın olan oyunlardan çoğu haram unsurlar içermektedir. Zar oyunu bu oyunlardan biridir. Zar, tavla v.b. bir çok oyunda kullanılan bir küredir. Peygamberimiz bizi kumarın başlangıcı olan bu oyunlardan sakındırmıştır. Peygamberimiz şöyle buyurur:

((مَنْ لَعِبَ بِالنَّرْدَشِيرِ فَكَأنَّمَا صَبَغَ يَدَهُ فِي لَحِمِ خِنْزِيرٍ وَدَمِهِ))

 “Kim ki zar oyunu oynarsa elini domuz eti ve kanına batırmış gibidir.” [161]

Ebu Musa’nın (Allah ondan râzı olsun) merfû olarak rivâyet ettiği hadis ise şöyledir:

«مَنْ لَعِبَ بِالنَّرْدِ فَقَدْ عَصَى اللهَ وَرَسُولَهُ»

“Kim ki zar ile oyun oynarsa Allah’a ve Resûlü’ne âsi olmuştur.” [162]

 

MÜ’MİN BİR KİŞİYİ LÂNETLEMEK VEYA    HAK ETMEYEN BİRİNE  LÂNET ETMEK

Mâlesef insanlardan bir çoğu kızdığı zaman, kendisini tutamayıp insanlara, hayvanlara, cansız varlıklara, güne, saate v.s. neye kızmışsa ona hemen lânet yağdırır. Hatta bâzı insanlar kendi çocuklarına dâhi lânet etmekten çekinmezler. Bâzen kişiler karşılıklı olarak birbirlerini lânetlerler. Halbuki bu iş çok tehlikeli ve sakındırılması gereken bir iştir. Ebu Zeyd Bin Sabit Dahhak’ın Peygamberimizden merfû olarak rivâyet ettiği hadiste şöyle buyurulur:

((… وَمَنْ لَعَنَ مُؤْمِنًا فَهُوَ كَقَتْلِهِ))

 “Bir kimsenin mü’min bir kişiye lânet etmesi o kişiyi öldürmesi gibidir.” [163]

Mâlesef lânet etme olayı kadınlarda daha fazla görülmektedir. Peygamberimiz (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) kadınların fazlaca lânet etmelerinin, onların cehenneme girme sebeplerinden biri olarak gösterilmiştir. Lânet edenler kıyâmet günü şefaatten de mahrum kalırlar. Bundan da tehlikeli olanı birbirlerine haksız yere lânet eden insanlar aslında kendilerine lânet etmiş olurlar. Zirâ bu lânet sahibine dönecektir. Bu insanlar böylelikle kendi elleri ile kendilerini Allah’ın rahmetinden uzaklaştırmış olurlar.

AĞIT YAKMAK

Sakınılması gereken büyük hatalardan biri de özellikle bâzı kadınların ölüm hadiselerinde veya cenâzelerde yüzlerine, dizlerine ,göğüslerine vurarak, yaka-paçalarını yırtmak suretiyle, yüksek sesle ağlayarak ağıt yakmaktadırlar. Zamanımızda bâzı erkekler de aynı şeyleri yapmaya başlamışlardır. Bu manzara Allah’ın kaderine râzı olunmadığını ve musibetler karşısında sabırlı olunmadığını göstermektedir. Peygamberimiz (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) böyle yapanlara lânet etmiştir. Ebu Umâme (Allah ondan râzı olsun) şöyle rivâyet etmiştir:

«أَنَّ رَسُولُ الله صَلَّى الله عّلَيْهِ وَسَلَّمَ لَعَنَ الخَامِشَة وَجْهُهَا وَالشَّاقَةَ جَيْبُهَا وَالدَّاعِيةَ باِلوَيْلِ وَالثُّبُورِ»

“Allah’ın Resûlü (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) yüzüne vuran (yüzüne vurmak suretiyle yüzünü yaralayan) yaka-paçasını yırtan, velvele kopararak helak olmayı veya kendine büyük bir belâ gelmesini dileyen kadına* lânet etmiştir.” [164] 

Abdullah ibn-i Mes’ud’un merfû olarak rivâyet ettiği hadis ise şöyledir:

((لَيْسَ مِنَّا مَنْ لَطَمَ الْخُدُودَ وَشَقَّ الجُيُوبَ وَدَعَا بِدَعْوَى الجَاهِلِيَّةِ))

 “Yüzlere vuran, yaka-paçasını yırtan, câhiliyye işlerine çağıran, cahiliyyedeki gibi ağıt yakmak suretiyle  (helak olmayı, kendisine bir musîbet v.s. gelmesini isteyen) bizden değildir.” [165]

Peygamberimiz başka bir hadisinde şöyle buyurur:

((النَّائِحَةُ إذَا لَمْ تَتُبْ قَبْلَ مَوْتِهَا تُقَامُ يَوْمَ القِيَامَةِ وَعَلَيْهَا سِرْبَا مِنْ قَطِرَانٍ وَدِرْعٍ مِنْ جَرَبٍ))

 “Ağıt yakan kişi bu günahından tevbe etmeden ölürse kıyâmet günü üzerinde katrandan bir gömlek ve kaşıntıya sebeb olan bir kalkan giymiş olarak kalkar.” [166]

YÜZE VURMAK VE YÜZÜ DAĞLAMAK

Câbir (Allah ondan râzı olsun) şöyle rivâyet eder:

((نَهَى رَسُولُ اللهِ r عَنِ الضَّرْبِ فِي الْوِجْهِ وَعَنِ الْوَسْمِ فِي الْوَجْهِ))

“Allah’ın Resûlü (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) yüze vurmayı ve yüze dağlama yapmayı yasaklamıştır.” [167]

Bazı öğretmenler ve babalar çocukların yüzlerine el veya başka şeylerle vurmaktadırlar. Şüphesiz bu durum Allah’ın, kendisiyle insana kerem ettiği yüze ihânet etmektir. Yüze vurmak insana bazı önemli duyu organlarını da kaybettirebilir ve pişmanlık fayda vermez. Ayrıca böyle bir yanlış sonucu zarar gören tarafın kısas isteme hakkını da hatırda bulundurmak gerekir.

Hayvanların tanınabilmesi için yüzlerine yapılan dağlamalar da haramdır. Zirâ burada hayvana azap etme, onun yüzünü bozma ve değiştirme olayı vardır. Bâzı kabileler de aynı maksatlarla kendi soylarından olanların yüzlerine dağlama yoluyla işâretler koymaktadırlar. Bu yapılan da haram bir fiildir. Şâyet illaki, bu yapılacaksa yüz haricinde ki yerler seçilmelidir.

ŞER’Î BİR SEBEB OLMADAN BİR MÜSLÜMANIN  BAŞKA BİR MÜSLÜMANLA ÜÇ GÜNDEN  FAZLA                    DARGIN DURMASI

Şeytanın attığı adımlardan (çalışmalardan) biri de müslümanlar arasında dargınlık peyda etmektir. Bir çok insan şeytanın adımlarını takip ederek, şer’î olmayan sebeplerle müslüman kardeşi ile dargın durmaktadır. Dargınlık sebepleri bâzen maddî, bâzen manevî, bâzen de incitici küçük bir yanlış hareket olabilmektedir. Bir yıl ve daha fazla süren dargınlıklar olabilmektedir. Bâzı insanlar , darıldıkları insanlara bir daha asla konuşmamaya veya bir daha asla o kişinin evine girmemeye yemin etmektedirler. Darılan kişi kendisine darılmış olduğu bir arkadaşını yolda görse ondan yüz çevirmekte, onu bir mecliste görse onunla tokalaşmamaktadır. Hiç şüphe yok ki bu v.b. durumlar İslam toplumlarında olmaması gereken nahoş durumlardır. Yine hiç şüphe yok ki bu gibi durumlar toplumda kardeşlik bağlarını zayıflatmakta, toplumsal muhabbeti azaltmaktadır. Bu v.b. sebeplerden dolayı islam’ın bu konuda verdiği hüküm çok şiddetlidir ve cezâ da buna paralel olarak çok ağırdır. Ebu Hureyre’nin (Allah ondan râzı olsun) bu konuyla ilgili Peygamberimizden merfû olarak rivâyet ettiği hadis şöyledir:

((لاَ يَحِلُّ لِمُسْلِمٍ أَنْ يَهْجُرَ أَخَاهُ فَوْقَ ثَلاَث فَمَنْ هَجَرَ فَوْقَ ثَلاَث فَمَاتَ دَخَلَ النَّار))

 “Bir müslümanın, müslüman kardeşi ile üç günden fazla dargın durması kendisine helal olmaz. Kim ki müslüman kardeşi ile üç günden fazla dargın durur da bu durum üzerine ölürse ateşe girer.” [168]

Ebu Harrâş El-Eslemî’nin (Allah ondan râzı olsun) merfû olarak rivâyet ettiği bir hadiste de şöyle buyurulur:

((مَنْ هَجَرَ أخَاهُ سَنَةً فَهُوَ بِسِفْكِ دَمِهِ))

 “Kim ki müslüman kardeşi ile bir sene dargın durursa onun kanını akıtmış[169]gibidir..” [170]

Dargınlığın sebeb olduğu kötülük olarak kişinin Allah’ın rahmetinden mahrum kalması yetmez mi? Ebu Hureyre’nin merfû olarak rivâyet ettiği hadis şöyledir:

((تُعْرَضُ أعْمَالُ النَّاسِ فِي كُلِّ جُمْعَةٍ مَرَّتَيْنِ، يَوْمِ الإثْنَيْنِ وَيَوْمِ الخَمِيسِ، فَيَغْفِرُ لِكُلِّ عَبْدٍ مُؤْمِنٍ إلاَّ عَبْدًا بَيْنَهُ وَبَيْنَ أخِيهِ شَحْنَاء فَيُقَالُ: اُتْرُكُوا أوْ أرِكُوا (يَعْنِي أخِّرُوا) هَذَيْنِ حَتَّى يَفِيئَا))

 “İnsanların amelleri haftada iki kez Allah’a sunulur, bu iki gün; pazartesi ve perşembe günleridir. (Bu günlerde) her mü’min kulun günahı affedilir fakat aralarında dargınlık bulunanlar bundan hariçtir. (Onlar için şöyle) denir: Bu ikisini bırakın veya onları erteleyin ta ki (dargınlıklarından) dönene kadar.” [171]

Aralarında dargınlık bulunan kişilerden birisi tevbe ederse gidip dargın bulunduğu şahsa selam vermeli, onunla konuşmalıdır. Şâyet karşısındaki kişi ona karşılık vermezse artık yükümlülük onun üzerinedir.

Ebu Eyyub’un merfû olarak rivâyet ettiği bir hadiste şöyle buyurulur:

((لاَ يَحِلُّ لِرَجُلٍ أنْ يَهْجُر َأخَاهُ فَوْقَ ثَلاَثِ لَيَالٍ، يَلْتَقِيَانِ فَيَعْرِضُ هَذَا وَيَعْرِضُ هَذَا، وخَيْرُهُمَا الَّذِي يَبْدَأُ بِالسَّلاَمِ))

 “Bir kişiye (müslüman) kardeşi ile üç günden fazla dargın durması helal olmaz. Karşılaşırlar da birbirlerinden yüz çevirirler. Bu durumda onların en hayırlı olanı selam vermeye diğerinden önce başlayanıdır.” [172]

Şâyet bir kişiden uzak durmanın sebebi o kişinin namaz kılmaması ve ahlaksızca bir yaşam sürmesi ise bu durumda eğer o kişi ile alakayı kesmek, o kişinin bu yanlışlardan dönmesine, yaptığı günahları tekrar etmemesine sebeb olacaksa bu uzaklaşma câiz olur ve şâyet o kişi bu uzaklaşmadan ters yönde etkilenip daha da günah bataklığına batacaksa bu durumda o kişiden uzaklaşmayıp nasihat ve irşâda devam etmek doğru olacaktır.[173]

Son olarak diyorum ki, bu kitapta öncelikle göze çarpan yaygın haramları konu ettik.[174] Yüce Allah’tan kalbimize günahları ile kendi arasında engel olacak korkuyu vermesini, günahlarımızı af etmesini, hatalarımızı bağışlamasını, bizi helal ile rızıklandırıp harama muhtaç etmemesini, bize  fazlından vererek, bizi başkalarına muhtaç etmemesini, tevbelerimizi kabul etmesini ve bizi günahlardan arındırmasını niyaz ederiz.! Muhakkak ki O, her şeyi duyan ve duaları kabul edendir!

Allah’ın salâtı ve selâmı ümmî olan peygamberin, onun âlinin ve ashabının üzerine olsun! Alemlerin Rabbi Allah’a hamd olsun!

Yazan:Muhammed Salih El-Müneccid

Posta Kutusu:2999

                         EL-KOBER

[1] Hâkim rivâyet etmiştir.2/375. Elbâni “Gâyetü’l- Merâm” adlı kitabında bu hadisin Hasen olduğunu zikretmiştir. Sh.14

[2]Müslim. Faziletler kitabı, no:130. Abdulbakî Baskısı.

[3]  Ebu Dâvud rivâyet etmiştir: 3486 . Bu hadis Ebu Dâvud’un sahihinde 977 rakamıyla yer almaktadır. Hadisin sahih olduğu konusunda ittifak vardır.

[4] Dar-u Gutnî rivâyet etmiştir. 3/7 , hadis sahihtir.

[5]  İslamda haramlar konusunda yeni bir takım kitaplar basılmıştır. İbn en-Nahhas ed-Dimeşkî’nin“Tenbîhü’l-Gâfilîn an Â’mâli’l-Câhilîn” adlı eseri  bunlardan biridir.

[6]    Bu kitabı bir kaç ülema incelemiştir. Kitabı inceleyenlerden biri de Şeyh Abdulaziz Bin Abdullah Bin Bâz’dır.(r.h.).Yapmış olduğu eklere (z) harfi ile sayfanın altındaki notlar bölümünde  işâret edilmiştir.

[7]Buhari ve Müslim rivayet etmiştir. S.Buhârî No:2511.  Baskı:Bağa.

[8] Buhârî rivâyet etmiştir.Feth:8/176

[9] İmam Müslim rivâyet etmiştir. Sahihi Müslim No:1978. Abdulbâkî baskısı.

[10] Teysir’l-Azîzi’l-Hamîd adlı esere bk. Darul-İfta baskısı. Sh:158

[11] Bu hadisi Beyhakî Es-Sünenü’l- Kübrâ adlı eserde rivâyet etmiştir.c.10 , sh.116. Aynı hadis Tirmizide 3095 rakamıyla yer almaktadır. Elbânî “Gâyetü’l- Merâm” adlı eserinde bu hadisin hasen hadis olduğunu söylemiştir.

[12] İmam-ı Ahmed rivâyet etmiştir. c.2  sh.429. Bu hadis Sahihu’l-Câmî’de 5939 numarasıyla yer almaktadır.

[13] Sahihi Müslim, 4/1751.

[14] Buhârî rivâyet etmiştir. Fethu’l-Bâri’ye bkz. 2/333

[15] İmam Ahmed rivâyet etmiştir. C.4  sh.156. Bu hadis Silsiletü’s-Sahih’te 492 rakamıyla yer almaktadır.

[16] Müslim rivâyet etmiştir.4/2289 .

[17] Müslim rivâyet etmiştir. No: 2985.

[18] İmam Ahmed rivâyet etmiştir. 1/389. Bu hadis “Sahihı’l-Câmî”de 3955 rakamıyla yer almaktadır.

[19] Bu hadisi  Tabarânî “El-Kebir”de zikretmiştir. 18/162. “Sahihu’l-Câmî”ye bak.No:5435.

[20] İmam Ahmed rivâyet etmiştir. 2/220. Es-Silsiletü’s-Sahiha:1065. Bu hadiste zayıflık vardır, zayıflık ifâdesi ile zikredilmesi iyi olur.(z).

[21] Ebu Dâvud rivâyet etmiştir. No:3910. Bu hadis aynı zamanda “Silsiletü’s-Sahih” de de yer almaktadır. No:430.

[22] Buhârî rivâyet etmiştir. “Fethu’l-Bârî”ye bak. 11/530.

[23] İmamı Ahmed rivâyet  etmiştir. 2/125. Sahihu’l- Câmi’ye bak. 6204.

[24] Ebu Dâvud rivâyet etmiştir. Hadis Silsiletü’s-Sahih’de yer almaktadır. No: 94.

[25] Buhârî, Feth :11/536

[26] Doğrusu bu ibâreyi (sonra) lafzının kullanarak söylemektir. “Allah’tan sonra sana güveniyorum” ibâresi doğrudur. Bunun gibi diğer kelimelerde de uygun ölçüler kullanılmalıdır.

[27] Geniş bilgi için bak. “Mu’cemi’l-Menâhiyel-Lafziyye”. Şeyh Ebu Bekir Ebu Zeyd.

[28] “İmam Ahmed rivâyet etmiştir. 5/310 . Sahihu’l-Câmî:997.

[29]  Ebu Dâvud rivâyet etmiştir. 1/533. Bu hadis “Sahihı’l-Câmî”de 7224 numarasıyla mevcuttur.

[30] Buhârî rivâyet etmiştir. Fethu’l-Bârî’ye bkz. :2/274.

[31] Buhârî rivâyet etmiştir. Fethu’l-Bârî’ye bkz. 2/274.

[32] Ebu Dâvud rivâyet etmiştir. 1/581. Bu hadis “Sahihu’l-Câmî’de 7452 rakamıyla mevcuttur. Bu hadisin aslını Muaysib Sahihi Müslim’de rivâyet ediyor. (z).

[33] Beyhâki “Sünen’i-Kübra”da rivâyet etmiştir.10/104. Aynı hadis “Silsilede 1795 numarasıyla yer almaktadır.

[34] Müslim rivâyet etmiştir. 1/320-321.

[35] Müslim rivâyet etmiştir.No:474. Abdulbâkî baskısı.

[36] Beyhakî rivâyet  etmiştir. 2/93 . “İrvâi’l-Galîl” adlı eserde bu hadise hasen hadis denmiştir.

[37] Buhârî rivâyet etmiştir. No:756.  El-Bağa baskısı.

[38] Buhârî rivâyet etmiştir. Hadis no:756. El-Bağa baskısı.

[39] Müslim rivâyet etmiştir. 1/339.

[40] Müslim rivâyet etmiştir. 1/396.

[41] Müslim rivâyet etmiştir.1/102-103.

[42] Bu konuyla ilgili hadis Sahihu’l-Câmî adlı hadis kitabında 2971 numarasıyla mevcuttur.

[43] “İmam Ahmed rivâyet etmiştir.1/300. Hadis Sahihu’l-Câmî’de:6565 numarasıyla mevcuttur.

[44]     Buhârî . El-Feth.6/314.

[45] Zevâid-i Bezzâr’a bak. 2/181. Bu hadis Sahihul-Câmî’de 547 rakamıyla yer almaktadır. Semer(gatep): Devenin sırtına konan semer. (Bu semer genelde büyük ve etrafı örtülü olur, genelde kadınlar için kullanılır.)Mütercim.

[46] “İmam Ahmed rivâyet etmiştir.

[47] Tabarânî Kebir’de rivâyet etmiştir. 17/339 . Bu hadis Sahihul-Câmî’de 1934 rakamıyla zikredilmiştir.

[48] Tirmizî Ebu Hureyre’den rivâyet  etmiştir.1/243. Bu hadis Sahihu’l-Câmî’de 5918 numarası ile bulunmaktadır.

[49] Bu konudaki doğru hüküm şudur: Kişi bu işi hayızın başında da yapsa sonunda da yapsa bir veya yarım dinar vermekte hürdür. Bir dinar bir Suud cüneyhinin 7’de 4’ü dür, yarım dinar ise 7’de 2’sidir. Çünkü bir Suud cüneyhi  1.75 dinardır. (z). Cüneyh Suudi Arabistan’ın eski para birimidir. Müt.

[50] İmam Ahmed rivâyet etmiştir.2/479. Sahihu’l-Câmî: 5865.

[51] Tirmizi rivâyet etmiştir. 1/243 . Sahihu’l- Câmî’de 5918.

[52] Ebu Dâvud rivâyet  etmiştir. 2/601 . Sahihu’l-Câmî: 6491.

[53] Müslim rivâyet  etmiştir.

[54] Müslim rivâyet etmiştir.7/1711.

[55]   Tabârâni rivâyet etmiştir. 20/212. Sahihu’l-Câmî:4921.

[56]   İmamı Ahmed rivâyet etmiştir.1/412 .Sahihu’l-Câmî: 4126.

[57]   İmamı Ahmed rivâyet etmiştir. 2/357. Sahihu’l-Câmî: 2509.

[58]   Tabârâni El-Kebir‘de rivâyet etmiştir.  24/342. Sahihu’l-Câmî:7054. El-İsâbe’ye bkz:4/354 Dâru’l-Kitabi’l- Arabî.

[59]   Müslim rivâyet etmiştir. 3/1489.

[60]   İmam Ahmed rivâyet etmiştir. 4/418 . Sahihu’l- Câmî’ye bak. 105 .

[61]   İmam Ahmed rivâyet etmiştir. 2/444. Sahihul- Câmî’ye bak.2703.

[62]    Müslim rivâyet etmiştir.2/977 .

[63] Buhârî rivâyet etmiştir. Fethu’l-Bâri’ye bak. 11/26 .

[64] İmam Ahmed rivâyet etmiştir.2/69 . Sahihul- Câmî:3047 .

[65] Buhârî rivâyet etmiştir. Fethu’l-Bâri’ye bak. 8/45.

[66] Ebu Dâvud rivâyet etmiştir.2/695. Mişkâtü’l-Mesâbih’e bkz. 3316.

[67] Müslim  rivâyet etmiştir. 3/1219.

[68] Hâkim Müstedrik’te rivâyet etmiştir. 2/37.

    Sahihu’l-Câmî’de: 3533 .

[69] İmam Ahmed rivâyet etmiştir. 5/225 .

    Sahihu’l-Câmî:3375

[70] Hâkim rivâyet etmiştir.2/37 . Sahihu’l-Câmî:3542 .

[71] Müslim rivâyet etmiştir. 1/99.

[72] İbn-i Mâce rivâyet etmiştir.2/754 .   Sahihu’l- Câmî: 6705

[73] Buhârî rivâyet etmiştir. Fethu’l-Bâri’ye bzk: 4/328 .

[74] Buhârî rivâyet etmiştir.

[75] Es-Silsileti’l-Ehâdisis-Sahiha’ya bkz.  1057 .

[76] İmam Ahmed rivâyet etmiştir.1/129 . Ahmed Şâkir bu hadisin isnâdının sahih olduğunu söylemiştir. No:1065 . Bu hadisin aslı Buhârî ve Müslim’dedir.(z.).

[77] Sigorta ve alternatif çözümler konusunda, İlmî Araştırmalar İdâresi Genel Başkanlığı tarafından neşredilen “İslamî Araştırmalar” dergisinin 17 , 18 ve 20. sayılarına bakınız.

*Mütercim.

**Şeyh Abdulmuhsin Ez-Zâmil ile yapılan konuşmanın özetidir.

[78] Bir ucu geri bükülmüş deynek.

[79] Müslim rivâyetetmiştir. No: 904 .

*Burada geçen ve tercümede de yumurta olarak mana verilen “بيضة” ( beyda ) kelimesinin askerlerin kafalarına geçirdikleri miğfer (tasma) manasına da gelebileceğini söyleyen muhaddisler de vardır. (Müt.)

  [80]  Buhârî rivâyet etmiştir. Fethu’l-Bârî’ye bak.12/81 .

[81] İmam Ahmed rivâyet etmiştir. 2/387     Sahihu’l- Câmî’de :5069 .

[82] İbn-i Mâce rivâyet  etmiştir. 2313  Sahihu’l-Câmî: 5114

[83] Buhârî rivâyet etmiştir. Fethu’l-Bârîye bak. 5/103 .

[84] Tabarânî El-Kebir’de rivâyet etmiştir.

[85] Müslim rivâyet etmiştir. 13/141 .

[86] Müslim rivâyet etmiştir: 4/1726 .

[87] Ebu Dâvud rivâyet etmiştir.5132  Hadis Buhârî ve Müslim’de de geçmektedir. Fethu’l-Bârî:10/450,  Edep kitabı, Müslümanların kendi aralarında yardımlaşmaları babı.

[88] İmam Ahmed rivâyet etmiştir. 5/261. Sahihu’l-Câmî: 6292

[89] Abdulaziz İbn-i Baz’ın sözlü açıklaması.

[90] El-Adabu’ş-Şeria, İbn-i Müflih  2176.

[91] İbn-i Mâce rivâyet etmiştir. 2/817.Sahihu’l-Câmî:1493. Bu hadis zayıflık belirten lafızlarla rivâyet edilmesi daha uygundur. Zîrâ bu hadiste zayıflık vardır. (z.).

[92] Buhârî rivâyet etmiştir. Fethu’l-Bâri:4/447

[93] Bu gibi durumlarda babanın çocuklarına imkânı el verdiği kadar yardımda bulunması mübahtır.(z.)

[94] Yani yanımdaki bir köleyi ona hediye ettim.

[95] Buhârî rivâyet etmiştir. Fethu’l-Bârî:5/211.

[96] Fethu’l-Bârî 5/211 .

[97] Sahihi Müslim 3/1243 .

[98] Mesail’i-İmam Ahmed li Ebi Dâvud  204 . İmam

İbni’l-Kayyim Ebu Dâvud’un hâşiyesinde bu meseleyi tahkik etmiştir.

  [99] İmam Ahmed rivâyet etmiştir. 4/269. Sahih-i Müslim: 1623 . 

[100] Ebu Dâvud rivâyet etmiştir.2/281.Sahihu’l-Câmî: 6280

[101] İmam Ahmed rivâyet etmiştir.1/388. Sahihi’l-Câmî: 6255 . Sahih-i Müslim’de yer alan, Ebu Hureyre’nin merfû olarak rivâyet ettiği başka bir hadis ise şöyledir: Kim ki kendi malını çoğaltmak için insanların mallarından dilenirse ateşten kor dileniyordur, ister çok dilensin isterse az.”(z.)

[102] Buhârî rivâyet etmiştir. Fethu’l-Bârî’ye bak.5/54.

[103] Nesaî rivâyet etmiştir. Müctebâya bak.7/314 . Sahihi’l- Câmî: 3594 .

[104] Tabarânî El-Kebir’de rivâyet etmiştir.19/136 .    Sahihu’l-Câmî: 4495 .

[105] Müslim rivâyet etmiştir: 3/2587.

[106] Tabarânî rivâyet etmiştir.12/45 .  Sahihu’l-Câmî:6525 .

[107] İmam Ahmed rivâyet etmiştir. 5/342.   Sahihu’l-Câmî: 5453.

[108] Müslim rivâyet etmiştir:3/1087.

[109] Delil: Çoğu sarhoş eden bir maddenin azı da haramdır. (Hadis). Bu hadisi Ebu Dâvud rivâyet etmiştir:3681. Sahih’i-Ebi Dâvud:3128 .

[110] İbni Mâce rivâyet  etmiştir.No:3377. Sahihi’l-Câmî: 6313.

[111] Müslim rivâyet etmiştir.3/1634 .

[112] Bu ifâdeler Şeyh Abdulaziz Bin Bâz (r.a.)’a aittir.

[113] Buhâri rivâyet etmiştir. Feth’e bak:5/261.

[114] İbn-i Kesir’in tefsiri :6/333 .

[115] Buhârî rivâyet etmiştir.Feth’e bkz: 10/51 .

[116] Silsiletü’s-Sahiha’ya bak. No:2203 . Eserin müellifi bu hadisi, ibn-i Ebi’d-Dünya’nın El-Melahî adlı eserinde zikrettiğini söylemiştir. Bu hadis aynı zamanda Tirmizî’de de rivâyet edilmiştir.No:2212.

[117] Müslim rivâyet etmiştir.4/2001 .

[118] Es-Silsietü’s-Sahiha: 1871.

[119] Ahmed rivâyet etmiştir. 6/450 . Sahihu’l-Câmî:6238.

[120] Buhârî rivâyet etmiştir. Feth’e bkz:10/472 .

[121] İçinde mezar bulunan bir bahçe.

[122] Buhârî rivâyet etmiştir. Fethu’l-Bâri’ye bak. 1/317 . En-Nihâye. İbn-i Kesir. 4/11 .

[123] Bir önceki kaynak.11/24 .

[124] Müslim rivâyet etmiştir.3/1699 .

[125] İmam Ahmed rivâyet etmiştir.2/385 . Sahihu’l- Câmî: 6022 .

[126] Bazı rivâyetlerdeأجل من  (Bu sebeble) ibâresi geçmektedir.

[127] Buhârî rivâyet etmiştir.Fethu’l-Bârî’ye bkz:11/83 .                                                                                                                                                                                                         

[128] Müslim rivâyet etmiştir.1/102 .

[129] İmam Ahmed rivâyet etmiştir. 6/254.  Sahihu’l-Câmî: 5571 .

[130] Buhârî rivâyet etmiştir. NO: 3465. Baskı:El-Bağa.

[131] Ebu Dâvud rivâyet etmiştir. 4/353 . Sahihu’l-Câmî: 2770.

[132] İmam Ahmed rivâyet etmitir. 4/393 . Sahhihu’l- Câmî: 207 .

[133] Müslim rivayet etmiştir. 3/1655 .

[134] Müslim rivâyet etmiştir.3/1680 . Kitabın orjinalindeki  بحت   (buht) kelimesi uzun boyunlu deve manasına gelir.

[135] Müslim rivâyet etmiştir.3/1686 .

[136]Müslim rivâyet etmiştir: 3/1679.

[137] Buhârî rivâyet etmiştir. Feth’e bak:10/332.

[138] Buhârî rivâyet etmiştir.Feth’e bak:10/333.

[139] Ebu Dâvud rivâyet etmiştir. 4/355 . Sahihu’l- Câmî:5071

[140]  Ebu Dâvud rivâyet etmiştir. 4/419  Sahihu’l- Câmî: 8153. Nesâî’de sahih bir isnatla rivâyet edilmiştir.

*  Mekke’in feth edildiği gün. (Müt.)

** Segâme ağacı: Meyvesi ve çiçekleri beyaz olan bir ağaç türüdür. Bu ağaca dağların zirvelerinde rastlanır. Kuruyunca beyazlığı hepten artar. (Müt.)

[141] Doğrusu: Bu beyaz saçı (başka bir renk ile) değiştirindir. (z.)

[142] Müslim rivâyet etmiştir. 3/1663 .

[143] Buhârî rivâyet etmiştir. Feth’e bkz.:10/382 .

[144] Buhârî rivâyet etmiştir. Feth’e bkz.:10/385 .

[145] Müslim rivâyet etmiştir. 3/1671 .

[146] Buhârî rivâyet etmiştir. Feth’e bkz.:10/380 .

[147] Buhari rivayet etmiştir. Feth’e bkz. 6/540.

[148] Buhârî rivâyet etmiştir.Feth’e bkz. 12/427.

[149] Müslim rivâyet etmiştir. 2/667.

[150] İbn-i Mâce rivâyet etmiştir. 1/499 . Sahihu’l-Câmî: 5038.

[151] İbn-i Mâce rivâyet etmiştir.

*Su ile temizlenmek. (Müt.)

**Taş v.b. kuru şeylerle temizlenmek.(Müt).

[152] Bahçelerinden (Kabristanlıklarından).

[153] Buhârî rivâyet etmiştir. Feth’e bkz. 1/318.

[154] İmam Ahmed rivâyet etmiştir.2/326 . Sahihu’l-Câmî: 1213.

[155] Tabârâni El-Kebir’de rivâyet etmiştir. 11/248-249. Sahıhu’l-Câmî:6004 .(z.)

[156] Buhârî rivâyet etmiştir. Fethu’l-Bâri:20/472.

[157] Buhârî rivâyet etmiştir. Fethu’l-Bâri’ye bkz.10/443 .

[158] İmam Ahmed rivâyet etmiştir.1/402 . Sahihu’l- Câmî: 623 .

[159] Buhârî, Edebi’l-Müfret babında rivâyet etmiştir. No:103. Silsiletü’s-Sahiha:65.

[160] İmam Ahmed rivâyet etmiştir.3/453.Sahihu’l-Câmî ’ye bkz:6348 .

[161] Müslim rivâyet  etmiştir:4/453.

[162] İmam Ahmed rivâyet etmiştir:4/394. Sahihu’l-Câmî: 6505.

[163] Buhârî. Feth’e bkz.: 10/465 .

[164] İbni Mâce rivâyet etmiştir:1/505. Sahihu’l-Câmî: 5068. (*)Erkek için de hüküm aynıdır. (Müt).

[165] Buhârî. Feth’e bak.3/163 .

[166] Müslim:934.

[167] Müslim.3/1673 .

[168] Ebu Dâvûd 5/215. Sahihu’l- Câmî:7635.

[169] Orjinal metinde “ب” harfi cer’i “ك” edatı teşbihi mânâsındadır.(z.)

[170] Buhârî, edebi’l-Müfred No:406. Sahihu’l- Câmî: 7635.

[171] Müslim:4/1988

[172] Buhârî. Fethu’l-Bârî:10/492 .

[173] Örneğim Peygamberimiz maslahat gördüğü için Kâb Bin Mâlik ve iki arkadaşı ile belli bir zaman konuşmamış, onlardan uzak durmuştur. Aynı zamanda Abdullah ibni Ubey Bin Sellûl v.b. münâfıklarla alakasını kesmemiştir. Zîrâ onlarla alakayı kesmek o günün şartlarında faydalı olmayacaktır.(z.).

[174] Bu konu esasen çok uzundur. Kitap ve Sünnette vârit olan bazı yasaklarla ilgili ayrı bir kitap yazmayı uygun gördüm. İnşaallah bu risâle de yakında çıkacaktır.

İMAN AMEL İLİŞKİSİ

 

  ONDOKUZ MAYIS ÜNİVERSİTESİ

SOSYAL BİLİMLER ENSTİTÜSÜ

TEMEL İSLAM BİLİMLERİ ANABİLİM DALI

 

 

İBN-İ TEYMİYE’DE İMAN AMEL İLİŞKİSİ

 

 

Yüksek Lisans Tezi

 

 

Fikri GÖNCÜ

 

 

Danışman:

Yrd. Doç. Dr. İbrahim Hakkı İnal

 

 

Samsun, 2015

 

 

ONDOKUZ MAYIS ÜNİVERSİTESİ

SOSYAL BİLİMLER ENSTİTÜSÜ

TEMEL İSLAM BİLİMLERİ ANABİLİM DALI

 

 

 

İBN-İ TEYMİYE’DE İMAN AMEL İLİŞKİSİ

 

 

Yüksek Lisans Tezi

 

 

 

Fikri GÖNCÜ

 

 

 

Danışman:

Yrd. Doç. Dr. İbrahim Hakkı İNAL

 

 

 

Samsun, 2015

BİLİMSEL ETİK BİLDİRİMİ

Hazırladığım Yüksek Lisans Tezinin bütün aşamalarında bilimsel etiğe ve akademik kurallara riayet ettiğimi, çalışmada doğrudan veya dolaylı olarak kullandığım her alıntıya kaynak gösterdiğimi ve yararlandığım eserlerin kaynakçada gösterilenlerden oluştuğunu, yazımda enstitü yazım kılavuzuna uygun davranıldığını taahhüt ederim.

… /… / 201..

(İmza)

Fikri GÖNCÜ
TEZ KABUL VE ONAYI

Fikri GÖNCÜ tarafından hazırlanan İbn-i Teymiye’de İman Amel İlişkisi başlıklı bu çalışma, (Savunma Sınavı Tarihi) tarihinde yapılan savunma sınavı sonucunda oy birliğiyle/oy çokluğuyla başarılı bulunarak jürimiz tarafından Yüksek Lisans Tezi olarak kabul edilmiştir.

İmza

Baskan :________________________________                          ______________

Üye : __________________________________                          ______________

Üye : __________________________________                          ______________

Üye : __________________________________                          ______________

Yukarıdaki imzaların adı geçen öğretim üyelerine ait olduğunu onaylarım.

__ / __ /____

Enstitü Müdürü

(İmza ve Mühür)

 

ÖZET

İbn-i Teymiye’de İman Amel İlişkisi

Fikri Göncü

Ondokuz Mayıs Üniversitesi, Sosyal Bilimler Enstitüsü

Temel İslam Bilimleri Anabilim Dalı, Yüksek Lisans, Haziran/2015

Danışman: Yrd. Doç. Dr. İbrahim Hakkı İnal

Amelin imânâ dâhil olup olmayacağına ilişkin tartışmalar hicrî 2. asrından itibaren başlamış ve güncelliğini hiç yitirmeden devam edegelmiştir. Ameli, imanın tanımına dâhil olduğunu düşünenlerin önde gelenlerinden biri de hicrî 661 ve 728 yılları arasında yaşamış olan ve İslâm âlemi üzerinde önemli etkiler bırakmış bir âlim olan İbn-i Teymiye’dir. İbn-i Teymiye ameli imandan sayma konusunda kendilerinden ilim almış olduğu hocalarının yolunu takip etmiş ve onların ameli imânâ dâhil ederken getirmiş oldukları delilleri daha sistemli bir şekilde ele alıp kuvvetlendirmiştir. Yaşadığı asırda sevenleri tarafından Şeyhu’l-İslâm lakabıyla da anılan İbn-i Teymiye, amelin imânâ dâhil olmadığını savunanlarla birçok münazaralarda bulunmuş, onların görüşlerini çürütmek ve savunduğu görüşün doğruluğunu ispat etmek maksadıyla birçok makaleler ve kitaplar kaleme almıştır. Bu çalışmamızda kökü çok eskilere dayanan bu tartışmaların en önemli aktörlerinden biri olan İbn-i Teymiye’nin bu anlayışını ve bu anlayışını ispat etmek için başvurduğu aklî ne naklî delillendirmeleri ele aldık. Bu konuyu işlerken doğal olarak İbn-i Teymiye gibi düşünen ilim adamlarının konuyla ilgili olan bir takım delillendirmelerine de özet olarak değindik. Konumuz İbn-i Teymiye özelinde olduğu için onun muarızlarının görüşlerine sadece özet olarak değinebildik.

Anahtar Sözcükler: İbn-i Teymiye, iman, amel, iman-amel ilişkisi.

ABSTRACT

BELIEF and AMAL IN IBN TAYMIYYA

Fikri Göncü On Dokuz Mayis University, Institute of Social Science

Department of Basic Islamic Science, M.A. , June 2015

Supervisor: Yrd. Doç.Dr. Ibrahim Hakkı INAL

Scholarly debates over whether deeds (amal) are a branch of faith (iman) or not has started in the second century A. H. and continued in the course of İslâmic history. One of leading figures who maintained that the deeds are a branch of the faith was Ibn Taymiyya, an influential Muslim thinker who lived in the 7th and 8th century A.H. Ibn Taymiyya, who was called “Shaikh al-İslâm” by his followers, not only inherited the standing point of his predecessors but also he systematized and extended their proofs on this issue. He did not hesitate to engage in hot debates to prove his ideas. To publicize his views, Ibn Taymiyya also published a number of books and articles. This study will examine the ideas of Ibn Taymiyya in relation to the historical “faith and deeds” debate in İslâm. It will pay a close attention on the rational and scriptural proofs that Ibn Taymiyya put forward in this debate. Since the aim of this study is to focus on the ideas of Ibn Taymiyya there is little room to

Key Vocabulary: Ibn Taymiyya, faith, deeds, faith-act relationship.

ÖNSÖZ

Bütün ümmetlerde olduğu gibi İslâm ümmetinde de farklı algılamalardan kaynaklanan farklı yaklaşımlar meydana gelmiştir. Durum böyle olunca bu farklılıkların İslâm ahkâmına yansıması kaçınılmaz olmuş ve dolayısıyla farklı fıkhî ve îtikâdî mezhepler ortaya çıkmıştır. İlk ortaya çıktığı zamanlarda bu farklılıklar İslâm dini adına bir zenginlik olarak görülmüş olmakla birlikte zamanla birtakım fırkalar, nasları yorumlarken, lafzın muhtemel olmadığı manaları öne sürerek zorlama yorumlamalara girişince, karşılıklı tepkiler ve buna bağlı olarak karşılıklı dışlamalar meydana gelmiştir. Maalesef bu dışlamalar zaman zaman bazı gruplarda tekfir etme derecesine ulaşmış ve böylece tevhid ehli Müslümanlar çeşitli îtikâdî gruplara bölünmüşlerdir. Bu bölünmelere bağlı olarak da siyâsî ve sosyokültürel sınırlar şekillenmiştir.

İslâm coğrafyasında ümmetin vahdetini tehdit eden bu bölünmeler gayr-i müslim dünya karşısında İslâm âleminin gücünü zayıflatmış hatta zaman zaman farklı Müslüman gruplar arasında kanlı savaşlar meydana gelmiştir. Meydana gelen bu savaşlar İslâm âleminin belli dönemlerde siyâsî, iktisâdî, ekonomik olarak geri kalmasına sebep olan etmelerin başında gelmiştir. İtikâdî mezheplerin bir zenginlik unsuru olarak görüldüğü zaman dilimlerinde İslâm âleminin vahdeti büyük ölçüde sağlanmış ve buna bağlı olarak Müslümanlar yeryüzünde adaleti hâkim kılan en büyük aktörler haline gelmişlerdir. Îtikâdî mezhepler arasında karşılıklı olarak meydana gelen cedelleşmeler bütünüyle olumsuz gelişmeler değildir. Zira bu tartışmalar esnasında ilmî eserler kaleme alınmış ve ilmî anlamda bir zenginlik meydana gelmiştir.

Kur’an ve sünnet yolundan sağa ve sola sapma eğilimi gösteren grupların oluşturduğu tehlikeli durumun tevhid inancını tamamıyla tehdit eder bir hal aldığında, söz konusu sapkınlıklar karşısında halkı uyaran âlimlerin gayretleri İslâm inancının aslının müdâfaası ve bâtılın izâle edilip yerine hakkın ikâme edilmesi adına büyük önem arz etmektedir. İşte İbn-i Teymiye söz konusu tevhid mücadelesini veren âlimlerin en önemlilerindendir. Yaptıkları te’villerle gerçek İslâm akidesinden sapma eğilimine giren Bâtıniyye, İbâdıyye, Şiiler ve Ğulât-ı Sûfiyye’ye önemli reddiyeler veren İbn-i Teymiye bu tavrından dolayı birçok tepki toplamış ve bazı gruplarca tekfir edilmeye kadar varan ithamlara mâruz kalmıştır.

İnsanın içinde doğduğu coğrafî koşulların, dinî, ilmî, sosyokültürel ve sosyoekonomik şartların onun dünyaya ve eşyaya bakışında, hâdiseleri değerlendirmesinde etkili olduğu bilinen bir husustur. Farklı düşünen ve farklı görüş açılarına sahip insanların var olması insanın doğası gereği meydana gelmesi beklenen durumlardır. Her ne zaman farklılıklar tevhid inancını tehdit eder boyutlara ulaşırsa İslâm ümmeti kendi saf inancını koruma refleksiyle harekete geçer ve sapkınlıkları bünyesinden atmaya çalışır.

İslam ümmetinin en önemli sorunlarından biri de, kabul edilebilecek olan farklı yaklaşımları bir zenginlik olarak algılamak yerine, bunları bir ayrışma ve çatışma vesilesi olarak görmekdir. Sanırım insanların ve onların içinde yaşadıkları toplumların doğasında var olan bu tür farklı eğilimlerin çatışma vesilesi olmaktan çıkarılıp İslâm kültürünün farklı renk ve desenleri olarak görülmesi bugün her zamankinden daha çok ihtiyaç duyduğumuz bir husustur. Şüphesiz bu ihtiyaç karşılanırken dînin özünü oluşturan ana ilkelerden asla ödün verilmemelidir.

İlmî ve aksiyoner bir şahsiyet olarak İslâm âleminde şöhret bulan ve dünyada birçok akademik çalışmaya konu olan İbn-i Teymiye’nin fikirlerinin ülkemizde hak ettiği düzeyde ve insaf ölçülerine uyularak yapılmış ilmî ve akademik çalışmalara konu olabildiğini söylemek oldukça zordur. Daha çok mezhep taassubundan kaynaklandığını düşündüğümüz ve maalesef asırlar boyu süren bu ihmalin yavaş yavaş sona erme eğilimine girdiğini gözlemliyor olmamız İslâm ümmeti adına sevindiri bir gelişmedir.

Müslümanların inanç konularında ortaya koyduğu farklı bakış açıları zamanla kurumsallaşarak farklı ekoller halinde varlığını sürdürmüştür. Bunların en önemlilerinden biri de imanın tarifi, amelin ondan bir cüz olup olmadığı ve imanın amelle artıp artmayacağı konularıyla ilgili tartışmalardır. Bu tartışmalar söz konusu olduğunda akla gelen ilk isimlerden birisi de, konuyla ilgili tarihi süreçteki tartışmaların neredeyse tamamını değerlendirme şansına sahip olmuş ve hicrî yedi ve sekizinci asrın âlimlerinden biri olan İbn-i Teymiye’dir. Onun akâide dair görüşleri birçok akademik ve popüler çalışmaya konu olmuşsa da, tespit edebildiğimiz kadarıyla, kendisinin iman-amel ilişkisine dair fikirleri akademik düzeyde müstakil bir çalışmada ele alınmamıştır. Hocalarımın tavsiyeleri doğrultusunda beni böyle bir çalışmaya sevk eden şey yıllarca ihmal edilen veya kısmen de olsa yanlış anlaşılan veya anlatılan bu önemli şahsiyetin iman anlayışıyla ilgili olan yönünü daha iyi yansıtabilme gayretlerine bir katkıda bulunma düşüncesi ve ümîdidir.

İbn-i Teymiye’nin iman-amel ilişkisi konusundaki görüşlerini ele alacağımız bu çalışmada, özellikle onun müntesibi bulunduğu Hanbelî mezhebinin genel yaklaşımından bazı yönleriyle farklılık arz eden düşünce ve tavırlarına özellikle dikkat çekilmeye çalışılacaktır. Bu farklılığın, katı bir mezhep taassubuna kurban edildiğini düşündüğümüz İbn-i Teymiye’nin, şaşılacak derecede meseleye geniş bir yelpazeden baktığını göstermesinin yanında, aslında mezheplerin bazı konularda monolitik düşünmediği ve kendi içinde farklılıklar barındırdığı noktasındaki tartışmalara da katkı sağlayacağı kanaatindeyiz.

Şüphesiz ki son zamanlarda İbn-i Teymiye’nin eserlerinin ve fikirlerinin akademik çalışmalara konu edilip tarafsız bir şekilde ele alınmaya başlandığını görmek İslâm âlemi adına memnuniyet verici bir gelişmedir. Değerli hocalarımın bana böyle bir çalışmayı tavsiye etmeleri hiç şüphesiz bu güzel gelişmelerin en güzel örneklerindendir. Başta Yrd. Doç. Dr. İbrahim Hakkı İnal olmak üzere tez konumuzun ilk fikir bânilerinden olan Prof. Dr. Harun Yıldız’a teşekkürlerimi bir borç bilirim. Özellikle Sayın Hocam İbrahim Hakkı İnal’ın -gerek ders dönemi ve gerekse tezimizi yazma döneminde- yaptıkları katkılar bana ışık tutmuştur. Yaptıkları katkılardan dolayı kendilerine son derece müteşekkirim.

FİKRİ GÖNCÜ, SAMSUN 2015

 

 

 

İÇİNDEKİLER

 

 

ÖZET.. iii

ABSTRACT.. iv

ÖNSÖZ.. v

İÇİNDEKİLER.. viii

KISALTMALAR.. xi

GİRİŞ. 1

  1. Problem.. 4

  2. Çalışmanın Konusu ve Önemi 5

  3. Çalışmanın Amacı 7

  4. Varsayımlar 7

  5. Kapsam ve Sınırlılıklar 8

BİRİNCİ BÖLÜM

İBN-İ TEYMİYE’NİN HAYATI İLMÎ KİŞİLİĞİ VE ESERLERİ

1.1         Yaşadığı Asrın Genel Durumu. 9

1.1.1…… Müslümanların Siyâsî ve İçtimaî Durumları 9

1.1.2…… Müslümanların Dinî Anlayış ve Yaşamlarındaki Genel Durum   11

1.2         Hayâtı ve İlmî Kişiliği 12

1.3         Eserleri 23

1.3.1…… Akâid ve Kelam İle İlgili Önemli Eserleri 24

1.3.2…… Kıraat ve Tefsir İle İlgili Önemli Eserleri 25

1.3.3…… Hadis İle İlgili Eserleri 26

1.3.4…… Fıkıh İle İlgili Önemli Eserleri 26

1.3.5…… Fıkıh Usûlü İle İlgili Eserleri 27

1.3.6…… Dinler Ve Mezhepler Tarihi İle İlgili Eserleri 28

1.3.7…… Felsefe ve Mantık İle İlgili Eserleri 28

1.3.8…… Cedele Dâir Eserleri 28

1.4         Mezheplere Bakışı 28

1.5         İtikadî Görüşleri 30

1.5.1…… Tasavvufla İlgili Görüşleri 32

1.5.2…… Kelâm İlmine ve Kelamcılara Bakışı 36

1.6         Hakkında Uyandırılan Bazı Şüpheler 39

İKİNCİ BÖLÜM

ÎTİKÂDÎ MEZHEPLERİN İMAN ANLAYIŞLARI

2.1.        Hâricîler’de İman Anlayışı 46

2.2.        Mûtezile’de İman Anlayışı 47

2.3.        Cehmiyye’de İman Anlayışı 48

2.4.        Kerrâmiyye’de İman Anlayışı 49

2.5.        Eş’ariler’de İman Anlayışı 49

2.6.        Maturiyye’de İman Anlayışı 51

2.7.        Mürcie’de İman Anlayışı 52

ÜÇÜNCÜ BÖLÜM

İBN-İ TEYMİYE’YE GÖRE İMAN VE AMEL MEFHUMLARI

3.1.        İmanın Lügat ve Istılah Mânâları 54

3.2.        Küfrün Lügat ve Istılah Mânâsı ve Mahiyeti 57

3.3.        İbn-i Teymiye’ye Göre Küfür 59

3.4.        Amelin Lügat ve Istılah Mânâsı 59

3.5.        İbn-i Teymiye’ye göre İmanın Hakikati 60

3.6.        İbn-i Teymiye’ye Göre İmanın Aslı ve Füruu. 62

3.7.        İbn-i Teymiye’ye Göre İmanın Artması ve Azalması 63

3.8.        İbn-i Teymiye’ye Göre İman ve İslâm Arsındaki Fark. 67

3.9.        İmanda İstisna Meselesi 68

 

DÖRDÜNCÜ BÖLÜM

İBN-İ TEYMİYYE’YE GÖRE İMAN-AMEL İLİŞKİSİ

4.1.        İsimler Üç Çeşittir 71

4.2.        Şer’î Terimlerin Mânâ ve Muhtevâsını Şârî Belirler 72

4.3.        İbn Teymiye’nin İman’ın Mânâsına Dâir Görüşleri Değerlendirmesi 73

4.4.        İman Lafzı, Tasdik lafzına Mânâ Olarak Eşit midir?. 76

4.5.        İmanın Amele Delâleti Tazammun (İçerme) Yoluyla mı Yoksa Lüzum Yoluyla mıdır?  87

4.6.        İman İle Amel Arasındaki Mülâzemet 90

4.7.        Ameli Külliyyen Terk Edenin Durumu. 92

4.8.        İbn-i Teymiye’ye Göre Amelin İmandan Cüz Olduğunun Aklî ve Naklî Bazı Delilleri 98

4.9.        İmanı Amelden Bir Cüz Saymayanların Sundukları Bazı Deliller 105

SONUÇ.. 108

KAYNAKÇA.. 112

ÖZGEÇMİŞ. 116

 

 

KISALTMALAR

Bkz.              : Bakınız

c.c.                : Celle Celâlühu

  1. : Cilt

DİA              : Türkiye Diyanet Vakfı İslâm Ansiklopedisi

Ed.                : Editör

  1. : Hicrî

hzl.                : Hazırlayan

Hz.                : Hazreti

  1. : Miladi

  2. : Maddesi

nşr.                : Neşreden

  1. : Numara

r.a.                : Radiyallahu Anhu

  1. : Sayfa

  2. : Sayı

  3. : Sayfadan sayfaya

s.a.v.             : Sallallahu Aleyhi ve Sellem

ŞİA               : Şamil İslâm Ansiklopedisi

trc.                : Tercüme

tsz.                : Tarihsiz

thk.               : Tahkik

ö.                  : Ölümü

  1. : Tarih yok.

  2. : Vefâtı

  3. : Ve benzeri

GİRİŞ

Yapmış olduğu ilmî, fikrî ve amelî çalışmalarla yaşadığı dönemin en önemli âlimlerinden biri olan İbn-i Teymiye, (v.728) modern dönemde de başta Muhammed bin Abdulvehhâb hareketi olmak üzere değişik selefî akımları fikirleriyle etkilemiş bir şahsiyettir. Daha çok fıkıh alanında kendisini gösteren bu katkılar akîde alanında da önemli bir yer işgal etmektedir. İbn-i Teymiye her ne kadar Hanbelî mezhebine mensup ise de, mezhepte müçtehit olan bir âlim gibi değil, bağımsız bir müçtehit gibi davranmış ve asla mukallit olmamıştır.

Yapmış olduğu ilmî ve fikrî çalışmalarla bir asra damgasını vuran İbn-i Teymiye’nin İslâmi ilimlere ve İslâm kültürüne sunmuş olduğu katkılar oldukça büyüktür. Ayrıca İbn-i Teymiye, içinde yaşamış olduğu İslâm toplumunun karşı karşıya bulunduğu dinî, siyâsî ve toplumsal sorunlarına değinerek bu sorunlara çözüm arayışı içinde olmuştur.

İbn-i Teymiye, ilmî araştırmalarında ağırlığı iman konusuna ayırmıştır.  Çünkü bu konu İslâm inancının üzerine binâ edildiği tevhidin özüdür. Tevhid inancının duru ve sâde olması, her türlü yanlış inanç ve düşüncelerden uzak olması gerekir. Daha önce de temas ettiğimiz gibi özgün düşünceleri ile İslâm tarihinde önemli yer edinmiş olan İbn-i Teymiye’nin, imanın anlamı konusunda yapmış olduğu açıklamalar, bu konudaki tartışmalara farklı boyutlar kazandırmış ve aynı zamanda ilmî bir birikimin ortaya çıkmasına katkı sağlamıştır.

İbn-i Teymiye, imanı, aslî ve fer’î olarak ikiye ayırır. Ona göre tasdik, imanın aslı, amel ise fer’idir. O, imanın aslının kalpte olacağını kabul eder. Aslında o, bu yönüyle imanı “dil ile ikrâr, kalp ile tasdik” olarak târif edenlere çok yakın bir noktadadır. İbn-i Teymiye’nin esas sorun olarak gördüğü şey, iman ettim diyen bir kişinin bu imanıyla salih amel yapma konusunda gösterdiği derin tembellik olgusudur. O, hakîkî ve sadâkatli bir imanın hemen akabinde amelin olmasının zarûrî olduğunu ileri sürer ve bu zarûrî göstergeyi amel ile izhar edemeyen insanların imanlarının eksik, hastalıklı ve şüphe içeren bir yapıda olacağı savından hareket ederek ameli, imanın mülâzımı olarak görür. Bir başka deyişle İbn-i Teymiye, kalbin tasdik ettiğini vücut âzâları yerine getirmezse, orada sadakatten söz edilemeyeceği noktasından hareket ederek ameli, imandan görmenin çabasını vermiştir. Zîra ona göre sadâkati olmayan bir sözün veya ikrârın bir kıymeti yoktur.

İbn-i Teymiye’nin muârızları, “şayet kalpte tasdik varsa orada samimiyet de vardır; zîrâ, kalpte hâsıl olan bir şeye riyâ giremez, orada tasdik varsa bunun eseri vücut âzâlarında mutlaka kendini gösterecektir” diyerek imanın kalpte meydana gelen bir tasdik olduğu konusunda ısrarcı olmuşlardır. Yine onlar, ameli, imandan bir cüz olarak görmenin mahzurlu olabileceğini, zîrâ İslâm’a yeni girip, amel etme imkânı olmadan ölenlerin imansız ölme durumuyla karşı karşıya geleceklerini veya ameli eksik olanların bu hal üzere öldüklerinde mümin olarak değerlendirilemeyeceğini ve bu durumun da mahzurlu sonuçlar doğuracağını ileri sürmüşler ve daha temkinli bir yol izleyerek ameli, imânâ dâhil etmemişlerdir. Ancak İbn-i Teymiye onların bu endişelerini müdellel izahlarla ortadan kaldırmaya çalışmıştır.  Bu araştırmamızda bu tartışmalara yer vermeye ve ortaya konulan delillere temas etmeye gayret edeceğiz.

Biz bu çalışmamızda imanın târifindeki bu iki farklı yaklaşımın birbirinden çok farklı sonuçlar doğurmadığını ve İbn-i Teymiye’nin, büyük ihtimalle, aslında imanda sadâkat ve samîmiyet olgusunun zarûrî olduğu hususuna dikkat çekmek adına böyle bir târifte ısrarcı olduğuna dikkat çekmeye çalışacağız. Sonuç olarak; iki tarafın hareket noktalarının birbirlerine çok zıt olmadığını ve son tahlilde İbn-i Teymiye özelinde her iki tarafın da -zâhirde farklı yolları takip ederek de olsa- aslında aynı gâyeye yönelik gayretler içinde olduklarını ortaya koymayı hedefliyoruz.

Tezimizin ilerleyen bölümlerinde detaylı bir şekilde ele alacağımız gibi, İbn-i Teymiye tıpkı diğer ‘mezhepdaşları’ Hanbelîler gibi ameli, imanın rükünlerinden birisi olarak değerlendirmiştir. İbn-i Teymiye’nin, imanı tarif ederken teorik düzeyde amele yer vermemiş olsalar da aslında dinî hassasiyetler noktasında Hanefîlerin, Hanbelîlerden çok büyük farklarının olmadığına ısrarla vurgu yapmış olması, görebildiğimiz kadarıyla, modern araştırmalarda hak ettiği ilgiyi görmemektedir. İbn-i Teymiye, Hanefîlerin, iman tariflerinde ameli, imânâ dâhil etmeyişlerinden hareketle, ilk bakışta onların, teoride ve uygulamada amellerin ihmaline göz yumduklarını söylemek mümkün görünse de durumun hakikatte böyle olmadığını detaylı bir şekilde ortaya koymaya çalışmaktadır. Bu bağlamda, onun,  tarihi süreçte iki mezhep taraftarları arasında müşahede edilen tartışmaların, özü itibariyle ‘en-nizâu’l-lafzî’ (lafzî bir tartışma) olduğu şeklindeki orijinal tespiti, üzerinde ayrıca durmayı gerektirecek özgünlükte bir yaklaşımdır.[1]

İman ile ilgili tanımlamasında amel etmeyi zarûrî görmesi şüphesiz ki vermiş olduğu fetvâlara da yansımıştır. İbn-i Teymiye’ye göre iman-amel ilişkisini sunmuş olduğu naklî ve aklî deliller ışığında inceleyerek bu tarifin fıkhî ve amelî yansımalarına işâret edeceğiz. Aynı zamanda diğer tariflere neden katılmadığı ve bu tariflere yönelik eleştirilerinin neler olduğu, bu çalışmamızda ele alınacak konular arasında olacaktır.

İbn-i Teymiye konumuzla ilgili olarak çok kapsamlı eserler te’lif edip çok detay deliller sunduğu için bizim böyle bir tez çalışmasında bunların hepsini ele alma imkânımız yoktur. Hedefimiz onun konuyla ilgili söylemlerini taramak sûretiyle bu konuda konuyu ortaya çıkaracak yeterli ve öz bir bilgi sunabilmektir.

Kaleme aldığı eserler ve yetiştirdiği talebeler ile İslâm kültür mirasına büyük katkıda bulunan İbn-i Teymiye, İslâmî ilimlerde yazdıklarıyla ve fikirleriyle adından çokça söz ettiren isimlerden birisi olup İslâm akâidiyle ilgili olarak kendi dönemine kadar ortaya çıkan hemen hemen bütün itikadî mezhepler hakkında söz söylemiştir.  Güçlü ve eleştirel bir zihin yapısına sahip oan İbn-i Teymiye, en çok Haricîlik, Mürcie, Şia ve Mu’tezile gibi mezhepleri eleştirmiş ve özellikle de Mürcie ve Mu’tezile’yi imanın mâhiyeti konusundaki görüşleri hakkında tenkide tâbi tutmuştur. O, bu bağlamda ilk akîdevî mezheplerden olan Mürcie’yi iman-amel ilişkisi, imanda istisnâ, imanda artma ve eksilme gibi konularda eleştirmiştir.

İbn-i Teymiye, muhaliflerini eleştirdiğinden daha fazla kendisi onlardan eleştiri görmüş ve günümüzde olduğu gibi yaşadığı dönemde de tartışmaların odağında olan birisi olmuş ve hatta kendisine yöneltilen bazı eleştiriler onu tekfir etme boyutlarına kadar varmıştır. İbn-i Teymiye ve muhalifleri arasında cereyan eden uzun soluklu mücadelenin, zaman zaman ilmî münâzaralar yerine onu susturmak için hapsedilmesini sağlamak gibi yollarla yapılmış olması, İslâm kültür mirasının özgür bir şekilde gelişimini olumsuz olarak etkilemiştir. Şam hapishanesinde eserlerini kaleme alırken, son dönemde elinden kalem ve kâğıdının dahi alınması onu büyük bir hüzne gark etmiş ve bu üzüntünün tesiriyle hayata gözlerini yummuştur. İbn-i Teymiye’ye yönelik olarak gelişen muhalefetin oldukça sert olmasında şüphesiz onun olaylar karşısında tâviz vermeyen bir yaklaşım sergilemiş olmasının etkisi büyüktür. Ancak durum hangi minvalde olursa olsun ona verilen bu aşırı tepkinin bizim açımızdan mantıksal bir müberriri bulunamamıştır. Zira yapılan bu baskılar ilmî çalışmaların ve hür vicdanların üstünde büyük bir baskı oluşturmuştur.

1. Problem

Her ne kadar İbn-i Teymiye’nin iman anlayışı kendinden önce gelen selefin anlayış tarzıyla aynı olsa da, bu anlayış daha çok onun ismi ile ön plana çıkmış ve bir takım tartışmalara konu olmuştur. İbn-i Teymiye, ameli imandan bir cüz olarak gördüğünden dolayı, bu durum onu amel bakımımdan zayıf durumda olanları sert denecek bir üslup ile ile eleştirmeye sevketmiştir. Bu eleştirilerin temelindeki niyet asla bu kişileri rencide etmek veya onları hor görüp dışlamak değildir. İbn-i Teymiye inandığını pratiğe dönüştürmeyenlerin bu durumunun dünya ve ahiret yaşamları açısından olumsuz neticeler vereceğini ifade ederek ümmeti bu olumsuzluklardan kurtarmak için mücâdele etmiştir.

Ameli, imandan bir cüz olarak görenlerle bunun tersini düşünenler arasında meydana gelen çatışma İslam ümmeti arasında -çok etkili olmasa da- bir takım problemlerin oluşmasına ve kardeşlik ruhunun zedelenmesine neden olmuştur. İbn-i Teymiye tavizsiz kişiliği, ısrarcı tutumu, ilmî ve aksiyoner kimliğiyle bu tartışmaların içinde yer almış ve bu nedenle muârızlarının hedefi haline gelmiştir.

Biz bu araştırmamızda özet olarak şu soru ve sorunlara cevaplar arayacağız: İbn-i Teymiye’nin iman ve amel anlayışı nedir? O, neden ameli, imanın tanımına dâhil etmiştir? Yapmış olduğu bu tanımda hangi endişe ve gâyeler etkili olmuştur? Onu bu anlayışta ısrarcı bir tutuma iten etkenler neler olmuştur? Ameli, imana dâhil edişinde dayandığı aklî ve naklî deliller nelerdir? O, bu görüşünde geçmişte yaşamış hangi âlimlerin yolunu takip etmiş ve onların getirdikleri hangi delillerden istifade etmiştir? Onun muârızlarının iman tanımlarında amelin yeri nedir ve onların kendisine karşı vermiş oldukları reddiyeler nelerdir ve bu reddiyeler hangi ilmî ve aklî temel ve delillere dayanmaktadır? Bütün bu tartışmaların sonuçları nelerdir? İmanın tanımı konusunda onunla muârızlarının ittifak ve ihtilaf ettikleri noktalar nelerdir? Bu ve benzeri sorulara cevap arayacağımız araştırmamızda konuyla ilgili olan ve konumuzun daha iyi anlaşılmasında yardımcı olacak olan diğer bazı konulara da temas edeceğiz. Şunu da hemen şurada zikredelim ki, İbn-i Teymiye’nin, imanın tarifine ameli dâhil etmeyen Hanefîler ile onların muârızları durumunda olan Hanbelîler arasında bu konu etrafında yapılan ilmî münakaşa ve çekişmeler noktasında konuya getirdiği mûtedil yeni yaklaşım, üzerinde durulmayı gerektirecek özgünlüktedir. Ülkemiz islam coğrafyasında yıllarca yanlış değerlendirilen bu konuya bir sorumluluk bilinci içersinde açıklık getirmenin, hakkın sahibine teslimi açısından önemli olduğunu düşünüyoruz.

2. Çalışmanın Konusu ve Önemi

İlk dönem İslam Mezhepleri tarihinin en önemli konularından birisi imanın tarifi, amelin imandan bir cüz olup olmadığı ve imanın amellerle artıp artmayacağı ve ilgili konulardır. İmanın anlamı ile ilgili meydana gelen bu tartışmalar Ehl-i sünnet arasında çok ciddi farklılık ve ayrılıklara yol açmamıştır. Zira ameli, imandan saymayanlar da amel yapmadan cehennemden kurtulmanın zor olacağı konusunda ittifak etmişlerdir. Ancak Ehl-i sünnet dışında sayılan Hâricîlere göre amelin terki kişiyi kâfir yapar. Bu açıdan bakıldığında bu bakış açısı önemli bir problemdir. Ameli, imandan gören birçok selef üleması bununla birlikte amelin terkini küfür saymamaktadır. Ancak bir kısım selef üleması amellerden sadece namazın terkini küfür olarak görmektedir. Bu âlimler, hiçbir amel işlemeyen birinin bile kalbinde tasdik olduğu müddetçe imanın aslına sahip olacağı konusunda ittifak etmişlerdir. İbn-i Teymiye de bu konuda aynı görüşü paylaşmaktadır.

Amelin imandan sayılıp sayılmayacağı konusundaki ihtilaflar netice itibari ile Ehl-i sünnet arasında -bazı uç sayılabilecek gruplar müstesna- çok büyük farklılıklar oluşturmamıştır. Bununla birlikte şüphesiz ameli imânâ dâhil edenlerle, ameli imânâ dâhil etmeyenlerin görüşlerinin anlaşılmaya çalışılması ve dayandıkları delillerin incelenmesi iman konusundaki tartışmalara katkı sağlayacaktır. Bu tartışmaları yaparken akla gelen isimlerden ilki İbn-i Teymiye’dir. Ülkemizde gerçekleştirilen birçok akademik ve popüler çalışmada onun akâid ve diğer konularındaki görüşlerine temas edilmiş olmakla birlikte ele alacağımız konuda müstakil çalışmalar yok denecek kadar azdır. Dolayısıyla biz bu çalışmada özellikle onun iman anlayışını ve iman ve amel arasında kurduğu ilişkiyi ortaya koymaya çalışılacağız.

İbn-i Teymiye’nin yaşamış olduğu sosyokültürel ve siyâsî yapının kısa bir özeti sunulacak ve ardından hayatı ve eserleri ele alınacaktır. Daha sonra ise başlıca fikirleri ve özellikle de iman-amel ilişkisi hakkındaki görüşleri, sunduğu deliller ışığında incelenecektir. Buna bağlı olarak İbn-i Teymiye’ye göre imanın artıp eksilmesi meselesi incelenerek ana konuya biraz daha netlik kazandırılacaktır. Çalışmamıın kaynkları arasında özellikle kendisinin Mecmûu’l-Fetâvâ adlı eserinin özel bir yeri vardır. Zîrâ onun görüşlerini ele alan diğer müelliflerin de başvurdukları ana kaynağın bu kapsamlı eser olduğu görülmektedir.

Çalışmamız esas itibariyle iman amel ilişkisi konusunda bir âlimin ortaya koyduğu delillerin mânâ ve yapısal tahlile tabi tutulmasından ibârettir. Bu çalışmada tahlil etmeye çalışacağımız iki temel mesele olacaktır: Bunlardan birincisi; İbn-i Teymiye’nin en temel eseri Mecmu’u’l-fetava’nın özellikle yedinci cildinde yer alan konumuzla ilgili delillendirmelerini metin analizine tabi tutmak suretiyle bir Hanbelî müellif olarak kendisinin iman tartışmalarında ‘ötekiyi’ teşkil eden Hanefi-Mâturîdî gelenek karşısında ya da Murciî gelenek karşısında hangi kavramsallaştırmalara başvurarak Hanbelî pozisyonu tahkim etmeye çalıştığını tespit etmeye çalışmaktır. Tahlil etmeye çalışacağımız ikinci husus ise; mezhep aidyetinden vazgeçmeden İbn-i Teymiye’nin nasıl bu iki grup arasında mûtedil bir orta yolu bulmaya çalıştığını ve bunu yaparken ne tür linguistik ve kelamî argümanlara başvurduğunu ortaya koymaya çalışmak olacaktır.

3. Çalışmanın Amacı

Yapmış olduğu ilmi, fikri ve ameli çalışmalarla yaşadığı dönemin en önemli âlimlerinden birisi olan İbn-i Teymiye, modern dönemde de başta Muhammed b. Abdulvahhab’ın dâveti olmak üzere değişik selefi akımları fikirleriyle etkilemiş bir şahsiyettir. Daha çok fıkıh alanında kendisini gösteren bu katkılar akîde alanında da önemli bir yer işgal etmektedir. Daha önce de temas ettiğimiz gibi özgün düşünceleri ile İslam tarihinde önemli yer edinmiş olan İbn-i Teymiye’nin, imanın anlamı konusunda yapmış olduğu açıklamalar bizi zenginleştiren ve düşünce dağarcığımıza farklı boyutlar kazandıran önemli bir yere sahiptir. Daha öncede ifade ettiğimiz gibi imanın anlamı konusunda yapılmış olan bu ufuk açıcı tartışmalara dışardan bakıldığında iki tarafın da aynı kapıya çıktıkları gözlemlenebilmektedir. Biz bu çalışmamızda imanın tarifindeki bu ihtilafın çok farklı ve büyük sonuçlar doğurmadığını ve İbn-i Teymiye’nin aslında inanılan gerçeklere sadâkat gösterme konusuna dikkat çekmek adına böyle bir tarifde bulunma ihtiyacı hissettiğini gün yüzüne çıkarmak için gayret edeceğiz. Sonuç olarak iki tarafın birbirlerine çok zıt noktalarda olmadıklarını ve İbn-i Teymiye özelinde her iki tarafın da aynı kapıya çıkmış olduklarını göstermeyi hedefliyoruz.

4. Varsayımlar

İslam coğrafyasının değişik bölgelerinde birçok akademik çalışmaya konu olan İbn-i Teymiye’nin fikirlerinin ülkemizde akademik çalışmalarda hak ettiği ilgiyi görmediğini düşünüyoruz. Bu ihmalde, ülkemizde, Selefi ya da Vehhâbî düşünceye karşı takınılan tavrın da etkili olduğu düşünülebilir. Halbu ki bütün bu akımların onun fikirlerini tamamen benimsediği veya bu akımların onu temsil ettiği yönündeki düşüncelerin tam olarak doğru olmadığını düşünüyoruz. Objektif olmaktan uzak olan bu önyargıların son dönemde İbn-i Teymiye lehinde değişme eğilimine girdiğini ve artık gerek Hanbelî ekolü gerekse İbn-i Teymiye ile ilgili -az da olsa- çalışmaların yapılmakta olduğunu gözlemlemekteyiz. Son dönemde akademik çevrelerce sürdürülen bu çalışmaların İslam kültür mirasına iyi yönde katkı saylayacağı kanaatindeyiz.

5. Kapsam ve Sınırlılıklar

Bu çalışmamızda İbn-i Teymiye’nin, imanı nasıl anladığı ve iman ile amel arasında nasıl bir mülâzetmet öngördüğü ve bu öngörülerin îtikâdî, amelî ve fıkhî yansımalarının neler olduğu konusuna temas edeceğiz. Bunu yaparken ameli, iman dâiresine sokmayan diğer itikâdî mezheplerin görüşlerine ve dayandıkları delillere ana hatlarıyla temas edecek ve ardından da iki görüş arasında benzer ve farklı yönleri ortaya koymaya çalışacağız. Aynı zamanda mezhepler arasında meydana gelmiş olan bu farklı bakış açısından elde edeceğimiz sonuçların genel bir tahlilini yapacağız.

BİRİNCİ BÖLÜM

İBN-İ TEYMİYE’NİN HAYATI İLMÎ KİŞİLİĞİ VE ESERLERİ

1.1              Yaşadığı Asrın Genel Durumu

1.1.1        Müslümanların Siyâsî ve İçtimaî Durumları

Mısır ve Suriye’ye hâkim bulunan Eyyûbî Devleti 560/1250’de yıkılmış, yerine Memlûkîler Devleti kurulmuştu. Lâkin Suriye’de ve Mısır’da güçlü ve istikrârlı siyâsî bir idare yoktu. Suriye’de Atabeylerle hanedan mensupları, Mısır’da sultanlarla saltanat naibleri arasında ihtilâf eksik olmuyordu. 678/1279’da sultan olan Kalavun, 689/1290’da yerine geçen oğlu Melik Eşref ve 693/1293’de Eşref’in yerine geçen kardeşi Nasır (ö.741/1341) dönemleri, İbn-i Teymiye’nin hayatı bakımından bilhassa önemlidir.

Diğer taraftan beyliklere bölünen Anadolu Selçuklu Devleti bir yandan Baba İshak (m. 1240) isyanı ile uğraşırken, diğer yandan Moğol istilâsına karşı hazırlık yapıyordu. Baycu Noyan komutasındaki Moğol orduları 1243’de Kösedağ muharebesinde Selçukluları yenerek Anadolu’yu işgale başlamışlardı. 1231’de Harizmişahlar Hanedanlığını tarihten tamamıyla silen Moğol orduları 1258’de Bağdat’ı zapt ederek Abbasî Devletine son vermişler ve son halife el-Mu’tasım’ı katletmişler, Suriye’ye doğru harekete geçmişlerdi. Kuluz (v. 1260) ve Baybars (v. 1277), 1260’da Ayn-Câlût mevkiinde Moğolları hezîmete uğrattıklarında hem Mısır ve Suriye halkının moralini güçlendirmiş, hem de Moğol istilâsını kısmen önlemişlerdi.

Diğer taraftan son Haçlı Seferleri h. VII. m. XIII. asrın ikinci yarısına rastlar. Baybars ve Emir Kalavun Akdeniz’in doğu sahillerine yerleşen Hıristiyanları buradan atarak kalelerini tahrip etmişlerdi.

Memlûk sultanları putperest Moğollarla ve Haçlılarla savaşırken Şiî – Bâtınî toplulukların onlarla işbirliği yaptıklarını gördüklerinden bunlarla da savaşmak zorunda kalmışlardı.

Batıdan Haçlıların, doğudan Moğolların ve içten de Şiî – Bâtınî zümrelerin taarruzuna uğrayan İslâm devletleri parçalanmış ve iyice zayıflamıştı.  Asayiş ve emniyet zor sağlanıyordu. Keyfî idarelerin önüne geçilemiyordu. Çok çeşitli ırklar ve bunlar arasındaki çatışmalar, örfler ve âdetler arasındaki uyumsuzluk devam edip gidiyordu. Siyâsî ve sosyal istikrarsızlık fesat ve fitneyi arttırmıştı. Köle olan Memlûkîlerin idâreyi ele almaları, bunların halk tarafından aşağılanması huzursuzluk sebebi oluyor, Memlûkîlerin aşağılık duygusuna kapılmalarına yol açıyordu.

İslâm ülkelerinin Moğollar ve Haçlılar tarafından yağmalanması ve tahrip edilmesi ilmî ve fikrî hayatın gerilemesine sebep olmuştu. Korku ve tedirginlik içinde bulunan halk hiç değilse manevî bir huzur bulmak için şeyhlerin meclislerine ve tekkelere koşuyor, bu ise tasavvuf ve tarikat hayatına güç kazandırıyor, yayılmasını sağlıyordu. Birbirinden çok farklı tarikatların ortaya çıkışı, batınî yorumları savunan, garip biçimde hareket eden, acayip kılıklı dervişlerin ve tarikatların zuhûru daha ziyade bu döneme rastlar. Belli başlı şehirlerin her birinde en çok rastlanan şey türbe, yatır ve tekke idi. Buralar tam mânâsıyla ibadethaneler haline getirilmişti. İbn Arabî tarafından kuvvetli bir şekilde ifâde edilen vahdet-i vücûd telâkkisi aydınların felsefesi ve ideolojisi haline gelmişti. Felsefî ve bâtınî inançlar ve düşünceler, kılık ve kıyafet değiştirerek tasavvuf muhitine yerleşiyordu. Sultanlar îtikad ettikleri şeyhler için hankahlar, ribatlar ve zâviyeler inşa ettiriyordu. Fakihler içtihattan uzaklaşarak esası taklît ve nakilcilik olan verimsiz ve boş çalışmalarla vakit geçiriyor, Baybars zamanında Kahire’de ilk defa her mezhep için bir kadı tayin ediliyor, bir beldede resmen dört türlü hukuk tatbik ediliyordu. Bu hal mezhep mensuplarının camilerini ve cemaatlarını bile ayırma ve ayrı imamlar peşinde namaz kılma neticesini doğuruyor, bu da lüzumsuz bir yığın meselenin, ardı arkası gelmeyen ihtilâf ve cedelleşmelerin ortaya çıkışına sebep oluyordu.[2]

Öyle anlaşılıyor ki İbn-i Teymiye İslam âleminde siyâsi ve dînî birçok tefrikanın yaşandığı bir dönemde yaşamıştır. Siyâsî ve dînî yozlaşmanın had safhalara vardığı bir dönemde bu sıkıntılı dönemden çıkışın tek yolunu Asr-ı Saâdet döneminde algılanan ve yaşanan dînî ve ilmî hayata yeniden dönmek olarak görmüş ve bütün hayatını bu amaca adamıştır. Onun bu gâyeye yönelik olarak gerçekleştirdiği çalışmalarının en önemlileri kendisi zindanda iken gerçekleşmiştir. Birçok eserini zindanlarda te’lif eden İbn-i Teymiye son dönemde elinden kaleminin de alınmasıyla yaşadığı derin üzüntüden dolayı hapishanede dünyaya vedâ etmiştir.

Diğer taraftan vurgulanması gereken bir başka husus İbn-i Teymiye’nin, siyasî otoritelerin kendilerine yaklaşması karşılığında ona sundukları en yüksek dînî makam tekliflerini,  bir taviz olarak telakki edip, tereddütsüz terk etmiş olmasıdır. O, otoritelere yaklaşmayışının bedelini çeşitli sürgünler ve zindanlarla ödemiştir. Onun kişisel yaşantısı da bu tavırla paralel bir şekilde yalnız ve zâhidâne bir hayat olarak karşımıza çıkar.

1.1.2        Müslümanların Dinî Anlayış ve Yaşamlarındaki Genel Durum

İbn-i Teymiye’nin yaşamış olduğu yıllarda İslâm’ın siyâsî birliği gibi manevî ve dinî birliği de parçalanmış bir halde olup tam bir kargaşa hali hüküm sürüyordu. Aklî ilimlere ve felsefeye olan düşmanlık, kelamcıların ve mutasavvıfların vasıtasıyla aydın zümrelerin zihinlerine yerleştiriliyor, Gazzâlî’den sonra esasen itibarını yitirmeye başlayan dünyevî ilimlere pek az kimse ilgi duyuyordu. İslâm dininin inanç esaslarını savunması gereken kelâm ilmî bu özelliğini kaybederek kendisi bir inanç sistemi hâline gelmiş ve tamamıyla felsefîleşmişti. Aklı karşısına alan Eş’arî kelâmı bütün İslâm âlemine hâkim olmuştu.[3]

İbn-i Teymiye’nin yaşadığı çağ manevî çöküntünün en açık biçimde varlığını hissettirdiği; çok farklı tarikatler, taklitçiliği baş tacı yapan fakihler, faaliyetlerine bazen gizli, bazen açıktan devam eden Alevî – Bâtınî zümreler, halkı terk-i dünyaya dâvet eden dervişler ve onlardan medet uman devlet adamları, bu çağın karakteristik özelliklerini teşkil ediyordu.[4]

1.2              Hayâtı ve İlmî Kişiliği

İbn-i Teymiye, hicrî 10 Rebîu’l-evvel 661 yılı (m. 22 Ocak 1263) pazartesi günü Harran’da dünyaya gelmiştir. Ailesi ilim ve dindarlıkla meşhur Hanbelî mezhebine mensup ders, fetvâ ve te’lifle meşgul olmuş tanınmış bir ailedir. Bu aile zekâ, hafıza hususunda eşsiz bir şöhrete sahiptir. Lakin İbn-i Teymiye bütün bu özelliklerde ailesinden daha ileri seviyededir. Devrin âlimleri ve hocaları ondaki bu müthiş hatırlama gücü ve hafıza kuvvetine hayran kalmışlardır. O, bu ve benzeri hususiyetleri ile Dimeşk (Şam) ve çevre şehirlerde de şöhret kazanmıştır. Haleb şehrinden bir âlim İbn-i Teymiye’nin bu özelliklerini işitmiş ve onu görmek için Dimeşk’e gelmiş, o zaman daha çocuk yaşta olan İbn-i Teymiye’ye bu zat, on üç tane hadîsi imlâ suretiyle yazdırmış ve İbn-i Teymiye de hadisleri bir tahta üzerine yazmıştır. Haleblî âlim, tekrar okumasına fırsat vermeden yazdırdığı hadisleri İbn-i Teymiye’den kendisine ezberden okumasını istemiştir. İbn-i Teymiye hadisleri yazdığı tahtayı bu zâta vermiş kendisi hadisleri eksiksiz bir şekilde ezbere okumuştur. Halebli âlim aynı şeyi seçtiği bazı hadis isnatlarını yazdırarak tekrarladığında İbn-i Teymiye bunları da aynı şekilde eksiksiz olarak ezbere okumuştur. Bunun üzerine Hanbelî âlim “Eğer bu çocuk yaşarsa onun çok büyük bir şöhreti olacak; böyle zekî bir insan görülmemiştir” der.

İbn-i Teymiye’nin dedesi için onun muasırı olan bazı âlimler “mutlak müçtehit” ifâdesini kullanmışlardır. İbn-i Teymiye’nin babası da büyük bir âlimdir. Dimeşk’teki Sükkeriyye medresesinin hocalığı İbn-i Teymiye’ye 682/1283 yılında vefat eden babasından geçmiştir.

Moğolların Harran’ı işgalinden sonra İbn-i Teymiye yedi yaşında iken ailesi Dimeşk (Şam)’a hicret etmiştir.[5] Teymiye, İbn-i Teymiye’nin dedelerinden olan Muhammed’in annesinin adıdır. Muhammed adındaki dedesinin annesi olan bu kadın, vâize, hadis rivayetçisi olan bir kadındı ve bu yüzden bütün sülâle onun adına nisbet edilmiş ve bütün aile Teymiye olarak adlandırılmıştır.[6]

Gerek zâtı ve gerekse hayat serüveni açısından önemli bir şahsiyet olan, sadece Hanbeli mezhebine hâkim olmakla kalmayıp diğer mezhepler hakkında da derin bilgi sahibi olan İbn-i Teymiye’nin bu yönleri menakıb, terceme ve tabakat kitaplarında detaylı bir şekilde ele alınmıştır.[7] İbn-i Teymiye sadece Hanbelî mezhebinde değil diğer mezheplerde de derin bir ilme sahip olduğu tartıştığı konulardaki engin bilgisiyle ortaya çıkmaktadır.[8]

İbn-i Teymiye’nin yaşamış olduğu asır parçalanmışlık, istibdat ve bazı aşırılıkların olduğu, kuvvetlinin zayıfı ezdiği, devlet yöneticilerinin insanların malları konusunda haksızlık yaptıkları bir asır olarak tasvir edilmektedir. O yüzden İbn-i Teymiye bu durumun ıslahı için mücadeleye karar vermiştir. Onun bu problemleri ortadan kaldırabilmek için önerdiği çâre, herkesin kolaylıkla ulaşabileceği Kur’an, Sünnet, sahâbenin ve tâbiînin ileri gelenlerinin tatbiklerinden oluşan bir çözüm önerisiydi. İşe ilk önce dine sokulan bidatlere savaş açarak başladı. Daha sonra insanları fazîletli ve erdemli işler yapmaya,  ahlaklı ve adâletli olmaya dâvet etti. Bunun da ancak selef-i salihinin yaşantısına dönüş yapmakla mümkün olabileceğini söylüyordu.[9]

İbn-i Teymiye’nin akılcılığa ve halk sûfiliğinin bid’atlere sarılarak İslâm toplumlarını ahlakî çöküntüye düşürmesine karşı yönelttiği eleştiriler İbn-i Abdülvehhâb tarafından yeni bir söylem haline getirildi. Hanbelîler arasında onun görüşlerini tasvip eden sadece İbn-i Abdülvehhâb değildi; pek çok kimse bu görüşleri benimsemişti.[10]

İbn-i Teymiye önce Kur’an’ı ezberlemiş, o dönemin bütün ilimlerini tahsil etmiş Arap dili ile ilgili çalışmalara çok önem vererek lügat ve gramer ilminde otorite sahibi bir âlim olmuştur. Hatta Sibeveyh’in Arap gramerinde çok önemli bir yeri olan kitabını inceleyerek bu kitapta yer alan bazı meseleleri tenkit etmiştir. O, bu tenkidinde Sibeveyh’in zayıf kaldığı bazı noktaları tespit ederek hatalarını ortaya çıkarmıştır. Bu çalışmaları ona ilmî hayatı boyunca bütün eserlerinde kullanacağı mükemmel bir Arapça melekesi kazandırmıştır. İbn-i Teymiye Arap edebiyatının meşhur, mensur ve manzum metinlerinden büyük bir kitap olacak miktarda ezberlemiştir. Zehebî (ö. 748/1347- 1348) onun bu özelliğini anlatırken  “Arap dili hakkındaki bilgisi gerçekten çok kuvvetliydi” ifâdesini kullanmıştır.

İbn-i Teymiye fıkıhta müçtehit, îtikatta imam kabul edilir. Hanbelî olduğu halde ahkâm ve fürûda bu mezhebe muhâlif fetvâları vardır. Talebelerinden İbn-i Kayyîm’in yolu da budur; her ikisi zamanın ihtiyacına, maslahat ve îcâbına göre fetvâ verilmesinin lüzûmuna kânîdirler. Hükümlerinde imamların içtihadına ve nakillere değil, birinci derecede delillere dayanırlardı. Gerektiğinde Hanefi veya Şafiî ya da Mâlikî usûlüne göre hüküm verir ve bazen de kendi kanaatlerine göre yeni içtihatlarda bulunurlardı.[11] Son asrın âlimlerinden olan Salih b. Fûzan b. Abdullah el-Fûzan, Min Meşahiri’l-Müceddidine fî’l-İslâm adlı eserinde İbn-i Teymiye’nin hicrî 8. asrın mücedditlerinden biri olduğunu ifâde eder.[12]

İbn-i Teymiye tefsir ve usûl ilminde zamanının lideri konumundaydı. Dili oldukça fasihti. Kalemi ve dili aynı ölçüde tesirli idi. Ancak o, en çok tefsir ilminde kendini gösterdi ve 20 yaşına gelmeden fetvâ ve ders vermeye başladı.[13]

Tabakat müellifle­ri, onun 200’den fazla hocadan ders gör­düğünü kaydederse de bunların yanında düzenli biçimde öğrencilik yaptıklarının yanı sıra hadis dinlediği, icâzet aldığı, il­mî müzakerede bulunduğu veya küçük yaşta ilim meclisine katıldığı âlimler de vardır. Hocaları arasında Mecdüddin İbn Asâkir, İbn Ebü’1-Yüsr et-Tenûhî, Kasım el-Erbilî, Ebü’l-Ferec İbn Kudâme el-Makdisî, Şemseddin İbn Atâ, Zeynüddîn İbnü’l-Müneccâ, İbn Abdüddâim, Zeyneb bint Mekkî gibi âlimler sayılabilir.

İbn-i Teymiye, babasının vefâtından bir yıl sonra 2 Muharrem 683 (21 Mart 1284) tarihinde ondan boşalan Sükkeriyye Dârü’l-hadâsi’nde hocalığa, aynı yılın Safer ayının 10. (28 Nisan 1284) gününde Emeviyye Camii’nde tefsir dersleri vermeye başladı. Hicri 691 (m. 1292) yılında hacca gitti. Hicri 693 (m. 1294)’te Assâf en-Nasrânî adlı bir Hıristiyan’ın Hz. Peygamber’e küfretmesinin büyük tepki toplaması üzerine İbn-i Teymiye ve Dârü’l-hadis hocası Zeynüddin el-Fârikî, saltanat nâibi Emîr İzzeddin Aybeg’e giderek adı geçen Hristiyan’ın cezalandırılması gerek­tiğini söylediler. Ancak yargılama süre­cinde bazı taşkınlıklar meydana gelin­ce Emîr İzzeddin her iki âlimi bundan sorumlu tutarak onlara sopa attırdı ve onların gözaltına alınmalarını emretti. Olaylar daha fazla büyümeden Assâf müslüman oldu ve affedildi, Emîr İzzeddin de iki âlimi serbest bıraktı. Bu olaydan sonra İbn-i Teymiye Hz. Peygamber’e küfreden kişinin cezalandırılmasıyla ilgili olarak es-Sarimü’1-Meslul alâ Şâtimi’r-Resûl adlı kitabını yazdı. 17 Şaban 695 (20 Haziran 1296)’te Dimeşk’te bulunan Hanbelîyye Medresesi’nde Zeynüddin İbnü’l-Müneccâ’nın yerine ders vermeye başladı.

Geniş halk kitleleri ve yöneticiler nezdinde etkin bir nüfûza sahip olan İbn-i Teymiye’nin VIII/XIV yüzyılın başlarından itibaren çeşitli dinî ve siyâsî tartışmalar içine girdiği görülmektedir. El-Melikü’l-Mansûr Lâçin’in hâkimiyeti döneminde (m. 1297-1299) halkı Ermenistan Krallığı’na karşı cihada teşvik etmesi için görevlendirildi. Hicri 698 (m. 1299) ‘de Hamalıların akâidle ilgili çeşitli sorularına cevap vermek için el-‘Akîdetü’l-Hameviyye‘yi yazdı ve başta Eş’arîlik olmak üzere klasik kelâm mez­heplerine ve kelâm anlayışına sert eleşti­rilerde bulunarak özellikle sıfatlar ve müteşâbihât hakkındaki Selef anlayışını sa­vundu. Bu kitaptaki bazı görüşlerinden ve bilhassa sıfatlar konusundaki yaklaşı­mından dolayı kendisini teşbihle suçla­yan bir grup kelâmcı ve fıkıhçı, onu Ha­nefî kadısı Celâleddin Ahmed er-Râzi’nin huzurunda bir toplantıya dâvet ettiyse de İbn-i Teymiye gitmedi. Bunun üzerine ki­tap aleyhinde çeşitli dedikodular yayıl­maya başladı. Ancak Emîr Seyfeddin Çagân’ın İbn-i Teymiye’yi desteklemesi ve onun aleyhinde görüş belirten kişileri tu­tuklatması üzerine olay kapanmaya yüz tuttu. Daha sonra Şafiî kadısı İmâmüddîn Ömer el-Kazvînî’nin huzurunda ger­çekleştirilen bir toplantıya iştirak eden İbn-i Teymiye, kendisine karşı yapılan bü­tün itirazları cevaplandırarak oradakileri iknâ etti. Bu toplantıda söz konusu kitap­ta aşırı görüşler bulunmadığı sonucuna varıldığından İbn-i Teymiye aleyhinde ge­lişen olaylar sakinleşti.

Hicrî 699 (m. 1300) yılındaki Moğol saldırısında hal­kın ve pek çok âlimin Dimeşk’i terketmesine rağmen İbn-i Teymiye şehirden ayrıl­madı ve bir grup âlimle birlikte Moğol Hü­kümdarı Gâzân Han’ın karargâhına gide­rek Dimeşk halkı için eman diledi, böyle­ce büyük bir katliamı önledi. Aynı yıl Şev­val (Haziran) ayında Memlûk ordularıyla beraber Franklar ve Moğollar’a yardım etmekle itham edilen, dinin temel esas­larına aykırı davranışlarıyla tanınan Kisrevân Şiîleri’ne karşı düzenlenen sefere katıldı. 700 (m. 1301) yılında yeni bir Moğol saldırısı üzerine halkı cihada teşvik etti ve aynı yılın Cemâziye’l-Evvel ayında (Ocak 1301) Memlük Sultanı Muhammed b. Kalavun’dan Moğollar’la savaşmasını istemek amacıyla Kahire’ye gitti. Kendisi de Mo­ğollar’a karşı cephede savaşa katıldı ve 4 Ramazan 702 (22 Nisan 1303) tarihinde Dimeşk civarındaki Şehâb bölgesinde Mo­ğollar büyük bir yenilgiye uğratıldı.

Hicrî 704 (1304) yılında, halk arasında der­beder bir kıyafetle dolaşıp birtakım aşı­rı görüşlerin propagandasını yapan ve uyuşturucu kullandığı ileri sürülen mu­tasavvıf İbrâhîm el-Kettân ile ahlâkî za­aflarla itham edilen Muhammed el-Habbâz’a karşı mücadele verdi. Bu arada, Muhyiddin İbnü’l-Arabî’nin felsefî görüş­lerini benimseyen İttihâdiyye fırkasına karşı tavır alarak Baybars el-Çaşnigir’in şeyhi Nasreddin el-Menbicî’ye bir mektup gönderdi ve İbnü’l-Arabî’nin vahdet-i vücûd felsefesini tenkit etti. Aynı yılın sonuna doğru Kisrüvân Şiîleri üzerine dü­zenlenen ikinci bir sefere katıldı. Sefer dönüşünde şeyhlerinin bir Moğol senpatizanı olduğu ileri sürülen Rufaîler ile çeşitli tartışmalara girişti. Bölgede bazı insanların nehir kıyısındaki bir kayayı zi­yaret edip adakta bulunduğunu öğrenin­ce bir grup öğrencisiyle birlikte gidip o ye­ri ortadan kaldırdı.

Bid’at ve hurafelerle mücadelesi ve eleştirilerinde kullandığı sert üslûp sebebiyle pek çok kesimi kar­şısına alan İbn-i Teymiye’nin, daha önce Vâsıt kadılarından Radıyyüddin el-Vâsıtî’nin isteği üzerine kaleme aldığı el-Akıdetü’l- Vâsıtıyye adlı risâlesindeki görüşleri etrafında çeşitli dedi­kodular yayılmaya başladı. Bu sebeple 8 ve 12 Receb 705 (24 ve 28 Ocak 1306) ta­rihlerinde Şam Nâibi Cemâleddin el-Efrem başkanlığında iki toplantı yapıldı ve ikinci toplantıda Safiyyüddin el-Hindî, el-Vâsıtıyye‘nin Kur’an ve Sünnet esasları­na uygun olduğunu açıkladı. Ancak olay­lar bununla kalmadı ve Şâfıî kadısı Necmeddin İbn Sasrâ konuyu yeniden gün­deme getirerek İbn-i Teymiye’nin pek çok öğrencisiyle birlikte hadisçi Mizzî’yi döv­dürdü ve hapse attırdı. Bunun üzerine 7 Şaban 705’te (22 Şubat 1306) sultanın emriyle vâlinin başkanlığında üçüncü bir toplantı daha yapıldı. Bu toplantıda da el-Vâsitıyye‘de dinin esaslarına aykırı bir görüş bulunmadığına karar verildi. Fakat olay sebebiyle Kadı İbn Sasrâ görevinden istifa etti ve bu iki âlim Kahire’ye gönderildi.

İbn-i Teymiye, Kahire’ye varı­şından kısa bir müddet sonra dört kâdıl-kudât ile çeşitli devlet adamlarının yer al­dığı bir toplantıda muhakeme edildi. Bu­rada Allah’ı insan suretinde kabul etmek­le (teşbihle) suçlanarak iki kardeşiyle birlik­te Kahire Kalesi’nde hapsedilmesine ka­rar verildi.

İbn-i Teymiye yaklaşık bir buçuk yıl son­ra 26 Rebîü’l-Evvel 707 (25 Eylül 1307) ta­rihinde, Emîr Sâlâr ile kendisine el-Akidetü’t-Tedmüriyye‘yi yazmış olduğu Bedevî emîri Mühennâ b. İsâ’nın aracılığı sonucunda hapisten çıkarıldı, ancak Su­riye’ye dönmesine izin verilmedi. Kahire’de de Selefî görüşlerini savunup bid’at ve hurafelerle mücadeleye devam eden İbn-i Teymiye’nin karşısına bu defa Mı­sır’ın en meşhur iki mutasavvıfı Ebu’l-Abbas İbn-i Atâullah ile Dârü Saîdi’s-Suadâ’nın başı Kerîmüddin el-Âmülî çıktı. Bunlar İbn-i Teymiye aleyhine kamuoyu oluşturdular, bazı ithamları dile getirdi­ler. Nihayet İbn-i Teymiye, 707 Şevvalinde (Nisan 1308) İttihâdiyye aleyhine yazmış olduğu bir reddiyeden dolayı tekrar çağ­rıldı ve bilhassa tevessül konusundaki gö­rüşleri sebebiyle sorguya çekildi.

İbn-i Teymiye’nin ortaya koyduğu delillerle mu­haliflerini susturduğu için önce Suriye’ye dönmesine izin verildiyse de daha sonra bu karardan vazgeçilerek Kahire’de ka­dılara mahsus bir hapishaneye kapatıldı ve bir buçuk yıl hapis yattı. 709’da (1309) serbest bırakıldı, ancak birkaç gün sonra safer ayının son gecesi (8 Ağustos 1309) İskenderiye’ye götürülerek sultanın sa­rayında bir kuleye kondu ve burada sekiz buçuk ay göz hapsinde tutuldu. Bu es­nada yazı yazmasına ve ziyaret edilmesi­ne izin verilmişti. Bu süre içerisinde özel­likle Mağribli kişilerle görüşme imkânı buldu ve er-Red ale’l-Mantıkıyyîn gi­bi bazı önemli eserlerini yazdı. 1 Şevval 709’da (4 Mart 1310) yeniden tahta ge­çen el-Melikü’n-Nâsır Muhammed b. Kalavun İbn-i Teymiye’yi serbest bırakarak kendisiyle görüştü. Kahire’de yaklaşık üç yıl kalan İbn-i Teymiye burada öğretim ve fetvâ faaliyetlerine devam etti. Es-Siyâsetü’ş-Şer’iyye adlı eserinin ilk müsved­delerini de muhtemelen bu dönemde yazmaya başladı ve kitabı 711-714 (1311-1314) yılları arasında tamamladı.[14]

Yeni bir Moğol saldırısı üzerine Melik Nâsır’la birlikte Şevval 712’de (Şu­bat 1313) Dimeşk’e geri dönmek üzere yo­la çıkan İbn-i Teymiye Kudüs’te kısa bir süre kalıp yedi yıl aradan sonra Dimeşk’e ulaştı ve tekrar müderrislik görevine baş­ladı. Bu arada İbn-i Teymiye’den bir hafta önce Dimeşk’e gelen Melik Nâsır hacca gitti, hac dönüşü bölgede çeşitli idarî ve malî düzenlemeler yaptı. Emîr Tenkis de Rebîü’l-Ahir 712’de (Ağustos 1312) Dimeşk’e vâli olarak tayin edildi. İbn-i Teymiye, Emîr Tenkis döneminde Dimeşk’te beş yıl kalarak öğretim ve te’life devam etti. Gerek o zamânâ kadar sürdürdüğü faaliyetleri gerekse çeşitli felsefî cereyanlar, dinî anlayış ve uygula­malar karşısında ortaya koyduğu mücâ­deleci tavrı ona İslâm dünyasında haklı bir şöhret kazandırdı; etrafında görüşle­rini benimseyip savunan, onu müçtehit ve imam olarak kabul eden bir öğrenci halkası oluştu. Şâfıî mezhebine mensup Sübek ailesinin, özellikle de Şafiîliğin ve Eş’arîliğin Suriye ve Mısır’daki en meşhur temsilcileri arasında yer alan Takıyyüddin es-Sübek ve oğlu Tâceddin es-Sübek ile pek çok mutasavvıfın muhâlefetine rağ­men halk ve idâreciler üzerinde büyük bir nüfuza sahip oldu. Talebeleri ve sevenle­ri içinde diğer mezheplere mensup kişiler de vardı.

Meşhur öğrencileri arasında İbn-i Kayyîm el-Cevziyye’den başka en fakih talebesi sayılan Şemseddin İbn-i Müflih, Şemseddin İbn-i Abdülhâdî, İbn-i Kâdi’1-Cebel, Vâsıftaki Rifâiyye tarikatının şeyhi­nin oğlu olan İmâdüddin el-Vâsıtî, Ümmü Zeyneb, Mizzî, Zehebî ve Ebü’l-Fidâ İbn Kesîr bulunmaktadır. İbn Kayyîm el-Cevziyye, sadece hocasının sadık bir tale­besi olarak onun görüşlerinin yayılması­na hizmet etmekle kalmamış, aynı za­manda birlikte sorgulanıp hapiste yata­rak her türlü sıkıntı ve mihneti onunla paylaşmıştır. Bu dönemde de Hanbelîlerle Eş’arîler arasındaki tartışma ve gergin­likler devam etmiş, bu olaylarda İbn-i Teymiye en etkili isimlerden biri olmuştur.

İbn-i Teymiye, İlhanlı Hükümdarı Muhammed Hudâbende ile (Olcaytu Han) iyi ilişkiler kuran ve Mekke’de Şiî taraftarı bir politika takip eden Mekke Emîri Humeyde ile 716 yılının son ayında (Şubat 1317) tartışmaya girişti. Bu tartışmalar münasebetiyle bilhassa İmâmiyye Şîası’nın önde gelen âlimlerinden olan Allâme el-Hillî’ye birtakım tenkitler yöneltti­ği Minhâcü’s-sünne adlı eserini kaleme aldı.

İbn-i Teymiye 718 (1318) yılında sultanın bir fer­manı ile talâk konusunda Hanbelî mez­hebinin klasik görüşlerinin aksine fetvâ vermekten men edildi. Çünkü İbn-i Teymiye “talâk şartı ile yemini, hem Hanbelî mezhebindeki hâkim görüşün hem de diğer mezheplerin genel kabul­lerinin aksine reddediyordu. Bu konuyla ilgili olarak 718 (1318) ve 719 (1319) yıl­larında Emîr Tenkiz’in nezâretinde iki ayrı toplantı yapıldı. 20 Receb 720’de (26 Ağustos 1320) yapılan yeni bir toplantıda İbn-i Teymiye Sultanın bu yasağını çiğne­mekle itham edilerek Dimeşk Kalesi’ne hapsedildi. 5 ay 18 gün sonra 10 Muhar­rem 721’de (9 Şubat 1321) Melik Nâsır Muhammed b. Kalavun’un emriyle serbest bırakıldı.

Bu tarihten sonra da Mısır ve Suriye’­deki çeşitli dinî ve siyâsî olayların içerisin­de yer almaya devam eden İbn-i Teymiye 16 Şaban 726’da (18 Temmuz 1326) pey­gamberlerin mezarları ile mukaddes ma­kamların ziyaret edilmesi hakkında ver­diği fetvâlar ve bu konuya dâir yazdığı ri­sâleler sebebiyle yine tutuklandı ve sul­tanın emriyle fetvâ vermesi yasaklandı. Bu sırada öğrencileri hapsedildiyse de bunların çoğu kısa zamanda serbest bı­rakıldı ve hapishanede hocasıyla beraber sadece İbn Kayyîm el-Cevziyye kaldı. Di­ğer taraftan sayıları gittikçe artan mu­halifleri arasına Mısır’ın Mâliki olan kâdılkudâtı Takıyyüddin el-Ahnâî ile İbnü’l-Arabi’nin öğrencilerinden olup Kahire’deki Dârü Saîdi’s-Suadâ’nın şeyhliğini yapan ve 727 (1327) yılında Dimeşk’e Şafiî kâdılkudâtı olarak tayin edilen Alâuddin el-Konevî de katılmıştı. İbn-i Teymiye’nin Dimeşk Kalesi’ndeki hapis hayatı iki yıldan fazla sür­dü; ancak hapiste eser yazmaya devam etti. Bu eserler arasında Refu’l-melâm ve Takıyyüddin el-Ahnâî’nin mezarları zi­yâret ve tevessülle ilgili görüşlerine sert eleştiriler yönelttiği Kitâbü’r-Red ale’l-Ahnâ’î adlı risaleleri de bulunmaktadır. Bu reddiyeden rahatsız olan Takıyyüddin el-Ahnâî’nin sultana yaptığı şikâyet üzerine 9 Cemâziye’l-Ahir 728 (21 Nisan 1328) tarihinde elinden kâğıdı, kalemi ve mü­rekkebi alındı. Bu muamele ona çok ağır geldi; kendisini ibâdete verdiyse de üzün­tüsünden hastalandı ve 20 Zilkade 728’de (26 Eylül 1328) hapishanede vefat et­ti. Cenâze namazını kardeşi Zeynüddin Abdurrahman kıldırdı ve Sûfiyye Kabristanı’nda kardeşi Şerefeddin Abdullah’ın kabri yanına defnedildi. Cenazesine yak­laşık 200.000 erkekle 15.000 hanımın katıldığı rivayet edilmektedir. Ölümü üzeri­ne Zeynüddin İbnü’l-Verdî ve İbn Fazlullah el-Ömerî birer mersiye yazdılar.

İbn-i Teymiye’nin öldüğü duyulunca halk kaleye hücum etmiş birkaç defa cenâze namazı kılınmış, o gün çarşı pazarlar açılmamıştır. Tarihçiler tarihte Ahmed b. Hanbel’in cenazesinden sonra en çok onun cenazesinde halkın toplandığını kaydetmiştir. Uzak yakın İslâm beldelerinde Yemen’den Çin’e kadar onun gıyabında cenâze namazları kılınmıştır. İmam Zehebî onun hakkında: “Rükun ile makam arasında yemin ettirseler onun bir mislini görmediğime yemin ederim, o da ilimde kendisinin dengini görmemiştir, yemin ederim” şeklinde bir ifade kullanmıştır.[15]

İbn-i Teymiye özellikle hadis ilmine önem vermiş Müsned, Kütüb-i Sitte, Mu’cemu Tabarâni el-Kebîr ve daha birçok hadis kitabını defalarca dinlemiştir.[16] İbn-i Teymiye güçlü bir hafızaya, engin bir Kur’an ve Sünnet bilgisine sahipti. Dö­neminde Müslümanlar ve diğer din men­supları arasında mevcut olan felsefî ve itikadî akımları da çok iyi biliyordu. Üslûbu­na da yansıyan sert, mücadeleci ve ısrarcı bir tabiatı vardı. Geniş halk kitleleri üze­rindeki etkisinde, eserlerinden ziyâde vaaz ve tartışmalarında ortaya koyduğu güçlü hitabetinin ve cedelci tutumunun payı vardır. Hanbelî geleneğinin ana çizgisi olan Selefîliği tavizsiz savunur, ‘el-emru bi’1-ma’rûf ve’n- nehyi ani’l-münker’ ilkesini ti­tizlikle uygular, yanlış olduğuna inandığı görüş ve davranışları şartlar ne olursa ol­sun tenkit etmekten ve bilfiil müdahale­de bulunmaktan çekinmezdi. Bundan do­layı devlet adamlarıyla, tarikat odaklı dinî anlayışı savunan çevrelerle çok defa ça­tışma içinde oldu; onlardan müderrislik dışında hiçbir görev almadı.

Başta akâid ve fıkıh olmak üzere çeşitli alanlardaki görüşleri, ulemâ ve halk nezdinde yaygınlık kazan­mış ve kurumsallaşmış telakki ve uygula­malara getirdiği sert eleştirileriyle yaşa­dığı zamana ve özellikle Bahrî Memlükleri dönemine damgasını vuran İbn-i Teymiye’nin etkisi bu dönemle sınırlı kalma­mış, İslâm düşünce tarihinde derin izler bırakan bir çizginin de en önemli temsil­cisi sayılmıştır. Onun görüşleri zamanın­daki devlet adamları ilim çevreleri ve ge­niş halk kitlesi arasında yeni tartışma ve kutuplaşmaları beraberinde getirmiş ve her dönemde görüşlerinin savunucuları ya­nında sert muhalifleri de olmuştur.

Kendi zamanında birçok devlet adamı­nın İbn-i Teymiye’ye karşı tavır almasına rağmen Dimeşk Hâcibi Ketboğa el-Mansûrî ve Halep Vâlisi Ergun en-Nâsırî gibi şahsiyetler ona saygı duymuşlardır. Burcî Memlükleri döneminde İbn-i Teymiye’nin etkisinin kamuoyu nezdinde kısmen azaldığı gözlenmekle beraber ilim çevrelerinde aynı şekilde devam etmiştir. Gö­rüşleri uğruna verdiği tavizsiz mücadele ve katlandığı sıkıntılar dolayısıyla onu tak­dir eden birçok âlimin yanı sıra acımasız şekilde eleştirenler de vardır. İbnü’l-Ver­dî İbrâhîm b. Hasan el-Kûrânî, Takıyyüd­din İbn Dakiku’l-Îd, Kadı Şehâbeddin el-Huveyyî, Ali el-Kârî, İbn Hacer el-Askalânî. Bedruddin el-Aynî ve Süyûtî gibi âlim­ler ondan övgüyle söz etmişlerdir. İbn Nâsırüddin ed-Dimeşkî, İbn-i Teymiye’yi sağ­lığında gören, vaaz veya derslerine ka­tılan ya da kitaplarını okuyan, onun ilmî şahsiyeti, üstün ahlâkı ve karakteri hak­kında şehâdette bulunan seksen yedi âli­min adını ve İbn-i Teymiye hakkındaki gö­rüşlerini zikretmiştir. Bunun yanında başta kendi dö­neminde yaşayan birçok mutasavvıf ol­mak üzere İbn Battûta, İbn Hacer el-Heytemî. Takiyyüddin es-Sübki ve oğlu Tâcuddin es-Sübki, Kemâluddin İbnü’z-Zemlekânî, İzzeddîn İbn Cemâa ve Ebû Hayyân el-Endelüsî gibi şahsiyetler onun muha­lifleri arasında yer almış, görüşlerini red ve tenkit için çeşitli eserler kaleme alımışlardır.

Osmanlıların Suriye ve Mısır’ı fethet­melerinden sonra Hanbelî mezhebinin gelişim seyrinde bir yavaşlama hissedil­mekle beraber İbn-i Teymiye’nin görüşleri yayılmaya devam etmiştir. Bu dönemde onu destekleyenler arasında hadisçi Ali el-Kârî, tarihçi Ebü’1-Yümn el-Uleymî ve İbn-i Teymiye hakkında müstakil eserler yazan Meri b. Yûsuf el-Kermî bulunmak­tadır. Ayrıca Osmanlılar döneminde Hicaz bölgesinde yetişen Muhammed b. Abdülvehhâb akâid, fıkıh ve özellikle bid’at ve hurafelerle mücadele konusunda İbn-i Teymiye’nin fikirlerinden etkilenerek ye­ni bir hareket başlatmış, muhâlifleri tarafından sonraları Vehhâbîlik adıy­la anılan bu hareket daha sonra siyâsî bir nitelik kazanıp Suûdî Arabistan Krallığı’nın kurulmasında etkin rol oynamış; öte yandan İbn-i Teymiye’nin görüş­leri, özellikle XVIII. yüzyıldan itibaren Ku­zey Afrika’dan Hint Okyanusu’na kadar çeşitli İslâm ülkelerinde ıslah, yenilik ve tecdît hareketlerine ilham kaynağı ol­muştur.

Ahmed b. Hanbel’den sonra Han­belî mezhebine en büyük canlılık ve yeni­leşmeyi sağlayan kişilerden biri olan İbn-i Teymiye, bugün sadece Hanbelî mezhe­bi coğrafyasında değil bütün İslâm dün­yasında etkisini sürdürmekte olup haya­tı, görüşleri ve mücadelesi hakkında pek çok eser yazılmıştır.[17]

İbn-i Teymiye hakkında birçok âlim methedici sözler söylemiştir. Bu âlimlerden İbn-i Dakik el-Îd şöyle der: İbn-i Teymiye ile buluştuğumda bütün âlimleri iki gözünün arasında olduğunu gördüm. Baktım ki o, onlardan istediğinin görüşlerini alıyor istediğinin görüşlerini bırakıyordu.[18] İbn-i Teymiye Dimeşk kalesinde tutuklu olduğu sırada vefat etmiştir.[19]

1.3               Eserleri

İbn-i Teymiye, içinde yaşadığı çağı şahsiyeti, görüşleri ve ya­zılarıyla etkilemiş ve süregelen bir fikir hareketi meydana getir­miştir. Onun adı, yalnız Şam ve Mısır’da değil, bütün İslâm âlemin­e yayılmış ve o ilmî kişiliğinin tesiri nesiller boyu devam etmiştir. İbn-i Teymiye, kendisinden sonra görüş ve fikirlerini gelecek nesillere aktaran birçok kitap ve risâleler yazmıştır. Ancak İslâm toplumunun geneli onun din anlayışını ve görüşlerini be­nimsemiş de değildir. İbn-i Teymiye, eserlerini fasih bir Arapça ve etkileyici bir üs­lûpla kaleme almıştır. Mücâdeleci ve sert üslûbu hasımlarını sindirmiş, talebelerini de kendisine hayran bırakmıştır. Eserlerini selefî bir bilgin olarak dâimâ âyet, hadis, sahâbe ve tabiînin fetvâlarından almış olduğu delillerle beslemiştir.

Hayatı mücâdele ve hapisler­le geçen İbn-i Teymiye’nin yine bu müca­delesinin bir parçası olarak çeşitli konu­larda birçok eser te’lif ettiği, hatta İslâm dünyasının en velûd müelliflerinden biri olduğu bilinmektedir. İbn-i Kayyîm el-Cevziyye, İbn-i Teymiye’nin eserlerinin bir lis­tesini Esmâü müellefâti Şeyhi’l-islâm İbn-i Teymiye adlı kitabında vermiş bazı çağdaş araştırmacılar da onun kaynaklarda adı geçen 702 eserini saymışlardır. Muhammed İbrâhîm eş-Şeybânî müellifin Süleymaniye Kütüphanesi’nde mevcut kitaplarının isimlerini, çeşitli ilim dallarına ayırarak ve baskılarına da işâ­ret ederek Mecmû’atü Müellefâtü Şey­hi’l-islâm İbn-i Teymiye adıyla bir kitap­ta toplamıştır. İbn-i Teymiye’nin neşredilen belli başlı eserleri şunlardır:

1.3.1        Akâid ve Kelam İle İlgili Önemli Eserleri

  1. el-Akidetü’l-Vâsıtıyye.

  2. Minhâcü’s-Sünne.

  3. Muvafakati Sahîhi’l-Menkûl li-Sarîhî’l-Ma’kül.

  4. İktidâü’s-Sırâti’l-Müstakîm Muhâlefeti Ashâbi’l-Cahîm.

  5. es-Sârimü’l-Meslûl alâ Şâtimi’r-Resûl.

  6. el-Akidetü’l-Hameviyye.

  7. er-Risâletü’t-Tedmüriyye.

  8. el-İman.

  9. el-İstiğâse.

  10. el-Furkân Beyne Evliyâ’i’r-Rahmân ve Evliyâ’i’ş-Şeytân.

  11. Medâricü’l-Vusûl ilâ Ma’rifeti Usûli’d-din ve Fürûihî Kad Beyyenehü’r-Resûlu.

  12. en-Nübüvvât.

  13. Beyânü Telbîsi’l-Cehmiyye fi Te’sisi Bideıhimi’l-Kelâmiyye.

  14. et-Tuhfetü’l-Irâkıyye fi’l-Â’mâli’l-Kalbiyye.

  15. Risale fi’1-Kelâm ale’l-Fıtrah.

  16. İzâhu’d-Delâle fi Umûmi’r-Risâle ve’t-Ta’rîfi Ahvâli’l-Cin.

  17. el-Cevâbü’1-Bâhir fi Züvvâri’l-Mekâbir.

  18. el-Hasene ve’s-Seyyieh.

  19. Kitâbü’r-Red ale’l-Ahnâî.

  20. er-Risâletü’l-Ba’el Bekkiyye.

  21. el-Vâsıta Beyne’1-Halk ve’l-Hak.

  22. el-Kâ’idetü’1-Merrâküşiyye.

  23. Şerhu’l-Akîdeti’l-İsfahâniyye.

  24. Kaidetü’l- Celîle fi’t-Tevessül ve’1-Vesîle.

  25. Kâidetü’l- Hükmi Mes’eleti’1-Kazâ ve’1-Kader Redden alâ Ba’di-Zimmiyyîn.

  26. er-Risâilü’l-Kudsiyye.

  27. er-Risâilü’l-Medeniyye fî Tahkiki’1-Mecâz ve’l-Hakika fi Sıfâti’llâhi Teâlâ.

  28. Arşü’r-Rahmân ve mâ Verede fîhi Mine’1-Âyât ve’l-Ehâdîs.

  29. Risâle fî İlmi’z-Zâhir ve’l-Bâtın.

  30. el-Kelâm alâ Kavlihî Teâlâ İnne hazâ le-Sâhirâni.

  31. Mecmû’a.

  32. Mezhebü’s-Selefî’1-Kadîm fî Tahkiki Mes’eleti’ Kelâmillâhi’l-Kerîm.

  33. el-Mesâ’ilü’l-Mardîniyye.

  34. el-Kazâ ve’1-Kader.

  35. el-Kelâm alâ Hakikati’l-İslâm ve’1-İman.

  36. el-Beyânü’l-Mübîn Fi Ahbâri’1-Cin ve’ş-Şeyâtîn.[20]

1.3.2        Kıraat ve Tefsir İle İlgili Önemli Eserleri

1.Mukaddime fî Usûli’t-Tefsîr.

2.Dekâ’iku’t-Tefsîr.

3.el-İklîl fi’1-Müteşâbih ve’t-Te’vîl.

4.Mecmû’atü Tefsîri Şeyhi’l-islâm İbn-i Teymiye.

5.et-Tefsîrü’l-Kebîr.

6.et-Tibyân fî Nüzûli’1-Kur’ân.

7.Cevâbü Ehli’1-Hilm fî Tafdîli Ayâti’l-Kurân.

8.Risâle fi’l-Kur’an’il’Kerîm.

9.et-Tefsîr-i Mevzûî.

10.Risâle li İbn-i Teymiye, Ecâbe fî hâ an Esile fî İlmi’l-Kırâât.

11.Tefsîru Sûreti’1-İhlâs.[21]

1.3.3        Hadis İle İlgili Eserleri

1.Erbaûne Hadisen.

  1. İlmu’l- Hadîs.

3.el-Kelimü’t-Tayyibe min Ezkâri’n-Nebî.

4.Risâle fî Şerhi Hadîsi Ebî Zer.

  1. Şerhu Hadîsi’n-Nüzûl.

6.Ehâdîsü’l-Kussâs.

7.el-Ehâdîsü’d-Da’îfe ve’l-Bâtıle.

  1. el-Ehâdisü’l-Mevdû’a.

  2. Risâ­le fi’s-Sünne.

  3. Şerhu hadîsi “İnneme’l-Â’mâlü bi’n-Niyyât.[22]

1.3.4        Fıkıh İle İlgili Önemli Eserleri

1.Şerhu’l-Umde fi’l-Fıkh.

  1. Mecmû’u’l-Fetâvâ.

  2. es-Siyâsetü’ş-Şer’iyye fî Islâhi’r-Râ’î ve’r-Raiyye.

4.el-Hisbe fi’l-İslâm.

6.Risale fî Menâsiki’1-Hac.

6.el-Emr bi’1-Ma’rûf ve’n-Nehy-i ani’l- Münker.

7.el-İhtiyârâtü’l-‘İlmiyye.

8.el-Ubûdiyye fi’1-İslâm, Tefsîr-u Kavlillâhi Te’âlâ “Yâ Eyyühe’n-Nâsü’büdû Rabbeküm”.

9.Risale fî sünneti’l-Cüm’a.

9.Hakîkatü’s-Sıyâm.

  1. Fetvâ İbn-i Teymiye fi’1-Kıyâm li’1-Mushaf ve Takbîlihî ve Câ’lihî İnde’1-Kabr.

11.Fetvâ es-Sûfiyye.

12.el-Mezâlimü’l-Müştera.

13.Fetâva’n-Nisâ.

14.el-Hilâfe ve’1-Mülk.

  1. Ahkâmü Usâti’l-Mü’minîn.

  2. Fıkhü’1-Kitâb ve’s-Sünne ve Ref’ul-harâc ani’l-Ümme.

  3. Fıkhü’n-Nisâi fi’z-Zevâc ve’l-İşre ve’n-Nüşûz ve’t-Talâk.[23]

1.3.5        Fıkıh Usûlü İle İlgili Eserleri

1.el-Müsevvede fî Usûli’l-Fıkh.

2.el-Kavâidü’n-Nûrâniyye.

3.Nakdü Merâtibi’1-İcmâ.

4.el-İstihsân ve’l-Kıyâs.

5.el-Kıyâs Fi’ş-Şer’il İslâmî.

6.Refu’1-Melâm ani’1-Eimmeti’l-â’lâm.

7.Cevâbü İbn-i Teymiye fî Sıhhati Mezhebi Ehli’1-Medine.

8.Tarîku’l-Vusûl ilâ İlmi’l-Ma’mûl bi Ma’rifeti’1-Kavâid ve’d Davâbit ve’1-Usûli’l-Muhtar mîn Kütübi İbn-i Teymiye.[24]

1.3.6        Dinler Ve Mezhepler Tarihi İle İlgili Eserleri

1.el-Cevâbü’s-Sahîh li men Beddele Dine’l-Mesîh.

  1. Fetvâ fi’n-Nusayriyye.

3.Kavâidü’l-Edyân.

4.Zemmü Hamîsi’n-Nasârâ li Şeyhi’l-İslâm İbn-i Teymiye.[25]

1.3.7        Felsefe ve Mantık İle İlgili Eserleri

  1. Nakdu’l-Mantık.

    2. Er-Reddü alâ’l-Mantık.

    3. Er-Reddü alâ’I-Felâsife.

1.3.8        Cedele Dâir Eserleri

1.Minhâcu’s-Sünne.
2. Muvâfakâtu Sahîhi’l-Menkûl li Sarîhi’l-Ma’kûl.
3. Tenbîhu’r-İlâcu li’1-Âkıl alâ Temvîhi’l-Bâtıl.
4. El-Cevâbu’s-Sahîh li Men Beddele Dine’l-Mesîh.

1.4              Mezheplere Bakışı

İbn-i Teymiye fıkıhta Hanbelî mezhebine tabi olmuş ve hatta bu mezhep onunla birlikte bir fıkhî mezhep olarak taraftar bulmuştur. Akâidde ise kendisini selefîye mezhebine tabi olarak tanıtmaz ancak bu ümmetin selefînin akidesi üzerinde olduğunu söyler. Mecmûu’l- Fetâvâ adlı eserinde onun bu yönü şöylece izah edilmiştir: “İbn-i Teymiye fıkıhta Ahmed Bin Hanbel’in mezhebine, akîdede ise İslâm ümmetinin selefînin mezhebine tâbidir. Ancak o, belli bir mezhebe tâbi olan kişinin, o mezhebin görüşleri üzerinde taassup göstermesini kabul etmez. Mü’minlerin belli mezheplere tabi olmasını doğal görmüş ancak başka mezheplerin belli bir konudaki görüşlerinin delilleri güçlü ise delili güçlü olan görüşe tâbi olunması gerektiğini belirtmiştir. Onun bu görüşlerine dair ipuçlarını kendisine sorulan bir soruya cevabı esnasında ifâde etmiş olduğu görüşlerinde bulmak mümkündür. Mecmûu’l- Fetâvâ’da yer alan o sözler şöyledir: “Şayet bir kişi Hanefi veya Şafiî veya Mâlikî veya Hanbelî mezhebine tâbi olur da herhangi bir meselede diğer mezhebin delilleri kendi mezhebinin delillerinden daha kuvetli olduğunu görür ve o meselede delili kuvvetli olan mezhebe uyarsa doğru ve güzel bir iş yapmış olur. Böyle bir kişinin böyle bir davranışı asla onun dînine, adâletine halel getirmez. Bunda bir hilaf yoktur. Böyle yapılması daha evlâ olan hak yoldur. Bir kişinin Allah Resûlü’nden başka herhangi biri konusunda mutaassıp olmaması Allah’a ve Resûlü (Sallallahu Aleyhi ve Selem)’e daha sevgili olan bir davranıştır.”[26]

İbn-i Teymiye Hâriciyye, Mûtezile, Kaderiye, Cehmiye, Şîa ve Bâtıniyye hakkında geniş bir bilgiye sahiptir. O, bu mezheplerden çoğu hakkında eserler yazmıştır. Yaşadığı çağda Fatımî devleti yıkılmış olmakla beraber onların bakıyyeleri olan Hâkimiyye, Nusayriyye, İsmâiliyye yaşıyordu. Ayrıca İmamiye ve Caferiye şiîlerini de çok iyi tanıyordu. Melik Olcayto Hudabende’yi imamiye Şiîliğine dâvet için İmamiye’nin tanınmış âlimlerinden İbnu’l-Mutahhar el-Hillî (v. 726-1325) Minhâcü’l-İstikâme fî İsbâtu’l-İmâme isimli bir eser yazmış, bu eserde elinden geldiği kadar Sünnî İslâmlığını karalamış, İmamiye Şiîliğini ise yegâne hak mezhep olarak göstermişti.

İbn-i Teymiye Râfızî saydığı İbnu’l-Mutahhar’ı red için Minhâcu’s-Sünneti’l-Nebeviyye fî Nakdi Kelâmi’ş-Şîati’l-Kaderiyye isimli dört ciltlik eserini kaleme alarak İmamiye Şiiliğinin esaslarını târumar etmiştir. Bu mezhebin sonraki asırlarda ne gibi dinî ve içtimaî âmillerin te’siriyle teşekkül ettiğini gâyet açık bir şekilde gözler önüne sermiştir. Bazı araştırmacılar bu eseri, Sünnîlerin İmamiye Şiîliğini tenkit için yazdıkları en teferruatlı ve en başarılı tenkit kabul ederler. İbn-i Teymiye’ye muhâlif olan Takiyyuddîn Subkî ve Yusuf Nebhânî bile onun bu başarısını hararetle alkışlamışlar, bu hareketiyle Sünnîliğin yüzünü ağarttığını ifâde etmişlerdir. Minhâcü’s-Sünne‘nin Sünnîliğin müdâfaasını yapan bir şaheser olduğu hususunda sünnî ulemâsının ittifakı vardır demek yanlış sayılmaz. Muhammed Mehdî el-Kâzımî el-Kazvî’nin imâmiye Şiîliği nâmına İbn-i Teymiye’ye verdiği cevap çok zayıf ve yetersiz kalmıştır.[27]

İbn-i Teymiye, Cehmiye, Mûtezile ve Hâriciyye gibi bid’at ehli olan mezheplere karşı da aynı derecede başarılı reddiyeler yazmış ve bu suretle Sünnîliğin cesur, bilgili ve fa’al bir savunucusu olduğunu ispat etmiştir.[28]

1.5              İtikadî Görüşleri

Süleyman Uludağ, İbn-i Teymiye Külliyâtı’nın girişinde şunları kaydetmiştir: “İbn-i Teymiye’yi en çok meşgul eden, îtikadî ve fikrî mes’elelerdir. Çağına kadar Selefîler ve Ehl-i hadîs mevcut olmakla beraber Sünnî îtikadını geniş ölçüde Eş’arî kelâmı ve tasavvuf temsil ediyordu… İbn-i Teymiye’nin îtikad konusunda esas mes’elesi Allah’ın sıfatları ve Tevhid-i ulûhiyettir. Sıfatlar konusunda Eş’arîlerle, tevhid konusunda mutasavvıflarla şiddetli tartışmalara girmiş, bu konudaki fikirleri Eş’arî kadıların ve mutasavvıfların ona zindan hayatı yaşatmalarına sebep olmuştu.

İbn-i Teymiye’nin 698/1298’de Hama halkının sordukları bir suâle cevâben yazdığı el-Akîdetü’l-Hameviyye risâlesi îtikad sahasındaki mücadelesinin başlangıcı sayılır. Bu konudaki kanaati şu şekilde özetlenebilir: Kur’an’da ve sahih hadislerde Allah’a nisbet edilen vasıf ve fiiller hiç te’vil edilmeden mecaz olarak yorumlanmaksızın ve bazısı diğer bazısına irca’ edilmeden olduğu gibi zahirî mânâsı üzere anlaşılmalıdır. İlim ve Kudret nasıl Allah’ın sıfatıysa, aynen o biçimde «vechullah», «yedullah» tâbirlerinde geçen yüz ve el de Allah’ın sıfatlarıdır. İlim ve kudret nasıl te’vil edilemez ve mecaz olarak yorumlanamazsa yüz ve el de te’vil edilemez ve mecazîdir denilemez ve şâyet denirse naslardaki ifâdeler tahrif edilmiş ve saptırılmış olur. Aynı şekilde Allah’ın Arş üzerine istivası ve üstde (fevk’de) oluşu da onun te’vil edilemez muhkem sıfatıdır. Bu fikirlerine bakan hasımları İbn-i Teymiye’yi Haşevî, Müşebbihe ve Mücessime olmakla suçlamışlar, bu kanaatlerinin yayılmasını zararlı bulduklarından yasaklanmasına karar vermişlerdi. İbn-i Teymiye ise «Allah’ın yüzü ve eli vardır, lâkin insanınki gibi ve cismanî değildir, nitekim ilim ve kudret sıfatlarındaki durum da böyledir» demek suretiyle kendini savunmuşsa da yine de Eş’arîlerin gazâbından ve kadıların hışmından kurtulamamıştır. İbn-i Teymiye Allah’ın, zâtı, sıfatları, fiilleri ve isimleri konusunda hep böyle düşünüyor, Eş’arîlerin yaptıkları te’villeri tahrif olarak görüyor, sıfatlar hakkındaki inançlarını mûtezile gibi ta’tîl (aslını bozarak yok sayma) olarak değerlendiriyordu. Bu noktadan hareket eden İbn-i Teymiye, Eş’arîlerin kader konusundaki kanaatlarını Cebriyeninkinden  farklı görmediği için şiddetle reddetmiş, insan irâdesinin hür olduğunu ve sorumluluk esasını savunmuştu. Bu sûretle o müslümanları harekete ve faaliyete geçirmeyi düşünmüştü… Diğer taraftan “Allah’ın yarattığı her şeyde bir hikmet vardır, her şeyin bir sebebi ve illeti mevcuttur” diyerek hikmet ve sebep fikrini kabul etmeyen Eş’arîliğin bir esasına karşı daha hücuma geçmiş, bunu yaparken de zaman zaman Mûtezileye yaklaşmıştı.[29]

İbn-i Teymiye yaşamış olduğu asırda etkisi bütün İslâm âlemine yayılmıştır. Birçok İslâm âlimi ve dâvetçisi onun fikirlerinden etkilenmişler ve ondan istifâde etmişlerdir. Özellikle XVIII. yy.’da Arap yaramasında ortaya çıkan ve İslâm’ın anlayış ve yaşantının yeniden ilk dönemindeki yapısına geri dönülmesi gerektiğini savunan Muhammed b. Abdulvahhab’ın dâveti İbn-i Teymiye’nin fikirlerinden etkilenmiş hatta bu hareketin temelini oluşturmuştur diyebiliriz. Mısır’da XX. yy.’da etkisini gösteren ve son dönemde Mısır’da idâreyi ele geçirmeye muvaffak olacak kadar destek bulan İhvan-ı Müslimin (Müslüman Kardeşler) Hareketi, Pakistan’da Mevdûdi, Hindistan’da Hasen en-Nedvî, Türkiye’de İzmirli İsmail Hakkı, Ahmed Hamdi Akseki, Kamil Miras ve birçok ilim adamı İbn-i Teymiye’den etkilenmişlerdir. Sadece bu ilim adamları değil Dünyada birçok ilim adamı İbn-i Teymiye’den etkilenmişler ve ondan faydalanmanın lüzûmuna işâret etmişleridir.[30]

1.5.1        Tasavvufla İlgili Görüşleri

İbn-i Teymiye, tasavvufun zühd ve ahlâk boyutunu kabul edip ilk dönem mutasavvıflarına olumlu yaklaşımda bulunurken tasavvuf felsefesine, özellikle de hulul, ittihad, vahdet-i vücûd gibi kavramlarla ifâde edilen görüşlere sert tenkitler yöneltmiştir. Vahdet-i vücûd felsefesinin en önemli tem­silcilerinden olan İbnü’l-Arabi’nin ölümün­den yirmi üç yıl sonra doğan ve ömrünün uzun bir kısmı İbnü’l-Arabî’nin medfun bulunduğu Dimeşk’te geçiren İbn-i Teymiye, genellikle “mütefelsife” diye nitelediği tasavvuf ehliyle bu konuda pek çok tartış­ma yapmıştır. Vahdet-i vücut düşüncesinin açık­ça tevhidi zedelediğini ve bu sebeple usûlü’d-dini ilgilendirdiğini ifâde etmiştir.

Vahdet-i vücûd anlayışına göre kâinatın var­lığının, Allah’ın varlığı şekline dönüştürül­düğünü belirten İbn-i Teymiye, Cüneyd-i Bağdâdî’nin, “Tevhid muhdesle kadîmi birbirinden ayırmaktır” şeklindeki cümle­sini naklederek ilk dönem sûfîlerinin vah­det-i vücûdcular gibi düşünmediğini vur­gulamıştır. Fusûsü’l-hikem‘i okuyuncaya kadar İbnü’l-Arabiye hüsnüzan besle­yen İbn-i Teymiye bu eseri gördükten sonra fikrini değiştirmiş, onun buradaki görüşlerini dinî esaslarla bağdaştırmanın mümkün olma­dığı sonucuna varmıştır. İbnü’l-Arabî’nin yanında İbn Seb’in, İbnü’l-Fânz, Şehâbeddin es-Sühreverdî el-Maktûl, Afîfüddin et-Tilimsânî ve Sadreddin Konevî gibi şahsi­yetleri de vahdet-i vücûd ve Selefî akîdeye ters düşen diğer görüşleri sebebiyle hemen her eserinde yeri geldikçe şiddetle tenkit etmiştir. İbn-i Teymiye, İbnü’l-Arabî ve onun takipçileri dediği İbn Seb’în, Sadreddin Konevî gibi mutasavvıfları var­lığı tanrılaştırma anlamına gelen vahdet-i vücûd düşüncesine İbn Sînâ felsefesinin götürdüğünü ileri sürer.

İbn-i Teymiye’ye vahdet-i vücûd anlayışı hakkında: “Vahdet-i vücûd hakkında söylenenleri halk şöyle dursun bunu savunanlar bile anlamamaktadırlar. Cehmiyye mensuplarıyla sapık filozoflar ve sekr haline mağlûp olan sufilerin söz­lerinden kaynaklanan bu düşünce hulûl ve ittihâd düşüncesiyle de yakınlık arz etmektedir. Vahdet-i vücûdcular Allah’ın, nebîlerin ve velîlerin kaplarıyla insanla­ra küfür ve sapıklık şarabı içirmekte, ger­çek velîlerin ifâdeleri içine münafık ve kâ­firlerin sözlerini yerleştirip Müslümanlara sunmaktadırlar” şeklinde bir ifade kullanmaktadır.

İbn-i Teymiye, vahdet-i vücûd ve tasavvufî kültüre tenkitler yönelttiği gibi hatm-i velâyet, ricâlü’1-gayb, Hurûfîlik, Firavun’un imanı gibi konularda da onları Kitap ve Sünnet çizgisinin dışına çıkmakla itham etmiş bunun yanında Kitap ve Sünnet çizgisinde bulunan sûfîleri tenkit etme­miştir. O, Ebû Süleyman ed-Dârânî, Cüneyd-i Bağdadî ve Ebû Osman el-Hîrî gibi sûfîlerin İslâm’a bağlılıklarını kendilerinden iktibaslar yaparak ifâde etmiştir. Ayrıca Fudayl b. İyâz, İbrâhîm b. Edhem, Serî es-Sakatî, Ebû Bekir eş-Şiblî, Hasan-ı Basrî, Bişr el-Hâfî, Şakik-ı Belhî, Râbia el-Adeviyye gibi ilk dönem sûfîlerinden de övgüyle bahsetmiş, ancak zaman zaman bunlara da tenkitler yö­neltmekten geri durmamıştır. İbn-i Teymiye’nin ilk dönem sûfîleri ara­sında asıl eleştirdiği mutasavvıf ise Hallâc-ı Mansûr’dur.

Muhtemelen Farsça bilmediği için Keşfü’1-Mahcûb, Tezkiretü’l-Evliyâ ve Mesnevi gibi eserlere temas etmeyen İbn-i Teymiye, Sülemî’nin Tabakâtü’s-Sûfiyye‘si, Kuşeyrî’nin er-Risâle‘si, İbnü’l-Kayserânî’nin Safvetü’t-Tasavvuf‘u, Ebû Tâlib el-Mekkî’nin Kûtü’l-Kulûb‘u, Ebû Nuaym’ın Hilyetü’l-Evliyâ‘sı ve Gazzâli’nin İhyâ’ü Ulûmi’d-Din‘i gibi eserlerde yer alan görüşlerle ilgili kanaatini, “İçle­rinde doğrular da vardır yanlışlar da” diyerek ifâde etmiştir. Buna karşılık Gazzâlî’nin el-Maznûn bihi alâ Ğayri Ehlihi adlı eserini Sâbiî kültürüyle dolu olduğu gerekçesiyle reddetmiştir. Aynı şekilde Gazzâ’nin Mişkâtü’l-Envâr’ına da atıf­ta bulunarak filozof mutasavvıfların ke­lâm sıfatı telakkilerini ve genel anlamda vahyin, velînin kalbinde bir doğuş olduğu yolundaki görüşlerini bu eserden aldıkları­nı öne sürmüştür. İbn-i Teymiye’nin anlat­tığına göre Gazzâlî, filozofların kanunu üzerine kurduğu bu eserde Allah’ın Hz. Musa’yla konuşmasını (dolayısıyla vahyi) O’nun ruhlara ilham ettiği bilgiler türün­den saymıştır.

Tasavvuf,  ahlâk ve âdâbla ilgili terim­lere de İbn-i Teymiye’nin bakışı farklıdır. Ona göre nefis terbiyesini yalnızca şeyhe intisap etmeye bağlamak yanlıştır. İman ve takva sahibi olan herkesten bu konu­da istifâde edilebilir. Ayrıca farklı şeyhlere intisap edildiği zaman Müslümanlar ara­sında tefrikanın meydana gelme tehlikesi de vardır. Sûfilerin kendilerine has bir kıyafet şekliyle dolaşmaları yanlıştır. Yün elbise (sof) gi­yerek kişinin inanç veya takvası artmaz. Hırka ile ilgili olarak rivâyet edilen hadis­ler sahih değildir. Bu görüşleri sebebiyle İbn-i Teymiye, Melâmîliğin şekil ve kural­lara karşı ortaya koyduğu olumsuz tavrı tasvip etmektedir.

Öte yandan tasavvufî gruplarda çokça rastlanan nefse eziyet etmek, evlenme­mek gibi eğilimler ona göre Hıristiyanlığın etkisiyle oluştuğu gibi et yememek, hay­van kesmemek de Brahmanizm’den ge­len bir tesirdir. İnzivâda da aşırılığa kaç­mamak gerekir. Bazılarının tavsiye ettiği şekilde hayat boyu insanlardan uzaklaş­mak yanlıştır, ancak ara sıra halvet ve itikâfa çekilmekte fayda vardır. Zikir Allah’ın emri olup şeklini Hz. Peygamber tayin etmiş­tir. Bununla birlikte (lâ ilahe illallah) hal­kın, (Allah Allah) havassın, (hû hû) ise havâssü’l-havâssın zikridir” yolundaki iddiâ asılsızdır. Ayrıca halvete girenlere namaz ve oruç yerine bu tür zikirler tavsiye edil­memelidir.

Kitap ve Sünnet ölçülerinin dışına çıkan mutasavvıflar için “şeytanın velîleri” ifâdesini kullanan İbn-i Teymiye, Kur’an’daki ilgili beyanları dikkate alarak takva sa­hibi her Müslümanın velî (Allah dostu) olduğunu, ayrıca naslarda yer almayan “gavs” ve “kutub” gibi kelimelerin hiç kim­seye unvan olarak verilmemesi gerekti­ğini söyler. Tasavvufî muhitlerde yaygın olan “Kerâmet değil istikâmet esastır” sözünü İbn-i Teymiye de benimser, bu arada kerâmeti de Hz. Peygamber’e tâ­bi olmanın bereketi sayar. İbn-i Teymiye, fenâ-bekâ meselesine de zaman zaman atıfta bulunarak “fenâ an vücûdi’s-sivâ” ve “fenâ an şühûdi’s-sivâ” terimlerini red­detmiş, bunların yerine “fenâ an ibâde-ti’s-sivâ” tabirinin kullanılma­sı gerektiğini ileri sürmüştür.

Tasavvufî hal ve makamların varlığını kabul etmekle birlikte bu konuyla ilgili bazı terimlerin sûfîleri tarafından yanlış kullanıldığını söyleyen İbn-i Teymiye, bu sebeple tasavvufî edebiyatta haller ve makamlara dair tasnifleri yanlış bulur. Ona göre sabır, havf, recâ, rızâ, tevekkül, ihlâs, şükür gibi kavramlar dinin aslî un­surlarından olmakla birlikte meselâ ta­savvufî eserlerde yer alan ve üzerinde önemle durulan hüzün böyle değildir. Al­lah ve Resûlü hiçbir zaman hüznü emretmemiştir. Allah korkusuna yer vermeden sadece aşk ve muhabbeti öne çıkarmak da bir anlam ifâde etmez.

Semâ adını alan ve dinî mûsikiyle iç içe olan meclisler İbn-i Teymiye’ye göre mut­laka uzak durulması gereken bir bid’attır. İbn-i Teymiye kelimenin sözlük an­lamından hareketle semâ’nin kapsamını Kur’an dinlemekle sınırlar. Semâ meclislerini “şeytânî” olarak ni­teleyip semâ yapanları Kâbe’de ıslık çalıp el çırpan müşriklerle irtibatlandırır. İlk üç nesil zamanında böyle bir uygulama olmadığı gibi ilk dönem sûfîleri arasında da bu tür törenlere rastlan­madığını hatırlatır… İbn-i Teymiye tasavvu­fî kültürle yakın münasebeti bulunan, yatırlara saygı, istiğâse, teves­sül, kabir ehlinden şefaat dileme gibi konularda da genellikle sûfîlerden farklı düşünmüş, tekke muhit­lerinde bu konular etrafında oluşan dü­şünce ve uygulamaları bid’at, hatta şirk saymıştır.

İbn-i Teymiye, kendi dönemine yakın meşhur şahsiyetlerden biri olan Abdül-kâdir-i Geylanî’ye müspet gözle bakmış, onun Fütûhu’1-Ğayb adlı eserini şerh etmiştir. Yaşadığı yüzyıldaki mensuplarıyla tartışmalar yapmakla birlikte Ahmed er-Rufaî’yi de saygıyla anmış, onun Kur’an ve Sünnete aykırı bir tavır sergilemediğini söylemiştir. Yine İtikâd-ü Ehli’s-Sünne ve’1-Cemâ’a adlı eserin yazarı ve Adeviyye tarikatının kurucusu Adî b. Müsâfir’i överken ona tâbi olanlardan yanlışa sapanlara tenkitler yö­neltmiş ve onlara bazı tavsiyelerde bulunmuştur.

İbn-i Teymiye, kendi zamanına kadar gelen düşünce ekollerine karşı Kitap ve Sünnet çizgisinden ayrıldıkları şeklindeki temel gerekçeye dayanarak başlattığı fik­rî mücadele çerçevesinde, tasavvufa da bir taraftan metot ve muhteva açısından tenkitler yöneltirken diğer taraftan ta­savvuf kaynaklı bazı uygulamaları İslâm’a aykırı görerek bunlarla mücâdele etmiş­tir. Fakat kendisi de âyet ve hadislerde vurgulanan zühd ve takva hayâtını be­nimsemiş, hatta bunu bizzat yaşamaya gayret etmiştir. İbn-i Teymiye’nin tasav­vufî yorumlardaki sübjektifliğe karşı sergilediği keskin tavrı ve bunları bid’at ola­rak nitelemesi, daha aşkın fikirlerin orta­ya çıkmasına ve bunlardan kaynaklanan ve İslâm’ın ruhuna zıt olan uygulamaların halk arasında daha fazla yayılmasına engel ol­muştur. Onun tasavvufa ve özellikle vahdet-i vücûd anlayışına yaptığı eleştiriler kendisinden sonraki âlimler arasında hayli etkili olmuş, görüşlerini destekleyen eser­ler te’lif edilmiştir. Öte yandan İbn-i Tey­miye’nin tasavvufî düşünceye yönelik eleştirilerine de başta Fusûsü’l-Hikem şârihleri olmak üzere kendisinden sonraki bazı sûfîler tarafından cevaplar verilmiştir.[31]

1.5.2        Kelâm İlmine ve Kelamcılara Bakışı

Süleyman Uludağ’ın, İbn-i Teymiye Külliyatı adlı tercüme eserin giriş bölümünde konu ile ilgili olarak söylediği sözlerden bir kısmınına burada yer verelim: İbn-i Teymiye sünnî kelâmını hem esastan, hem usûl yönünden reddetmiş, bunu yaparken özellikle İbn Rüşt’ten faydalanmıştı. Ona göre naslardaki akîdeler, yine naslardaki delil ve üslûpla ifâde edilirse doğru anlaşılır. Kur’an sadece akîde koymakla yetinmemiş, aynı zamanda bu akîdeleri insanların rahatlıkla anlayabilecekleri ve kabul edebilecekleri bir üslûpla ve delilleriyle birlikte vermiştir. Onun için biz dinî akîdeleri de, bunların delillerini de, hattâ bunları ifâde için kullandığımız üslûbu da Kur’an’dan almalıyız. Nasdaki akîdeleri yine naslardaki delillerle ve nas üslûbuyla açıklar ve savunursak meseleyi doğru anlamış oluruz. Oysa kelamcılar nasları savunmak için kullandıkları delilleri nasların haricinden getirdiklerinden, daha doğrusu bu delilleri felsefeden ve mantıktan aldıklarından veya kendileri bir takım aklî deliller îcat ettiklerinden, naslardaki dinî akîdeleri olduğu gibi muhafaza edememişlerdir. Onlar, kullandıkları delillere göre bu akîdelere bir mâna ve mâhiyet vermişler, bu sûretle muhkem nasları bile müteşâbih sayıp te’vil etmek zorunda kalmışlardır. Yani kelâmın hem hareket noktası olarak kabul ettiği aklî ve nazarî deliller, hem de bu delillerle ulaştığı sonuçlar (nasların te’vil edilmiş mânaları) yanlıştır. Şu halde dinî anlama ve savunma vasıtası olarak kelâm esasen yanlış yoldur, bunun doğru olduğu kabul edilse bile bu sefer de ulaştığı sonuçlar yanlıştır. Şu halde kelâmın dine faydası değil, sadece zararı dokunmuştur. Kelamcılar ne İslâm’a yardım etmişler, ne de İslâm’ın hasımlarını mağlûp etmişlerdir.

İbn-i Teymiye’nin fikirleri, akideleri kelâm ilmine göre şekillenmiş olan kadıları, müftüleri ve fakihleri derinden yaralamış ve ondan nefret etmelerinin veya en azından kendisine karşı soğuk davranmalarının sebebi olmuştur. Aradan geçen bunca zamânâ rağmen bu soğukluğun ve kırgınlığın tamâmıyla sona erdiği söylenemez.

Eş’arî kelamcıları bütün vakitlerini dinî akîdeleri aklî ve ilmî delillerle savunmak ve açıklamak için harcadıklarından dolayı onlara cevap vermeye çalışan İbn-i Teymiye de hayatının büyük kısmını akıl-nakil meselesine ayırmak durumunda kalmıştır. O, ilk Eş‘arîlerden daha çok, sonraki Eş’arîlere hücum etmiş, Fahreddin Râzî’nin kelâma verdiği son şekli şiddetle reddetmiştir. Fahreddin Râzî, dinî meselelerde aklı esas alıp, nassı ona tâbi kılan bir kelâm ilmini bu istikâmette son sınıra kadar geliştirmiş, aklî delilleri kesin, Kur’an ve hadisteki delilleri tamamıyla zannî sayıp felsefeye azamî derecede yaklaşmıştı. Artık gerek filozoflara ve gerekse kelamcılara göre akıl esas ve hâkim, naslar fer’î ve mahkûmdur. Naslar esas alınıp aklî meseleler üzerinde konuşulmaz ama akıl ve mantık  ölçü kabul edilerek naslara buna göre bir şekil ve mâna verilebilir.

İbn-i Teymiye, bir türlü içine sindiremediği ve ‘dinin altını üstüne getiriyor’ dediği bu sistemi ters çevirmek, nasları, Kur’an şuurunu, Kur’an’ın muhâkeme tarzını, mantığını ve üslûbunu bütün dinî meselelere hâkim kılmak, filozofların ve kelamcıların fikir ve delillerini bunun mahkûmu haline getirmek, her şeyi nasla ölçmek, naslara uygun düşen görüşleri kabul etmek, zıt düşenleri ise reddetmek, böylece felsefîleşen ve aklîleşen akîdeleri İslamlaştırmak ve naslara uygun hale getirmek için bütün gayretini sonuna kadar sarf etmiştir. Felsefeye ve mantığa yazdığı reddiyelerin sebebi budur.[32] İbn-i Teymiye’nin kelam ilmîne bakış açısını öğrenmek için Selefîn bu konudaki görüşlerine bakmak yeterlidir. Zira kendisi bu ekolün önemli âlimlerindendir.

Her devirde değişik mezheplere bağlı bazı âlimler îtikâdî konularda Selefîyye mezhebini benimsemişlerse de bu çizgiyi hararetle benimseyen ve onunla özdeşleşmiş gibi görünenler; başta İbn-i Hanbel olmak üzere daha çok Hanbelî âlimler olmuştur. Bununla beraber Hanbelî olmayan farklı mezheplerden âlimler de Selefîyye metodunda eserler te’lif etmişlerdir. Ebû Cafer Et-Tahavî’nin el-Akîdetü’t-Tahâviyye isimli eseri buna bir örnektir. Selefîliğin sistemleşip bu günkü görünüşüyle bir akım haline gelmesi ise daha sonraki dönemlerde ve özellikle İbn-i Teymiye zamanında gerçekleşmiştir. Selef ekolünün temel eserleri incelendiğinde onların, akîde alanında kelâm metodunu benimsemiş olanlara karşı olumsuz bir tavır içinde oldukları görülür. Ancak Selefîyye yöntemini benimseyenlerin temel görüşleri bakımından Ehl-i Sünnet’in diğer kolları ile önemli bir ihtilaf içinde bulundukları söylenemez. Zira onlar genel olarak nasların, özellikle haberi sıfatların te’vili, felsefi delillerin ve Aristo mantığının kullanılması, kitap ve sünnette bulunmayan terimlere yer verilmesi gibi konulara itiraz etmişler bunun haricinde diğer itikâdî konularda Ehl-i Sünnet ile aynı görüşleri paylaşmışlardır.[33]

İbn-i Teymiye, Kelâmcıların izledikleri yöntem ve savundukları görüşlerin Kur’an’a uygun olduğunu iddiâ etmelerinin hiçbir dayanağının bulunmadığını savunmuştur. Kur’an’da yaratıcının isbatı bizzat Kur’an’ın âyetleriyle olmaktadır ki bu kelamcıların hudûs delili, imkân delili ve benzeri getirdikleri yolların aksine fıtrî bir yoldur. İbn-i Teymiye’ye göre Kelâmcıların takip ettikleri yol, geçersiz kıyaslardan meydana gelmekte, usûl ve amaç açısından yetersiz kalmaktadır. Kelamcıların yolunun sadece ikrâr ve îtiraf olduğunu belirterek Kur’an yolunun usûl ve amaç açısından fıtrî ve amaca en yakın konumda olduğunu söylemektedir.[34]

1.6               Hakkında Uyandırılan Bazı Şüpheler

Salih el-Fûzan, İslâm’da Meşhur Mücedditlerden, Şeyhu’l-İslâm İbn-i Teymiye ve Şeyhu’l-İslâm Muhammed İbn-i Abdülvehhâb adlı eserinde şöyle demektedir: İbn-i Teymiye’nin hasımları eskiden beri ona yönelik olarak bir takım ithamlarda bulunmuşlardır. Bu ithamlardan bazılarını şöylece zikredelim:

İbn-i Teymiye’yi itham edenlerden birisi Seyyah İbn-i Battuta’dır. İbn-i Battuta Rıhle adlı eserinde şunları kaydeder: “Şam’da olduğum günlerde İbn-i Teymiye’nin camisine gittim. Caminin minberinde insanlara vaaz ederek, onları irşad ediyordu. O konuşurken şöyle bir cümle sarf etti: “Allah dünya semasına tıpkı benim indiğim gibi iner dedi ve bir basamak aşağı indi.” Bu iddiâya Allame Şeyh Muhammed Behçet el-Baytar şöyle cevap veriyor: İbn-i Battuta, İbn-i Teymiye ile bir araya gelmiş veya onu dinlemiş değildir. Zîrâ İbn-i Battuta’nın Dimeşk (Şam )’e ulaşma tarihi hicrî 29 Ramazan 726’dır. İbn-i Teymiye’nin Dimeşk kalesindeki hapishaneye girişi ise aynı yılın Şaban ayının başlarında olmuş ve Allah’ın kendisini vefat ettirdiği hicrî 22 Zilkade 728 tarihine kadar da orada kalmıştır. O hapiste yatmakta iken nasıl olur da İbn-i Battuta onu câmînin minberinde vaaz verirken görür! Diğer taraftan İbn-i Teymiye câmînin minberinde değil kürsüsüne oturarak vaaz ederdi… Ayrıca İbn-i Battûta’nın zikretmiş olduğu bu durum İbn-i Teymiye’nin kitaplarında dillendirmiş olduğu gerçeklere aykırıdır. İbn-i Teymiye kitaplarında Allah’ın kendi mahlûkatına benzemekten münezzeh olduğunu ve O’nun isim ve sıfatlarının her birinin mahlûkatın sıfatlarına teşbih edilmeksizin ve ta’tile (tahrife) yol açmadan kabul edilmesi gerektiğini bildirmektedir. İbn-i Battuta’nın Şeyhi’l-İslâm hakkında dillendirmiş olduğu bu teşbih meselesi, aslında İbn-i Teymiye’nin nehyettiği ve şiddetli bir şekilde sakındırdığı bir meseledir.

Öte yandan İbn-i Teymiye’nin Allah’ın nüzûlü meselesiyle ilgili kaleme aldığı Şerhu Hadîsi’n-Nüzûl adında müstakil bir eseri vardır ve bu eserde İbn-i Battûta’nın bahsetmiş olduğu söyleme rastlanmadığı gibi bu eserde teşbih ret edilmiş ve teşbihe gidenlere reddiye verilmiştir.

İbn-i Teymiye ile ilgili bir başka asılsız iddiâ da onun icmâya muhalif olduğunu şeklindedir. Muhammed Behçet Baytar uyandırılan bu şüpheye şöyle cevap vermiştir: İbn-i Teymiye kendisinden aktarılan bazı görüşleriyle meşhur olmuş ve bazıları onun bu görüşleri serdeden tek kişi olduğu vehmine kapılmışlar, hatta bazıları onun bazı görüşlerinde icmâya muhâlefet ettiğini iddiâ etmişlerdir. Bu söz konusu meseleler ictihadî meselelerdir ve bu gibi meselelerde âlimler arasında bazı görüş ayrılıklarının olması gâyet doğaldır. İbn-i Teymiye’nin İslâm fıkhında içtihat derecesine ulaşan bir âlim olduğu kabul edilen bir durumdur ve o, yapmış olduğu içtihatlarla insanlara fetvâ vermiştir. O, fetvâlarında sahâbîlerden veya tabiîlerden veya dört imamdan bazılarıyla veya muâsırı olan veya kendisinden önce veya sonra gelmiş olan bazı âlimler ile muvafık kalmıştır.

İbn-i Kayyîm olarak bilinen Burhaneddin b. İmam Muhammed şöyle der: Biz şimdiye kadar üzerinde icmâ olan bir mesele hiç duymadık. Kim herhangi bir mesele üzerinde icmâ olduğunu iddiâ ederse o kişi ya cahildir ya da yalancıdır. Onun tek kaldığı iddiâ edilen meseleler dört guruba ayrılmaktadır:

Birinci Kısım: Kendisine intisap ettirilen çok garip karşılanan görüşler ki; çok nâdir şahsiyetler bu konuda görüş beyan ettiklerinden veya konu birçok kişi tarafından bilinmediğinden dolayı bazı kişiler İbn-i Teymiye’nin icmâya muhâlif olduğu iddiâsını ortaya atmışlardır. Böylece bazı kişiler onun icmâya muhâlif olduğu düşüncesine kapılmışlardır.

İkinci Kısım: Bazı sahâbeler, tabiînler ve seleften bazılarından rivâyet edilen ve o zamanlardan beri üzerinde hilaf olduğu anlatılmış olan, ancak dört mezhebin de görüşü dışında yer alan bazı meseleler.

Üçüncü Kısım: Ona nisbet edilmiş ancak kendi mezhebine âit olmayıp kendisine tâbi olan bazı imamlar veya başkalarından rivâyet edilen meseleler.

Dördüncü Kısım: Ahmed b. Hanbel’in mezhebinde meşhur olmuş görüşlerin tersine İmam Ahmed’e tâbi olan bâzı kişilerce beyan edilen bazı görüşler arasından seçip fetvâ olarak verdiği meseleler.[35]

Bu sayılanlarla birlikte Şeyhu’l-islâm İbn-i Teymiye’nin kitap ve sünnete dayanmayan bir görüşünün olmadığı ve onun hiçbir sahâbeye veya tabiîne veya onlardan gelen eser ve haberlere veya uygulamalara dayanmayan hiçbir söz söylemediği ortaya çıkıyor.[36]

İbn-i Teymiye’nin Ehl-i Sünnet ve’l-Cemaat âlimlerine muhâlif fetvâlar verdiği iddiâ ediliyor. Bu da onun hakkında uydurulan yalanlardan biridir. Daha önce de beyan etmiş olduğumuz gibi İbn-i Teymiye hiçbir görüşünde ister dört mezhep imamları olsun isterse daha önce gelen imamlar olsun imamların hepsine birden muhâlif olmamıştır. Onun söylemiş olduğu her söz mutlaka kendisinden önce gelen imamlarca da söylenmiştir.[37]

İbn-i Teymiye’nin, Allah’ın isim ve sıfatlarından bazılarını kulların sıfatlarına benzettiğini iddiâ edenler olmuştur. Ancak gerçek tam olarak bunun tersidir. Bu konuyla ilgili olarak İbn-i Teymiye şöyle der: “Allah’ın isim ve sıfatlarını hakikat mânâsında anlamayanlar ancak bu sıfatların hakîkî mahiyetini bilmediklerinden dolayı bu duruma düşüyorlar. Bu sıfatların mahiyetini tam olarak anlamak veya kavramak mümkün olmayacağı için onlar kelimenin delâlet ettiği mânâdaki sıfatları te’vil yoluyla iptal etme yoluna gidiyorlar. Bu isim ve sıfatları kelimelerin delâlet ettiği hakîkî mânâlara çekmek istemeyenler bu sıfatları kelime mânâlarıyla birlikte kabul etmenin Hâlik olan Allah’ın mahlûka benzetilmesi mânâsına geleceğini veya bunu gerektireceğini ileri sürüyorlar. Onlara şöyle cevap verilebilir: Bu düşünceniz bâtıldır. Zîrâ Allah hakikaten mevcuttur, kul da hakikaten mevcuttur ancak Allah’ın mevcûdiyeti kulun mevcûdiyetine asla benzemez. Allah’ın hakîkî bir zâtı vardır. Kulununda hakîkî bir zâtı vardır ancak Allah’ın zâtı asla mahlûkatın zâtı gibi değildir. Aynı şekilde Allah’ın ilminin, sem’inin (işitmesinin) ve basarının (görmesinin) bir hakîkati vardır. Kulun da ilminin, işitmesinin ve görmesinin bir hakîkati vardır ancak kulun ilmi işitmesi ve görmesi Allah’ın ilmi sem’i ve basarı gibi değildir. Allah’ın kelâm sıfatı vardır. Kulun da kelâm (konuşma) sıfatı vardır. Ancak Allah’ın kelâmı mahlûkatın kelâmı gibi değildir. Allah’ın arşına istivâsı bir hakîkattir. Kulun gemi üzerine istivâsı da bir hakîkattir. Ancak Hâlik olan Allah’ın istivâsı asla kulunun istivâsı gibi değildir. Allah hiçbir şeyin yoksulu değildir ve O, hiçbir şeye ihtiyaç duymaz. Bilakis O, her şeyden müstağnîdir.[38]

İbn-i Teymiye’nin kabir ziyâretini haram gördüğü iddiâ ediliyor. Kabir ziyareti hakkındaki görüşleri etrafında İbn-i Teymiye’ye yöneltilen eleştireler incelendiğinde, aslında İbn-i Teymiye’nin bizzat ziyârete karşı olmadığı ancak bunu dinin temel esaslarına uygun olma şartına bağladığı görülür. İbn-i Teymiye ziyâret şeriata uygun olduğu müddetçe Peygamber (Sallallahu Aleyhi Ve Sellem)’in kabrini veya başka bir kabrin ziyaretini asla haram veya uzaklaşılması gereken bir olay olarak görmemiştir.[39]

İbn-i Teymiye’nin duâ ederken tevessül yapmanın küfür veya şirk olduğunu söylediğini iddiâ edenler olmuştur. Ancak bu iddiânın da doğru olmadığı görülmektedir. İbn-i Teymiye Mecmûu’l-Fatâvâ’sında haram ve câiz olan tevessülü birbirinden ayırarak şöyle der: Tevessülün yapılması şu iki konuda Müslümanların ittifakıyla sahihtir. Tevessülün üçüncü bir mânâda kullanılışı vardır ki, bu mânâ sünnette vârit olmamıştır. Âlimlerin ittifakıyla sahîh kabul edilen ilk mânâdan birincisi şudur: Kişinin imanı ve İslâm’ı ile tevessülde bulunmasıdır. İkincisi ise; kişinin duâsı ve şefaatiyle tevessülde bulunmasıdır. Birinci sınıfta yer alan tevessül Müslümanların ittifakıyla câizdir. İkinci grupta yer alan tevessül için Ömer b. Hattab’ın şu sözü bu konuyla ilgilidir: “Allahım bize kuraklık isâbet ettiğinde biz sana Peygamberimizle tevessül ediyorduk. Sen de bize yağmur veriyordun. Şimdi ise onun amcası ile tevessül ediyoruz. Bize yağmur ver.” Amcasıyla tevessülden kasıt onun duâsını vesile görmeleri ve şefaatçi kılınmasını istemeleri mânâsına gelmektedir. Allah Teâlâ: وَابْتَغُوا إِلَيْهِ الْوَسِيلَةَ  “Ona yaklaştıran bir vesile arayın”[40] şeklinde buyurmaktadır. Bu âyette Allah ve Resûlüne itâatinizi vesile kılarak ona yaklaşın denilmektedir. Allah Teâlâ şöyle buyurmaktadır: مَنْ يُطِعِ الرَّسُولَ فَقَدْ أَطَاعَ اللَّهَ “Kim Resûle itâat ederse Allah’a itâat etmiş olur”[41]Hz. Abbas ile yapılan tevessül onun zâtı ile değil de duâsı ve şefaati ile yapılan bir tevessüldür. Bu yüzden Peygamberimizin zâtı ile tevessülde bulunmak yerine onun amcasının duası ve şefaati ile tevessülde bulunma cihetine gidilmesi zât ile tevessül edilemeyeceğinin bir göstergesidir. Çünkü Peygamberimizin zâtı ile tevessülde bulunmanın daha evlâ olduğu bir yerde zâtı bırakılıp onun amcasının duâsı ve şefaati ile tevessülde bulunulması zât ile tevessülün olmayacağına açık bir delil olmaktadır.

Burada yapılan tevessül Abbas’ın duâsı ve şefaatiyle yapılan tevessül olup onun zâtıyla yapılan bir tevessül değildir. Peygamber (Sallallahu Aleyhi ve Sellem)’in vefâtından sonra Hz. Abbas’ın duâsı ile tevessülde bulunulması hayat sahibi iken câiz olan bir işin vefâtından sonra câiz olmayacağını göstermektedir. Ancak Allah’ın Resûlüne iman ve itâat ile tevessülde bulunmak her zaman meşrûdur. Tevessülün üç mânâsı vardır: Bir: Allah’ın Resûlüne itâat ile tevessülde bulunmak ki; Resûl’e itâat farzdır ve iman bu olmadan gerçekleşmez. İki: Allah’ın Resûlü’nün duâsı veya şefaati ile tevessülde bulunmak ki; bu da ancak o, hayatta iken mümkün olabilecek bir durumdur. Kıyâmet günü ise Müslümanlar onun şefaatiyle tevessülde bulunabileceklerdir. Üç: Bir kişinin zâtı ile Allah üzerine yemin etmek ve o kişinin zâtını aracı kılarak Allah’tan bir şey istemekdir ki; yağmur duâsında ve gayrısında sahâbenin yapmadığı tevessül çeşidi budur. Sahâbe böyle bir tevessülü Peygamberimiz hayatta iken veya vefâtından sonra veya onun kabrinin başında veya kabrinin uzağında yapmamıştır. Hiçbir sahâbinin hayatında bu türden bir vesile kılma görülmemiştir. Ancak buna dâir bazı merfû veya mevkûf ve zayıf hadisler bulunmaktadır… Ebû Hanîfe ve ashabı zât ile tevessülün câiz olmadığını söyleyerek bunu yasaklamışlardır.[42] Hanefiler şöyle demektedirler: “Mahlûk olan biri aracı kılınarak duâ edilemez. Örneğin bir kişi şöyle diyemez: Allahım! Enbiyalar hakkı için senden istiyorum vs.”[43]

Buradan hareketle İbn-i Teymiye’nin tasavvufla ilgili kategorik yaklaşımdan uzak olduğu söylenebilir. O, bu konuda sünnete bağlı bir şekilde zâhit bir hayat süren insanları övmüş ancak tasavvuf adı altında bir takım hurâfe ve bid’atleri din olarak algılayanları da yermiştir.[44]

İbn-i Teymiye hakkında başka şüphelerde uyandırılmıştır. Ancak burada konumuz bu olmadığı için özet olarak yedi tanesiyle yetindik.[45] Değişik gruplar aleyhinde kitap yazmış, fetvâlar vermiş ve onlarla mücâdele etmiş bir insanın aleyhinde, saydıklarımızdan çok daha fazla konularda, mesnetsiz iddiâlar ve ithamlar ortaya atılmış olması doğaldır.

 

İKİNCİ BÖLÜM

ÎTİKÂDÎ MEZHEPLERİN İMAN ANLAYIŞLARI

Ameli imandan bir cüz olarak kabul eden mezheplere göre, Kur’an’da amel-i salihin çoğunlukla imandan sonra zikredilmesi[46] amelle imanın birlikte bulunmasının gereğine işaret eder. Bu mezhep müntesiplerine göre, sadece îtikâdî, vicdanî ve nazarî bir din değil, aynı zamanda bir hayat dîni olan İslâm, inanılan ve düşünülen her iyi, güzel ve faydalı işin uygulama alanına konulmasını ısrarla ister. İslâm’da inanmak ve inanılan şeyi yapmak esas olduğundan imanla amelin birlikte bulunmasının lüzûmuna büyük önem verilmiştir. Hatta bazı mezhepler ameli imanın bir parçası sayarak ameli olmayanın imanının da olmayacağını ileri sürmüşlerdir.

Hâricîlerin bazı alt gruplarına göre ameli olmayan, yâni dînin emir ve yasaklarına uymayan kimseler mü‘min olmaktan çıkarlar ve dolayısıyla kâfir olurlar. Çünkü amel imanın ayrılmaz bir parçasıdır. Mûtezile ise bu durumda olanlar için kâfir yerine fâsık deyimini kullanmıştır. Onlara göre fısk iman ile küfür arasında bir derecedir. Böyle bir kimse tevbe etmeden ölürse kâfir olur. Hâricîler ve Mûtezilîler, bu hükme, ameli imanın bir rüknü saymaları sebebi ile varmışlardır.

İmam Malik, İmam Şafiî ve İmam Ahmed Bin Hanbel gibi âlimlere göre de amel, imanın bir rüknü değil cüzüdür. Bir kimsenin kâmil mânâda mü‘min ve müslim olabilmesi için haram olan şeyi yapmaması, farzları terk etmemesi gerekir; dolayısıyla bu âlimlere göre ameli olmayan kimse kâfir değildir. Çünkü amel asli değil ikinci derecede (fer’î) bir rükündür.

İmanı kalp ile tasdik, dil ile ikrâr şeklinde tarif eden bazı Mâtürîdiler ameli imanın bir cüzü olarak görmemişlerdir.[47] İslâm mezhepleri içinde amel konusunda biraz tesahül içinde olduğu iddia edilen mezhep ise, “Kâfire ameli fayda vermediği gibi mü’mine de işlediği haramlar veya işlemediği farzlardan doğan günahlar zarar vermez” görüşünde olan Mürcie’dir. İyi niyet ve kalp temizliğini esas alan bazı mutasavvıflar da bu konuda Mürcie gibi düşünmüşlerdir.[48]

2.1.              Hâricîler’de İman Anlayışı

Hâricîlik, İslâm tarihinde Müslüman toplumun ana bünyesinden koparak ayrılan ilk fırkalaşma hareketidir.[49] Sünnî mezhepler karşısında ehl-i hevâ ya da ehl-i bid’at olarak tanımlanmıştır.[50] Abdulkadir el-Bağdâdî, Hâricîlerin 20 fırkaya ayrılıklarını söyler.[51]

Hâricîler, Ali b. Ebî Tâlib’i hakeme başvurduğu için kâfir sayma konusunda fikir birliği ettiler. Ancak onlar Hz. Ali’nin küfrünün şirk olup olmadığı konusunda ihtilaf ettiler. Bununla birlikte her büyük günahın küfür olduğunda fikir birliği ettiler. Ancak Haricîlerden bir kol olan Necedât bu görüşte değildir. Haricîler, Necde’nin taraftarları olan Necedât hâriç, Allah’ın büyük günah sahibine ebedî olarak azap edeceği konusunda fikir birliği ettiler.[52] Hâricîlerin ittifakla büyük günah işleyenleri kâfir saydıkları görüşü el-Ka’bî gibi bazı ilim adamları tarafından dillendirilmiş olsa da, Ebu’l Hasan el-Eş’arî aynı görüşte değildir.[53] Bu konuda ileri sürülen görüşler ışığında hâricî fırkaların çoğunluğunun büyük günah işlemeyi küfür saydıklarını söyleyebiliriz. Büyük günahı küfür sayan bir anlayışın ameli de imandan bir rükün saymalarını ve iman ile amel arasında doğrusal bir ilişki olduğunu savunmalarını anlamak zor değildir.[54]

2.2.              Mûtezile’de İman Anlayışı

Mûtezile, Allah’ın “kadîm” olduğunu ve “kıdem”in onun en özel sıfatı olduğunu belirterek diğerlerinin “kadîm” olarak belirttikleri başka sıfatları kesinlikle kabul etmezler.[55] Ahirette, Allah’ın gözlerle görülmeyeceğini ittifakla benimseyen Mûtezile, O’nun hakkında yön, yer, şekil, cisim, bir alanda yer tutma, mekâna ilişerek hareket etme, yok olma, değişme ve etkilenme gibi yaratılanlara benzeyiş ifâde eden her türlü benzeşimi kabul etmemiş, bu konudaki müteşabih âyetlerin yorumlanması gereğini ortaya koymuştur.[56] Allah’ın sadece iyilik (salah) ve hayrı işleyeceğini, hikmet yönünden kullarının hayır ve yararlarına riâyet etmesi gerektiğini ittifakla ileri sürmüşlerdir. Mârifet (bilgi) kaynakları ve nîmete karşı şükretmenin din gelmeden önce de gerekli olduğunu ittifakla kabul eden Mûtezile, iyilik ve kötülüğün (hüsün-kubuh) akılla bilinmesinin gerekliliğini ortaya koymuş bu nedenle iyiyi yapma ve kötülükten kaçınmanın zorunlu olarak (vâcip) olduğunu belirtmiştir.[57] Mûtezilîler büyük günah işleyenin iman ile küfür arasında bir yerde (el-menziletü beyne’l-menzileteyn) olduğunu savunmuşlardır.[58]

Haricîler ve Mûtezîleler, imanın dil ile ikrâr ve vücut âzâları ile amel olduğunu ancak artış ve eksilme kabul etmeyeceğini savunurlar. Onlara göre iman ve amel istisnâsız tek bir şey gibidir. Bunlardan birinden bazısı giderse hepsi gitmiş olur. Onların bu anlayışı, onları büyük günah işleyenin cehennemde ebedî kalacağı anlayışına sevk etmiştir. Ancak onlar büyük günah işleyenin dünyadaki hükmü konusunda ihtilaf etmişlerdir. Daha öncede beyan ettiğimiz gibi Haricîler böyle bir kişinin küfrüne hükmederken, Mûtezile böyle bir kişinin iman ile küfür arasında bir yerde olacağına hükmeder.[59]

İbn-i Teymiye bazı akîdevî mezhepler hakkında şöyle der: “Haricîler, Mürcie, Mûtezile, Cehmiye ve diğer bazı fırkalar arasında nizaya sebep olan asıl konu, onların imanın tek bir parçadan oluştuğunu iddiâ etmeleridir. Mutezilî gruplar; iman tek bir kütledir, bir kısmı izâle olsa bütünü izâle olur, bir kısmı sâbit olursa bütünü sabit olur, derler. İmanın bir kısmı izâle olursa diğer kısmı kalır demezler. Bu gruplar Peygamber (Sallallahu Aleyhi ve Sellem)’in şu hadiste ifâde ettiği gibi düşünemezler:[60] [61]يَخْرُجُ مِنَ النَّارِ مَنْ كَانَ فِي قَلْبِهِ مِثْقَالَ حَبَّةٍ مِنَ الإِيمَانِ” “Kalbinde (hardal) tanesi kadar iman olan kişi cehennemden çıkacaktır.”

2.3.              Cehmiyye’de İman Anlayışı

Cehm b. Safvan’a uyanlar, amellerde cebr (zorlama) ve ıddırar (mecburiyet) olduğunu iddia etmişler ve kulun istitâatı (yapabilme gücü)’nı bütünüyle inkâr etmişlerdir. Cehm b. Safvan, cennet ve cehennemin son bulacağını iddiâ etmiştir. Ayrıca o, imanın yalnızca Allah’ı bilmek; küfrün de yalnızca O’nu bilmemek olduğunu ileri sürmüştür. O, şöyle der: Yüce Allah dışında hiç kimsenin, ne fiili ne de ameli vardır. Ameller, yaratılmışlara ancak mecaz yoluyla nisbet edilebilir. Nitekim bizzat kendileri yapmadığı veya vasıflandırıldıkları şeyi yapabilmeye güçleri yetmediği halde, ‘Güneş battı’ ve ‘Değirmen döndü’ denir. Ayrıca o, Yüce Allah’ın ilminin hâdis olduğunu iddiâ etmiştir. Yüce Allah’ı bir “şey” veya hayy (hayat sahibi) veya âlim (bilen) veya murîd (irâde eden) olarak vasıflandırmaktan kaçınmış ve “Ben Allah’ı, şey, mevcut, hayy, âlim, murîd ve bunlara benzer vasıflar gibi, O’ndan başkasına da verilebilecek sıfatlarla vasıflandırmam” demiştir. Bununla birlikte o, Allah’ı, kadir (her şeye gücü yeten), mûcid (var eden), fâil (yapan), hâlık (yaratan), muhyi (hayat veren) ve mumît (öldüren) olarak vasıflandırmıştır. Çünkü bu vasıflar sadece O’na mahsustur. O, Kaderiyye’nin ileri sürdüğü gibi, Yüce Allah’ın kelamının hâdis olduğunu söylemiş; ama yüce Allah’ı bu kelâmı söyleyen olarak adlandırmamıştır.[62]

Cehmiyye mezhebine göre dil ile ikrâr, kalp ile tasdik ve vücut âzâları ile amel etmek imandan sayılmaz. İman tek bir unsurdur ve kuvvetlisi zayıfı olmaz ve ondan herhangi bir şey istisnâ edilmez.[63]

2.4.       Kerrâmiyye’de İman Anlayışı

Kerrâmiye, Ehli-i Sünnet ve’l-Cemaat fırkalarından olup Ebû Abdullah Muhammed Bin Kerrâm b. Arrâf b. Huzâme b. Berrâ (ö. 255/869)’nın taraftarlarına verilen addır.[64] Kerrâmiyye mezhebi imanın sadece dil ile ikrârdan ibâret olduğunu, imanın tek bir nesne olup azalış-artış kabul etmeyeceğini ve ondan bir şey istisnâ etmenin mümkün olmadığını iddiâ eder. Kerrâmiyye ile ilgili el-Eş’arî Makâlât’ında [65] şu ifâdelere yer vermektedir: “Mürcie’nin on ikinci fırkasını temsil eden Muhammed b. Kerrâm’ın akidevî fikirlerinden oluşan mezhebe Kerrâmiyye adı verilir. Bunlar imanın kalp ile değil, sadece dil ile gerçekleşen ikrâr ve tasdik olduğunu iddiâ ederler. Yine imanın sadece dil ile ikrâr olduğunu ve kalbin tasdikinin iman olmadığını iddiâ ederler. Bunlara göre Allah Resûlü (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) zamanındaki münafıkların gerçekte mü’minler olduklarını, küfrün ise sadece dil ile ikrârda bulunmak olduğunu iddiâ ederler.[66]

2.5.            Eş’ariler’de İman Anlayışı

Meymun Muhammed b. En-Nesefî ameli imandan bir cüz olarak saymayan âlimlerden biridir. O, Tabsıratü’l-Edille adlı eserinde şöyle der: Ebu’l-Hasan el-Eş’arî imanın kalp ile tasdik olduğunu söyleyenler arasındadır. Ancak el-Eş’arî bazı kitaplarında imanın mefhumu konusunda kendisinin seçmiş olduğu görüşün imanı mârifet olarak tanımlayan Ebu’l-Hüseyin es-Salihî’nin görüşü[67] olduğunu söyler. Eş’ari’nin bu konudaki meşhur ve en son görüşü onun mezhebinden gelen meşhur görüştür ki; o da imanın tasdik olduğu yönündeki görüştür.[68]

Eş’arî’ye göre iman kelimesi bütün Arap dili bilginlerinin ittifakı ile tasdik mânâsını ifâde eder… Din geldiğinde, bu anlam değiştirilmemiş terim olarak aynen kabul edilmiştir. Bu bakımdan kelime terim olarak da tasdik mânasına gelmektedir… Büyük günahlardan birini işleyen kimse tevbe etmeden ölürse, hükmü Allah’a kalmıştır, dilerse azap eder dilerse affeder… Eş’âri’ye göre amel imânâ dâhil olmadığından, amelin artmasıyla iman artmayacağı gibi, eksilmesiyle de iman noksanlaşmış olmayacaktır.[69]

Eş’ariliğin hadis taraftarlığı ile olan ilişkisi, iman konusunda farklı görüşlerin oluşmasını beraberinde getirmiştir. Bağdâdî’ye göre Eş’ari gelenek içerisinde iman konusunda üç farklı yaklaşım söz konusudur. Bunlardan birincisi; Eş’arî’ye ait olan ve imanı tasdik olarak gören yaklaşımdır. İkincisi; imanın ikrâr olduğunu ileri süren “Abdullah b. Saîd b. Küllâb’ın yaklaşımıdır. Üçüncüsü ise; Ashabu’l-hadîs’in farzıyla, nâfilesiyle bütün ibâdetleri iman olarak gören yaklaşımıdır.

Mezhebin sonraki temsilcilerinin değerlendirmeleri bu konuya daha da açıklık getirmektedir. Buna göre imanın aslı tasdik, mahalli ise kalptir. İmanı kalpte olan bir şeydir ve dil ile ikrâr ve azalarla amel yapmak bunun kapsamına girmemektedir. Dil ile ikrâr dünyadaki hükümlerin sağlıklı yürüyebilmesi için gereklidir. Eş’arilere göre iman ve İslâm kelimeleri de birbirinin aynısı değildir. Her iman, İslâm’dan daha özel, İslâm da imandan daha genel mânâlara gelen bir kavramdır. İmanın yeri kalp iken İslâm’ın yeri diğer âzalardır.

Eş’ari’nin de aralarında bulunduğu büyük bir kesimin imanı sadece tasdik olarak tanımlaması, onları amelleri imanın dışında görmeye sevketmiştir. Onlara göre ameller imanın parçası değil rüknüdür. Bu sebeple büyük günah işleyen kimse fâsık olarak adlandırılır ve bu günah sebebiyle imandan çıkması söz konusu değildir. Fâsık bir kimse tevbe etmeden ölürse durumu Allah’a kalmıştır. Allah onu dilerse affeder ve dilerse de cezalandırıp sonra cennete sokar.

İmanın tanımı konusunda Eş’ari gelenek içinde yaşanan görüş ayrılığı imanın artması ve eksilmesi meselesine de yansımıştır. Buna göre bütün ibâdetleri iman içerisinde görenler, imanda artma veya eksilmeyi kabul etmiş, yalnızca ikrâr olarak görenler buna karşı çıkmış; imanı tasdik olarak görenler ise eksilmeye karşı çıkmakla birlikte imanın artması konusunda görüş ayrılığına düşmüşlerdir.[70]

Sefer b. Abdurrahmân el-Havâlî, Eş’arîler’in iman konusunda Mürcie ve Cehmiyye gibi düşündüklerini söylemiş olsa da onun bu söylemi tam olarak gerçeği yansıtmamaktadır. Zira Cehmiyye’ye göre iman sadece dilin tasdik etmesidir. Eş’ariler ise kalbin tasdik etmesinin gerekli olduğunu söylemişlerdir. İbn-i Teymiye, söz konusu bu tariflere el-İman adlı eserinde reddiyeler vermiştir.[71]

2.6.              Maturiyye’de İman Anlayışı

İmam Ebu’l- Mansûr el-Mâturûdî imanın kalp ile tasdik etmekten ibâret olduğunu söylemektedir. Ebu’l- Muîn en-Nesefî Tabsıratü’l Edille fî Usûli’d-Din adlı eserinde şöyle der: “Bazıları imanın tasdik olduğunu söylemişlerdir. Şeyh İmam Ebu’l-Mansur el-Maturudî bu görüşü tercih etmiştir. Bu görüş aynı zamanda İmam Ebû Hanîfe, el-Hüseyin b. el-Fadl el Becelî ve Ebu’l-Hasan el-Eş’arî’den rivayet edilen görüştür.[72]

Maturidî âlim Nûreddin es-Sabûnî El-Bidayetü fi Usûlü’d-Din adlı eserinde şöyle der: Hadis ehli şöyle derler: “İman; dil ile ikrâr, kalp ile tasdik, vücut âzâları ile amel etmektir.” Bizim ashabımız (Maturidîler)’dan bir çoğu: “İmanı dil ile ikrâr, kalp ile tasdiktir” şeklinde tarif ederler… Bizin ashabımızdan muhakkikler (Allah hepsinden razı olsun) şöyle derler: İman kalp ile tasdiktir. Dil ile ikrâr ise dünyada hükümlerin uygulanması için şarttır. Ebû Hanîfe (Allah ondan razı olsun) El-Âlim ve’l-Müteallim adlı eserinde imanın kalp ile tasdik olduğunu kaydetmiştir. Bu tanım aynı zamanda İmam Ebû Mansur el-Maturîdî’nin ve el-Huseyn b. Fadl el-Becelî’nin de tercihidir. Yine bu tanım İmam el-Eş’arî’den imanın tanımı noktasında gelen iki rivâyetten en doğru olanıdır. Zîrâ iman, lügatte tasdik mânâsına gelmektedir… Ameller imandan sayılmaz… Dil ile ikrâr ise kalpte olanı haber vermekten ibârettir.[73]

Nûreddin es-Sabûnî, Ebû Hanîfe’nin El-Âlim ve’l-Müteallim adlı eserinde imanın kalp ile tasdik olduğunu kaydettiğini söylese de Ebû Hanîfe El-Fıkhu’l-Ekber adlı eserinde imanın dil ile ikrâr ve dil ile ikrâr edileni kalp ile tasdik etmek olduğunu kaydeder.[74]

2.7.              Mürcie’de İman Anlayışı

Mürcie mezhebi amellere en az ehemmiyeti veren mezhep olduğu iddia edilen gruptur. Bunlar ameli tehir ettiklerinden bu adı almışlardır ve imanı sadece ikrar olarak tarif ederler. Mürcie üç kısma ayrılır:

  1. Onlardan bir kısmı iman konusunda ircâyı (geciktirme) kabul etmiş ve kader meselesinde, Ğaylân Ebû Şimr, Muhammed b. Şebîb el-Basrî gibi Kaderiyye ve Mûtezile mezheplerinin görüşlerini benimsemişlerdir…

  2. Onlardan diğer bir kısım insanlar ise, Cehm b. Safvân’nın yolunu tutarak imanda ircâyı, amellerde de Cebr’i (zorlama) kabul etmişleridir. Bu yüzden onlar Cehmiyye’ye mensupturlar.

  3. Bu kısımda yer alan insanlar Cebriyye ve Kaderiyye’nin dışındadırlar ve kendi aralarında da beş fırkaya ayrılmışladır: I. Yûnususiyye, II. Gassâniyye, III. Sevbâniyye, IV. Tûmâniyye, V. Merîsiyye. Bütün bu gruplara Mürcie denmiştir; çünkü onlar, ameli imandan sonraya koymuşlardır ve ircâ da burada, te’hir (ertelemek) anlamındadır. Bir şeyi geciktirdiğim zaman [Ben onu geciktirdim (te’hir ettim-Ahhartuhu)], “Ben onu te’hir ettim” (Erce’tuhu) denir. Allah’ın salat ve selâmı ona olsun Nebî’nin şöyle buyurduğu rivâyet olunmuştur: “Mürcie’ye yetmiş Peygamberin dili ile lânet olsun. Mürcie kimdir, ey Allah’ın Resûlü, diye soruldu. Buyurdu ki: “Onlar, iman sözdür diyenlerdir”.[75] Yâni onlar iman yalnızca ikrârdan ibârettir, başka bir şey değil iddiâsında bulunanlardır. Mürcie’nin adlarını verdiğimiz bu beş fırkasından her biri, diğerini yanlışa düşmekle ve diğer fırkalar da onu sapıklıkla suçlarlar.[76]

 

ÜÇÜNCÜ BÖLÜM

İBN-İ TEYMİYE’YE GÖRE İMAN VE AMEL MEFHUMLARI

  • İmanın Lügat ve Istılah Mânâları

İmanın lügat mânâsı: İman, inanmak, din adına tebliğ ettiği konularda peygamberi doğrulamak anlamında bir terimdir. Sözlükte “güven içinde bulunmak, korkusuz olmak” anlamındaki “emn” (emân) kökünden türeyen iman “güven duygusu içinde tasdik etmek, inanmak” demektir. “Sağlamlaştırmak, karar vermek, tasdik etmek” mânâsındaki “akd” kökünden türeyen îtikatta “iman” karşılığında kullanılır.

Terim olarak iman; genellikle “Allah’tan alıp din adına tebliğ ettiği kesinlik kazanan hususlarda peygamberi tasdik etmek ve onlara inanmak” diye tanımlanır. Bu inanca sahip bulunan kimseye mü’min, inancının gereğini tam bir teslimiyetle yerine getiren kişiye de müslim denir.[77]

İbn-i Teymiye, iman ve İslâm konusunu farklı birçok eserinde ele almakla beraber meseleyi en detaylı bir şekilde Mecmûu’l- Fetâvâ adlı eserinde ele almıştır. Onun en önemli ve en kapsamlı eseri olan kitabını temel kaynak olarak ele alarak konuyu işlemeyi uygun gördük. O, bu kitabında iman ve İslâm mefhumlarıyla alakalı olarak şunları kaydeder: “İman” ve “İslâm” kelimelerinin kapsamına dinin tümü girmektedir. “İman ve İslâm’ın hakikati” konusunda insanların sözleri, tartışmaları ve bu konudaki birbirini tutmaz iddiâları pek çoktur. Bu konuda ciltlerle kitap yazılmıştır. Bu alandaki anlaşmazlıklar ise, bütün taifeler arasında, Haricîlerin çıktığı zamandan beri devam etmektedir… Peygamber (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) Cibrîl hadîsi diye bilinen[78] hadis-i şeriflerinde, “İslâm”, “iman” ve “ihsan”ın ad olduğu şeyler arasında fark gözeterek şöyle buyurmuştur: “İslâm: Allah’tan başka ibadete layık hiçbir ilâh olmadığına ve Muhammed’in Allah’ın kulu ve Resûlü olduğuna şehâdet etmen, namaz kılman, zekât vermen, oruç tutman ve ona yol bulabildiğin takdirde, Beytullah’ı haccetmendir.” Yine Hz. Peygamber: “İman: Allah’a, meleklerine, kitaplarına, Resûllerine, ahiret gününe, hayrı ve şerri ile kadere iman etmendir”[79] buyurmuştur. Aradaki fark, yalnız Müslim tarafından rivâyet edilen Hz. Ömer hadîsi[80] ile Buhârî ve Müslim tarafından ittifakla rivâyet edilen Ebû Hureyre hadîsinde[81] zikredilmiş bulunmaktadır. Her iki hadiste de, Cebrail’in bedevi bir insan kılığında gelerek peygambere soru sorduğundan söz edilmektedir.

İbn Ömer’in meşhur hadîsinde de İslâm, bu şekilde açıklanmış bulunmaktadır: “İslâm, beş şey üzerine bina edilmiştir: “Lâ ilâhe İllallah Muhammedu’r- Rasûlullah’a” (Allah’tan başka ibadete layık hiçbir ilâh olmadığına, Muhammed’in Allah’ın kulu ve Resûlü olduğuna) şehâdet etmek, namaz kılmak, zekât vermek, Beytullah’ı haccetmek ve Ramazan ayı orucunu tutmaktır.”[82]

Cibril hadîsi de; İslâm’ın beş temel üzerinde kurulu olduğunu açıklamaktadır. Bu ise İslâm’ın kendisidir ve yapılan bina, üzerinde bina yapılan esastan farklı değildir. Aksine Peygamber (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) dinî üç derecede ele almıştır: Bu derecelerin en üstünü ihsan, ortası iman, onun altı ise İslâm’dır. Her ihsan sahibi mü‘min ve her mü‘min kişi de müslümandır. Fakat her mü‘min ihsan sahibi olmadığı gibi, her Müslüman da mü‘min değildir. Nitekim diğer hadis-i şeriflerde görüleceği üzere, buna ilişkin açıklamalar yapılacaktır.

Hammad b. Zeyd’in Ebû Eyyûb’den, onun Ebû Kilâbe’den, onun Şam halkından bir kişiden, onun da babasından, babasının da Peygamber (Sallallahu Aleyhi ve Sellem)’den rivâyetine göre, Hz. Peygamber ona: “İslâm’a gir, esenliğe kavuşursun” demiş, o da: “Peki İslâm nedir?” diye sorunca Hz. Peygamber de şu cevabı vermiştir: “Kalbini Yüce Allah’a teslim etmen, insanların elinden ve dilinden esenliğe kavuşup kurtulmalarıdır.” O, “Peki İslâm’ın hangisi daha fazîletlidir” diye sorunca, Hz. Peygamber; “iman’dır” diye cevap vermiştir. Bu sefer: “İman nedir?” diye sormuş; Peygamber de şöyle buyurmuştur: “Allah’a, meleklerine, Resûllerine, kitaplarına ve ölümden sonra dirilmeye iman etmendir.” “Peki, imanın hangisi daha faziletlidir?” diye sorunca, Hz. Peygamber; “Hicrettir” buyurmuştur. “Hicret nedir?” sorusuna: “Kötülüğü terk etmektir” cevabını vermiştir. “Hicretin hangisi daha faziletlidir?” sorusuna:  “Cihaddır” diye cevap vermiştir. “Cihad nedir?” diye sorunca: “Kâfirlerle karşılaşman halinde, onlarla cihad etmen veya savaşman, bununla birlikte ganimet konusunda hırsızlık yapmaman ve (Allah’tan gayrısından) korkmamandır. “Daha sonra Resûlullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) şöyle buyurmuştur: “İki amel vardır ki, bunlar – benzerleri ile amel edeninki müstesnâ – bütün amellerin en faziletlisidir.” Bu sözlerini üç defa tekrarladıktan sonra şöyle devam etti: “Bunlar mebrûr hac veya umredir.”[83] Diğer bir hadiste: “Müslüman kişi, diğer Müslümanların dilinden ve elinden selâmette olduğu kimsedir. Mü‘min” ise, insanların, kanları ve malları konusunda kendisinden emin oldukları kimsedir. “Muhacir”, kötülüklerden uzak duran kimsedir. “Mücahid” de Allah rızası için kendi nefsine karşı cihad edendir”[84] şeklinde buyrulur.[85]

  • Küfrün Lügat ve Istılah Mânâsı ve Mahiyeti

İmanın hakikati ve tarifi ile ilgili bu genel çerçeveden sonra imanın zıttı olan küfrün mahiyetini ele alabiliriz.[86] Küfür şer’î bir hükümdür. Kâfir kişi Allah’ın ve Resûlü’nün tekfir ettiği insanlardır. İnsanı kâfir yapan ölçüleri belirlemek sadece Allah’a ait olan bir haktır ve asla hiçbir kulun böyle bir yetkisi yoktur.

Ebû Hâmid el-Gazâlî şöyle der: Küfür; hürlük veya kölelik şer’î bir hükümdür. İslâm’a girdikten sonra yeniden küfre düşmek kişinin riddet cezasına çarptırılması mânâsına gelmektedir ki, bu ceza o kişinin öldürülmesidir. Bu şekilde olan bir kişinin ebediyen cehennemden çıkmayacağına hükmedilir.[87]

Küfür, lügatte; imanın zıttı olan, bilerek inkâr etmek, örtmek, nimeti inkâr etmek, nankörlük etmek,[88]Allah’ın birliğine, nübüvvete veya şeriata inanmamak,[89] bir şeyi gizlemek, saklamak, mukaddesata küfretmek[90] gibi mânâlara gelmektedir.

El-Ezherî, el-Leys’in şöyle dediğini haber vermektedir: “Kâfir olan, kâfir olarak isimlendirildi. Çünkü küfür, onun kalbini kaplayarak hakka kapamıştır.[91] İslâm dininde inanılması gereken şeylere inanmayan kimseye de gerçeği örttüğü için kâfir denir.” [92]

Istılah olarak küfür; Mâturîdî ve Eş’arî kelamcıları genelde, apaçık olarak bilinen dinin bir takım temel ilkelerinin, bir kısmının veya tamamının inkârının küfür olacağını söylemişlerdir… Mürcie ekolüne göre bir kişi açıkça küfrü dile getirmedikçe kâfir olmaz. Kerramiye de buna yakın bir görüş savunmuştur. Hâricîler ise dinin bir hükmünü açıkça çiğneyen ve büyük günah işleyen kimseyi tereddütsüz kâfir ilan etmişlerdir. Mûtezile mensupları ise daha paradoksal bir şekilde davranıp büyük günah işleyeni imandan çıkarmış ama kâfir de saymamıştır. Böyle bir kişi mûtezile kelamcılarına göre el-menziletü beyne’l-menzileteyn, yâni iki konum arasında ara bir konumdadır.

Ehl-i Sünnet bilginleri ise büyük günah işleyeni kâfir saymayıp iman sınırları içinde tutmuştur. Kişi hem günahkâr, hem de mü‘min olabilir… İslâm bilginleri dört tür küfür olduğunu belirtmişlerdir:

  1. İnkârî Küfür: Allah’ın varlığını, birliğini, nübüvveti ve vahiyle gelen temel esasları kalbiyle inkâr eden ve bunu dille de açıklayanın küfrüdür.

  2. Cuhud Küfrü: Yukarıda sayılanları kalben kabul ettiği halde, dille itiraf etmeyenin veya inkâr edenin küfrüdür.

  3. İnadî Küfür: İslâm’ın temel akidelerini kalben doğrulayıp zaman zaman dille de itiraf edenin çoğunlukla inat, kıskançlık, asabiyet, hamakat, makam ve mal sevgisi dolayısıyla İslâm’ı bir din olarak kabul etmemenin yol açtığı küfürdür.

  4. Nifak Küfrü: İslâm’ın temel ilke ve gerçeklerini dille onayladığı halde içinden ve kalbinden red ve inkâr edenin küfrüdür.[93] Bu sayılanlar büyük küfür olarak bilinir. Küçük küfür ise işlenen bazı günahlarla ilgilidir. Müslüman oldukları nas ve icma ile sabit olmakla beraber Şari’in küfür olarak isimlendirdiği günah filleri işlemek bu sınıfa girer. Bir Müslümanın başka bir Müslümânâ “sen kâfirsin” demesi gibi.[94]

Son dönem araştırmacılardan Âl-i Hudayyir’e göre; küfür; imanın zıttıdır. İman etmek nasıl kavlî, amelî ve îtikâdî olarak meydana geliyorsa küfür de tabii olarak kavlî, amelî, îtikâdî veya terk etmek şeklinde meydana gelir.[95]

İbn-i Hazm bu konuda daha kapsamlı bir tarif sunarak şöyle söyler: “Dinde küfür şu mânâya gelir. Bir kişinin küfre götüren bir tutumdan sonra kendisine delilleriyle birlikte hak beyan edilmiş olmasına rağmen Allah’ın, imanın şartlarından biri olarak tanımladığı bir şeyi dil ile inkâr etmeyip sadece kalbiyle inkâr etmesi veya kalbiyle inkâr etmeyip dili ile inkâr etmesi veya her ikisiyle birlikte inkâr etmesi veya kişinin şeriatın işlenilmesini küfür saydığı bir ameli işlemesidir.”[96]

  • İbn-i Teymiye’ye Göre Küfür

İbn-i Teymiye’nin küfür hakkındaki görüşünü şu sözleri ile özetliyor: “Küfür; Müslümanların ittifakıyla imanın olmayışı mânâsına gelir. Bir kişi imanın zıttı olan bir şeye îtikad edip bunu dillendirmiş olsa veya imânâ dair bir şeye îtikad etmeyip diliyle de hiçbir şey ikrâr etmemiş olsa durum aynıdır. Küfür Allah’a, Resûlüne iman etmemektir. İmanî esaslar konusunda dille yalanlama olsun veya olmasın durum aynıdır. Bu durum kalpte meydana gelen bir şüpheyle veya kibir ve hasetle haktan yüz çevirmek şeklinde olsun veya olmasın durum aynıdır. Yine bu durum kişinin risalete (dine) uymaktan yüz çevirmesine sebep olan heva ve hevesine tabi olması şeklinde olmuş da olsa hüküm aynıdır.[97]

  • Amelin Lügat ve Istılah Mânâsı

Sözlükte “iş, çaba, fiil, çalışma” gibi mânâlara gelen amel,[98] “canlı varlığın gayeli olarak yaptığı iş” diye de tarif edilmiştir. Buna göre amel fiil kelimesinden daha özel bir mânâ ifâde eder. Çünkü fiil bilgisiz ve gayesiz olarak yapılan işleri de kapsamaktadır. Ayrıca dinî edebiyatta amel kelimesi giderek emir, tavsiye veya yasaklara konu olan, sonunda ceza veya mükâfat bulunan tutum ve davranış” anlamını kazanmış ve böylece insanların her türlü işleri için kullanılan fiil kelimesine göre daha dar kapsamlı bir terim halini almıştır.[99]

Amel kavramı; hayırlı, iyi ve sevap olan eylemler ve davranışlar için de kullanılır. Allah ve Peygamberin emir ve yasaklarına uymak ameldir ve bu emir ve yasaklara uymamak ise amelsizliktir.

Kur’an’da insanların ameli iyi yapıp yapmama bakımından imtihana tabi tutuldukları bildirilmiştir. İnsanlar amellerine göre âhirette mükâfat veya ceza göreceklerdir.

Ameller, İslâm’a uygun olup olmama bakımından itâat, mâ’siyet ve mübah kısımlarına ayrıldığı gibi, Kur’an ve sünnette itâat olarak sayılan ameller; “amel-i salih ve amel-i hasene” (iyi amel); ma’siyet (günah) sayılan ameller ise, amel-i sû’, amel-i seyyie (kötü amel) ve amel-i gayri salih (salih olmayan amel) olarak da zikredilmiştir.[100] Ameller, yapılış şekilleri itibarıyla çeşitlilik arzederler. İbn-i Teymiye dilin, kalbin ve âzâların ameli olduğunu ifâde ederek şöyle demiştir: “Ehl-i sünnet ve’l-Cemâate göre din ve iman söz ve amelden ibârettir. Dilin kavlî, kalbin ve âzâların amelî imandandır.[101]

  • İbn-i Teymiye’ye göre İmanın Hakikati

İbn-i Teymiye’ye göre iman; kalp ile tasdik, dil ile ikrâr, vücut âzâları ile amel yapmaktır. İman etmek amel etmeyi gerektirir ve amel imandan bir cüzdür.

İbn-i Teymiye’nin, imanın tarifine ameli dâhil etmesi akıllara onun amel etmeyeni kâfir saydığı ile ilgili şüpheler getirse de konu detaylı incelendiğinde bu iddianın doğru olmadığı görülür. O, sadece iman ile İslâmı birbirine denk görmez. Ona göre İslâm genel, iman ise özeldir. Diğer bir ifâdeyle her mü‘min aynı zamanda Müslümandır ancak her Müslüman aynı zamanda mü‘min değildir. Şu halde iman ettiğini ikrâr ettiği halde amel etmeyen kişi mü‘min değildir ve o kişi sadece Müslümandır. Zira kişinin imanını ikrâr edişi amele dönüşürse ancak o zaman bu ikrârındaki samimiyetini göstermiş olur. O halde İbn-i Teymiye’ye göre iman etmek tasdik edilen ve ikrâr edilen şey hakkında kişinin samimiyetle amel edişi ve kalbin o şeylere rızasıdır. Kişinin büyük günah işlemesi onu gerçek mânâda imansız yapmaz. Zira o kişi büyük günah işlediği anda imanın aslı onda kalmakla beraber imanın  fer’î (cüzü) ondan uzaklaşmıştır. İbn-i Teymiye, iman ile İslâm arasındaki farkı açıklarken sunmuş olduğu âyet ve hadislerden oluşan delilleri ve onların şerhleri ile alakalı olarak getirmiş olduğu istidlaller ve şâhidler buna delildir. O, sunmuş olduğu bu delillerle iman ile İslâm’ın farklı mânâlarda olduğunu savunmaktadır. Diğer bir ifâdeyle İbn-i Teymiye’ye göre amel etmeyen kişi şâyet inandığını ikrâr ediyorsa o Müslümandır ancak gerçek manada mânâda mü‘min değildir.

İbn-i Teymiye Mecmûu’l-Fetâvâ adlı külliyatının yedinci cildinde bu konuyu bütün yönleriyle incelemiştir. Burada sunulan bilgilerden bir kısmını aktaralım:

İbn-i Teymiye Hammâd b. Zeyd’in iman ile İslâm’ın birbirinden farklı şeyler olduğunu söylediğini ifâde eder. Hammâd’ın, imana daha özel bir mânâ İslâm’a da daha genel bir mânâ verdiğini bildirerek şöyle demektedir: “Sundukları ilmî delillerle iman ve İslâm’ı birbirinden ayıran önceki âlimlerimiz bizim için takip edilmesi gereken örneklerdir.” İbn-i Teymiye şöyle devam eder: Allah şöyle buyurarak mü‘min ismini senâ, tezkiye ve medh mânâsında kullanmış ve bu isme layık olanlara cenneti vacip kılmıştır: تَحِيَّتُهُمْ يَوْمَ يَلْقَوْنَهُ سَلَامٌ وَأَعَدَّ لَهُمْ أَجْرًا كَرِيمًا وَكَانَ بِالْمُؤْمِنِينَ رَحِيمًا “Kendisine kavuştukları gün, Allah’ın onlara iltifatı, selâmdır. Allah onlara çok değerli mükâfat hazırlamıştır. O, müminlere karşı çok merhametlidir.”[102] Allah yine şöyle buyurur: وَبَشِّرِ الْمُؤْمِنِينَ بِأَنَّ لَهُم مِّنَ اللَّهِ فَضْلًا كَبِيرًا “Allah’tan büyük bir lütfa ereceklerini müminlere müjdele.”[103]وَبَشِّرِ الَّذِينَ آمَنُواْ أَنَّ لَهُمْ قَدَمَ صِدْقٍ عِندَ رَبِّهِمْ  “İman edenlere, onların Rableri katında yüksek bir doğruluk makamı olduğunu müjdele.”[104] [105]

Muhammed b. Nasır dedi ki: “Allah büyük günah işleyenlere cehennemi vacip kılmıştır. Bu da iman kelimesinin büyük günah işleyenden zâil olduğunu gösterir. Allah, İslâm isminin sabit olduğu bir kişiye cenneti vacip kılmamıştır. Böylelikle büyük günah sahibi için İslâm isminin sabit olduğunu ancak iman isminin ondan zâil olduğunu anlıyoruz.” Şayet bazıları kimseler, “iman küfrün zıddı değildir derseler” onlar da şöyle cevap verilir: “Küfür imanın aslının zıddıdır. Çünkü iman aslî ve fer’î olarak ikiye ayrılır. Küfür, imanın aslı yok olmadıkça sabit olmaz.[106]

  • İbn-i Teymiye’ye Göre İmanın Aslı ve Füruu

İman, her ne kadar kavil ve fiilden, zahir ve batından mürekkep bir hakikat ise de aynı zamanda onun fer’î ve aslı vardır. Onun aslı kalpte, fer’î ise vücut âzâlarında gerçekleşen ameldedir. İman ne zaman kalpte -söz ve amel olarak- ortaya çıksa bedenin söz ve fiil olarak mümkün olan amelleri yerine getirmesi bir gerekliliktir. Ehl-i sünnetten bazıları imanın aslını kalbin kavline ve ameline şâmil olan bir gerçeklik olarak görürlerken diğer bazıları da onu sadece kalpte zuhur eden inanç olarak görmüşlerdir. Dil ile ikrârın imanın fer’î olarak isimlendirilmiş olması ondan müstağnî olunabilineceği ve imanın onsuz da sahih olabileceği anlamına gelmez. Bilakis o lazım gelen bir cüzdür ve onun yokluğu melzumün (lazım olanın) yokluğudur. Aynı şekilde zahir olan amellerin yapılması, batın olan iman için bir gerekliliktir ve bunlar asla birbirinden ayrılmazlar. Amelin zuhur etmemesi kalpte imanın kalmadığına delâlet eder. İleride de temas edileceği gibi cüz asıl (kök) için lazımdır ve onun varlığına delâlet eder, onu doğrular.[107] Şeyhu’l-İslâm, Ehl-i sünnetin imanı asıl ve fer’e (cüz’e) ayırmalarına ilişkin görüşlerini beyan etmek için şöyle demektedir: “Sahabilerin bütünü, Tabiin, Ehl-i sünnetin ve Ehl-i hadîsin imamları, fukahânın cumhuru ve sûfilerden müteşekkil olan Ehl-i sünnet ve’l-cemaat, imanın ve dinin kavl (söz) ve amel olduğunda ittifak etmişlerdir. Es-Sevrî, el-Evzâî, Hammâd b. Zeyd, Eş-Şafiî, Ahmed b. Hanbel ve ehli kelâm araştırmacıları böyle düşünmektedirler. İman lafzıyla bazen amelden başka bir olgu anlatılmış olsa da bu tanım sahâbe ve diğer selefîlerin tanımıdır. Ancak bütün salih ameller imânâ dâhildir. Kavlin içine kalp ve dil kavli girer. Amelin içine kalp ve vücut âzâlarının amelî girer.[108]

İbn-i Mende (Rahimehullah) imanın aslını ve fer’ini açıklamak için Allah’ın vermiş olduğu şu misâli zikreder: Allah Teâlâ şöyle buyurur: أَلَمْ تَرَ كَيْفَ ضَرَبَ اللّهُ مَثَلاً كَلِمَةً طَيِّبَةً كَشَجَرةٍ طَيِّبَةٍ أَصْلُهَا ثَابِتٌ وَفَرْعُهَا فِي السَّمَاء “Görmedin mi Allah nasıl bir misal getirdi: Güzel bir sözü, kökü (yerde) sâbit, dalları gökte olan güzel bir ağaca (benzetti).”[109] Allah iman kelimesi için bu misali vererek bu kelimenin aslının ve fer’inin olduğunu ve bu ağacın zamanı gelince meyvesini verdiğini ifâde etmiştir… Daha sonra Peygamber (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) imanı, sünnetiyle açıklamıştır. Zira Allah’tan benzerini telakki etmiştir. Allah’ın Resûlü sünnetinde imanın şubelerinin olduğunu beyan ederek imanın en yüksek derecesinin şehâdet kelimesi olduğunu bildirmiş,  imanın aslının; kalp ve dil ile ikrâr olduğunu ve fer’înin de ameller olduğunu açıklamıştır.[110]

  • İbn-i Teymiye’ye Göre İmanın Artması ve Azalması

İbn-i Teymiye, ameli imandan bir cüz olarak görmekle imanın yapılan amel doğrultusunda artıp eksileceğini de kabul etmiş olmaktadır. Ona göre gerek kalbî ve gerekse kavlî ve bedenî amellerin hepsi imanı artırır. Müslümanın yapmış olduğu bütün şer’î ameller niyet salih olduğu müddetçe kişinin imanını artırır. Zira iman itâat ve ibadetlerin çokluğu ile artar; isyan ve günahların çokluğu ile azalır.

İmanın derecesi konusunda insanlar arasında çok büyük farklar vardır. Bu fark imanın hakikati konusunda kendisini gösterir. İnsanlar imanın hakikati konusunda genel ve özel imanlı insanlar olmak üzere iki kısma ayrılırlar. Allah’ın Rububiyetine muhatap olmaları açısından insanlar genel sınıflar, özel sınıflar ve diğer bazı gruplara ayrılırlar. Bu yüzden bu ümmetin içinde vuku bulacak olan şirkler karıncanın ayak seslerinden daha gizli bir hal arz eder.[111]

Allah’ın koyup yapılmasını talep ettiği ubûdiyet kalple yapılanlar, lisan ile yapılanlar ve beden ile yapılanlar olmak üzere üç kısma ayrılır. Her kısma ait bir ubûdiyet söz konusudur. Kalbe özel olan ubûdiyet, ihlas, muhabbet, tevekkül, inâbet, korku, ümit, rızâ ve sabır gibi amellerden oluşur.

Dile has olan ubûdiyet ise, Kur’an’ı Kerim okumak, tekbir getirmek, tesbih etmek, tehlil etmek, istiğfarda bulunmak, Allah’a hamd etmek ve onu övmek, Peygambere salât selam getirmek ve yapılması sadece dil ile mümkün olan benzer ibadetlerden oluşur. Bedene has olan ubûdiyet ise abdest almak, mescide yürümek, namaz kılmak, sadaka vermek, hacca gitmek gibi yapılması sadece beden ile mümkün olan amellerden oluşur.[112]

İbn-i Teymiye Mecmûul-Fetâvâ’da ameli imânâ dâhil eden âlimlerin isimlerinin listesi yaşadıkları bölgelere göre sıralamıştır. Biz bu isimlerin sadece bazılarını aktarmak isitiyoruz. İbn-i Teymiye şöyle demektedir: “İman konusunda bir kitap yazmış olan Ebû Ubeyd el-Kasım b. Sellâm der ki:        Mekke ehlinden, “iman söz ve ameldir, artar ve eksilir” diyen kişilerin isimlerini aşağıya kaydediyoruz: Ubeyd b. Umeyr el-Leysî, Ata b. Ebî Rebâh, Mücâhid b. Cebr, İbn ebi Müleyke, Amr b. Dinar… Medine halkından olanlar: Muhammed b. Şihâb ez-Zührî, Rabîa b. Ebî Abdurrahman, Ebû Hazım el-A’rec, Sad b. İbrâhîm b. Abdurrahmân b. Avf, Yahya b. Said el-Ensârî… Yemen halkından olanlar: Tâvûs el-Yemâni, Vehb b. Münebbih, Mâ’mer b. Râşid, Abdürrezzâk b. Hemmâm. Mısır ve Şam halkından olanlar: Mekhûl, el-Evzaî, Said b. Abdülazîz, el-Velîd b. Yezîd b. Şureyh… El-Cezire’de ikâmet edenlerden: Meymûn b. Mehrân, Yahya b. Abdülkerîm, Ma’kil b. Ubeydullah… Küfe halkından olanlar: Alkame, el-Esved b. Yezîd, Ebû Vâil, Said b. Cübeyr, er-Raf b. Haysem, Amir es-Şa’bî, İbrâhîm en-Nehaî, el-Hakem b. Uteybe, Talha b. Musarif, Mansûr b. el-Mu’temir, Seleme b. Kuneyl, Muğîre ed-Dabbî, Atâ b. es-Sâib, İsmail b. Ebi Hâlid, Ebû Hayyân, Yahyâ b. Said, Süleymân b. Mehrân el-A’meş, Yezîd b. Ebi Ziyâd, Süfyân b. Saîd es-Sevrî, Süfyan b. Uyeyne, el-Fudayl b. lyad, Ebu’l-Mikdâm, el-Aclân, İbn Şubrüme, İbn Ebi Leylâ…”

Basra halkından olanlar: El-Hasen b. Ebu’l-Hasan, Muhammed b. Sîrîn, Katâde b. Deâme, Bekr b. Abdullah el-Müzenî… Vâsıt halkından olanlar: Hüseym b. Beşir, Hâlid b. Abdullah, Ali b. Asım, Yezîd b. Hârûn, Salih b. Ömer b. Ali b. Asım. Meşrık ehlinden olanlar: ed-Dahhâk b. Muzahim, Ebû Cemra Nazr b. Umrân, Abdullah b. el-Mübarek, el-Nadr b. Sumeyl, Cerir b. Abdülhamîd ed-Dabbî. Ebû Ubeyd der ki: İşte bütün bunlar, iman, söz ve ameldir, artar ve eksilir derler. Bu Ehl-i sünnetin görüşü olup bizce gereğince amel olunan görüştür.

Kûfelilerden olup bu görüşte olanları diğerlerinden daha çok sayıda zikretmesinin sebebi “irca” görüşlerinin Kûfe halkı arasında herkesten önce ve daha çok görülmesinden dolayıdır. Bu görüşün ilk savunucusu Hammad b. Ebi Süleyman idi. O bakımdan Kûfe âlimleri açıktan açığa bunu reddetmek ihtiyacını hissettiler. Bundan dolayı belirtilen kanaati ortaya koyanlar çok oldu.

Aynı şekilde Cehmiyye, ilk olarak Horasan’da baş gösterdiği için Horasan âlimleri arasında o zaman Cehmiye’ye karşı görüş ortaya koyan ilim adamları bu bid’atin bulunmadığı ve işitilmediği beldelerdekilerden çok daha fazla olmuştur. Nitekim bir hadiste şöyle denilmiştir: “İslâm’ın ve Müslümanların neredeyse ortadan kaldırılacağı her bid’atin yanında Yüce Allah’ın İslâm’ın alametlerini konuşup söyleyen kulları olur. O bakımdan sizler bu tür meclislerde bulunmayı ganimet biliniz. Çünkü oranın ehline rahmet iner.”[113]

İnsanda aynı anda iman ve nifak bir arada bulunur görüşü selefîn görüşlerinden olduğu gibi, insanda iman ve küfür aynı anda bir arada bulunur görüşü de vardır. Fakat bu neviden olan küfür insanı dinden çıkartan bir küfür değildir.

Nitekim İbn-i Abbâs ve arkadaşları Yüce Allah’ın: “Allah’ın indirdikleriyle hükmetmeyenler, işte onlar kâfirlerin ta kendileridir”[114] buyruğu hakkında şöyle demişlerdir: Bunlar kişiyi dinden çıkartmayan bir küfür ile kâfir olurlar. Ahmed b. Hanbel ve Ehl-i sünnet imamlarından başkaları da bu görüşlerinde onlara uymuşlardır.[115]

İmâm-ı Azâm Ebû Hanife imanın artması ve azalması ile ilgili olarak şöyle der: “Gök ve yer ehlinin imanı, iman edilen şey bakımından artmaz ve eksilmez. Ancak yakîniyyet ve tasdik açısından artar ve azalır.”[116] “İman artmaz ya da azalmaz” diyenler  “iman güçlenir ya da zayıflar” şeklinde bir ifâde kullanmışlardır. Konuyla ilgili ihtilafın lafzî olduğunu söyleyenler de vardır. Örneğin; Ebû Hanîfe’nin El-Fıkhu’l-Ekber adlı eserine şerh yazan Molla Ali el-Kârî imanın artması-azalması meselesinde irfan ehli arasındaki ihtilafın lafzî olduğunu ifâde eder.[117]

Eş’arilere göre kalpteki tasdik kişinin ilmînin durumuna göre artar ya da azalır. Bu yüzden sıddîklerin imanı diğer insanların imanına göre daha güçlüdür. Aynı şekilde mârifet de tıpkı tasdik gibi kişinin ilmî gücü ve yakîniyyetine göre artar ya da azalır.[118]

Muhammed en-Nesefî imanın artması ve azalması ile ilgili olarak şöyle der: Şayet iman tasdik ise bu durumda imanın özü itibariyle artması söz konusu olamaz. Artması mümkün olmayan bir şeyin azalması da mümkün olamaz ancak bu şey tümüyle yok olabilir. Sadece imanın bir mislinin ona eklenmesi durumunda iman aratabilir. Öyleyse imanın itâatla artması veya günah işlemekle azalması söz konusu değildir. Zira her iki durum işlenirken var olan tasdik bu iki durum işlenmeden önce de eski haliyle zaten vardır. Ebû Hanîfe (Allah rahmet etsin)’den imanın artma ve azalma kabul edeceğine dair gelen rivayeti ise şöyle te’vil yapabiliriz: O, iman edenler zaten genel bir iman ile iman etmişlerdi. Daha sonra eskiden farz kılınmış olanların üzerine yenileri de eklenince, onlar yeni gelen farzların her birine iman ettiler ve bu şekilde onların inen ayetlere yönelik olarak genel bir imanları olmakla birlikte onların imanları âyetleri anlayıp yaşarken tefsîrî olarak artmıştır. Bu te’vîl aynı zamanda İbn-i Abbas (Allah her ikisinden de razı olsun)’tan da rivayet edilmiştir. Aynı şekilde her daim imanda sebat etmek ve onda daim olmak onun üzerine bir ziyâde binâ etmektir. Zira her yeni vakitte daha önceki vakitte olmayan bir yeni durum meydana gelir. Örneğin şu anda var olan dirheme sonradan her bir saatte yeni bir dirhem eklenmesi bu durumu açıklar. Her yeni saatte yeni bir dirhemin gelmesi onun özünde bir artış olarak değerlendirilemez. Zira dirhem tecezzi kabul etmez. Bu onun adedinde bir artışı ifâde eder. İmanın artışı olsa olsa onun nûrunda ve parlaklığında salih amel ile birlikte kalpte meydana gelen artıştır. Salih amel ile meydana gelen nûrun artışı isyan ile azalır. Zira Allah Teâlâ’nın buyurduğu gibi imanın nuru ve parlaklığı vardır: يُرِيدُونَ لِيُطْفِؤُا نُورَ اللهِ بِأَفْوَاهِهِمْ “Onlar ağızları ile Allah’ın nurunu söndürmeye çalışıyorlar.”[119] أَفَمَنْ شَرَحَ اللهُ صَدْرَهُ لِلْإِسْلاَمِ فَهُوَ عَلَى نُورٍ مِنْ رَبِّهِ “Allah kimin gönlünü İslâm’a açarsa o, Rabbinden bir nur üzerinde değil midir?”[120] En-Nesefî konuyu şu cümleyle bağlıyor: İşte beyan etmiş olduğumuz üzere imanın zâtî itibarıyla artma ve eksilme göstermesi muhtemel değildir.[121]

  • İbn-i Teymiye’ye Göre İman ve İslâm Arsındaki Fark

İslâm ile iman arasında fark olup olmadığı Ehl-i sünnet arasında ihtilaf konusu olmuştur. Bu iki terim mânâ itibariyle birbirinden farklı mıdır? Bu soru çokça sorulmuştur. Ancak Ehl-i sünnetin çoğu bu iki terim arasında fark olduğundan yanadır. Fark olduğunu savunanlara göre iman İslâm’dan daha yüksek bir derecedir ve aralarında mülâzemet vardır. İmanı olmayanın İslâm’ı söz konusu değildir, İslâm’ı olmayanın da imanı söz konusu değildir.

İman ile İslâm arasında fark olduğunu savunanlar bu farkın hakîkatı konusunda ihtilafa düşmüşlerdir. Bunlardan bazıları İslâm’ın kelime, imanın ise amel olduğunu savunmuşlardır. Diğer bazıları da İslâm’ın zâhir ameller, imanın ise iç itikatlar olduğunu savunmuşlardır. Aynı görüşü savunan araştırmacılar bu iki terimin mânâsının bir arada kullanıldığında farklı, tek olarak kullanıldıklarında daha farklı mânâlar içereceğini söylemişlerdir. Mürcie İslâm’ın imandan daha efdal olduğunu savunmuştur. Zira onlara göre iman İslâm’ın sadece özelliklerinden biridir.[122]

İbn-i Teymiye iman ile İslâm kelimeleri hakkında insanların görüşlerini şu şekilde özetliyor: İnsanlar iman ve İslâm ile ilgili üç ana görüşe varmışlardır: Mürcie; İslâm, imandan daha efdaldir, iman, İslâm’ın içinde yer alır derken diğer bazıları; iman ve İslâm’ın aynı mânâya geldiğini söylerler. Bu görüşte olanlar, Mutezililer, Hâricîlerdir ve Ehl-i hadîs ve Ehl-i Sünnetten bir gruptur. Muhammed b. Nasr cumhurlarının böyle söylediklerini söyler. Ancak mesele onların dedikleri gibi değildir. Üçüncü görüşe göre ise iman, İslâm’dan daha ekmel ve efdaldir. Kitap ve sünnet birçok yerde bu görüşü doğrular nitelikte naslar içermektedir. Sahâbeden ve onlara ihsan üzere tabi olanlardan bizlere kalan görüş de bu yöndedir. Söz konusu gruplardan bazıları İslâm’ın sözden ibaret olduğunu ve amellerin İslâm’dan sayılmayacağını söylerler. Ancak doğru olan ise İslâm’ın bütün zahir amellerin kendisi olduğudur.[123]

  • İmanda İstisna Meselesi

İbn-i Teymiye şöyle der: Bir kişinin: “Ben inşaallah mü’minim” demek suretiyle imanda istisnâda bulunmasına gelince; bu konuda üç ayrı görüş vardır.

  1. Kimine göre istisnâda bulunmak vaciptir.

  2. Kimine göre istisnâda bulunmak haramdır.

  3. Kimisine göre de, (iman ve küfür) hususlarının her ikisini de itibara almak suretiyle imanda istisnâ yapmak câizdir. Bu konudaki görüşlerin en sahihi bu son görüştür. İmanda istisnâ yapmayı haram kabul edenler ise Mürcie, Cehmiyye ve onların benzeri olan akımlardır. Bunlar imanı Rabbi kalpte tasdik etmek gibi tek bir şey olarak görürler ve herkesin bu konuda kendisini tanıyacağını söylerler. Onlardan biri: “Şehâdet getirdiğimi bildiğim gibi, Fatiha’yı okuduğumu bildiğim gibi, Allahı ve Resûlünü sevdiğimi bildiğim gibi, Yahudi ve Hıristiyanlardan buğuz ettiğimi bildiğim gibi, ben kendimin mü‘min olduğunu biliyorum” der. Ben mü’minim demiş olmam, ben Müslümanım demiş olmam gibidir. Yine benim bu sözüm; “iki şehâdeti getirdim, Fatiha’yı okudum, Yahudi ve Hıristiyanlardan buğuz ettim” demiş olmam gibidir. Aynı şekilde benim bu sözüm önümde hazır bulunan, bildiğim ve kesinliğine inandığım şeyleri söylemem gibidir. Bir kişinin “Ben inşâAllah Fatihayı okudum” demesi nasıl câiz değilse, “Ben mü’minim inşaAllah” demesi de o şekilde câiz değildir. Ancak bir kişi yaptığı işi yapıp yapmadığından şüphe ederse işte o zaman “Ben bu işi inşaAllah yaptım” der.

Yine bu görüşü savunanlar şöyle derler: Kim ki imanında istisnâ yaparsa o kişi imanından şüphe duymuştur ve “şüpheci” olarak isimlendirilir. İstisnâda bulunmayı gerekli görenlerin iki dayanağı vardır: Birincisi: “İnsanın imanlı sayılıp sayılmayacağını ruhunu teslim ettiği zamanki inancı belirler ve insan, Allah indinde sadece vefâtı esnasındaki durumuna göre mü‘min veya kâfirdir. İnsan, Allah’ın ezelî ilminde neyse odur ve bundan öncesinde ne olduğuna itibar edilmez” şeklinde özetlenebilir. Bu görüşte olanların ikinci dayanaklarını da şöyle ifâde ederler: İman edişinin ardından küfür sâdır olan ve bu küfür üzere ölen kişinin imanı, hakikatte iman sayılmaz. Bu durum sona ermeden sahibi tarafından bozulan namaza, güneş batmadan bozulan oruca benzer. İşte mü‘min bir kişinin Allah katında kâfir olarak öleceği mâlumsa, o kişi Allah katında mü’min sayılmaz. Bu durum küfürde olan bir kişi için de geçerlidir. Eğer onun da sonu mümin olarak ölmekse Allah katında mü’min kabul edilir. Bu dayanak son mezheplerdem olan Küllabiyye ve diğerlerinden Ehl-i sünnet ve Ehl-i hadîsin doğruluğunu savunduğu “Ben inşaAllah mü’minim” sözünü desteklemek isteyen birçoğunun dayanağı olmuştur. Bu görüşte olanlar aynı zamanda imanlar arasında bir efdâliyet olmadığını, insanın mevcut olan imanından şüphe etmemesi gerektiğini, ancak imanının geleceğinden şüphe edebileceğini vurgulamak isterler…

Muhakkiklerin kimisi küfürde de istisnâda bulunur. Ebû Mansur Maturidî onlardan biridir. Bunların söz konusu ettikleri hususlar her ikisi (iman ve küfür) hakkında da geçerlidir. Fakat imamların büyük çoğunluğu küfürde istisnâ yapılamayacağı görüşündedirler. Bunlara göre küfürde istisnâ bid’attir. Zira seleften böyle bir şey görülmemiştir. Fakat bu (istisnâ) onlar tarafından kabul edilmesi gereken bir görüştür.[124]

Ebû Hanife (Rahimehullahu Teâlâ) imanda istisnâyı câiz görmemiştir. İstisnâ bir mü’minin “Ben İnşaAllah mü’minim” demesidir. İmanda istisnâ olmayacağını birden fazla âlim ifâde etmiştir. Taftazânî, en-Nesefî, es-Semerkandî, İbnü’l-Hümâm ve Kâsım b. Kutluboğa bu âlimlerdendir. Ebû Hanîfe’nin imanda istisnâyı yasak görmesinin sebebi imanı; kalbin tasdiki, dilin ikrârı olarak tarif etmesidir. Zira imanda istisnâyı kabul etmek, imandan şüphe etmeyi kabul etmeyi gerektirir. Tasdik etmek demek, mâlum bir konudur ve hakîkî bir tasdik asla şüphe kabul etmez. Tasdiğin gerçekleşmesinde şüphe arz edenler asla mü‘min olamazlar.[125]

Maturîdîler, imanda istisnânın câiz olduğunu ancak bunun câiz olmayacağı yönündeki görüşün daha evlâ olduğunu belirtmişlerdir. Onlar bu konuda “Kişinin üzerine öldüğü hal îtibara alınarak hüküm verilir” diyen Eş’arilerlere muhalif olmuşlardır.[126]

 

DÖRDÜNCÜ BÖLÜM

İBN-İ TEYMİYYE’YE GÖRE İMAN-AMEL İLİŞKİSİ

Daha önce de ifâde etmiş olduğumuz gibi İbn-i Teymiye ameli imandan bir cüz olarak görmektedir. Bu görüşünü delillendirmek için de usûl ve anlam bilimlerinden faydalanmaktadır. İsimlerin çeşitleri, isimlerin mânâlarını ve bu mânâları belirlerken kullanılan yöntemler hakkında usûl açısından çok önemli bilgiler sunmaktadır. İbn-i Teymiye Mecmû’ul-Fetâvâ adlı baş eserinde konuyla ilgili geniş bir bilgi sunmuştur. Biz bu araştırmamızda sunulan bu bilgileri detaylı bir şekilde ele almaya çalışacağız. İbn-i Teymiye amelin imandan bir cüz olduğunu delillendirmek için farklı bir takın istidlal metotlarını kullanmıştır. Bu metotlardan biri de kelimelerin anlam bilgilerinden faydalanmaktır. O, işe manaları bakımından kelimelerini üçe ayırarak başlar.

4.1.            İsimler Üç Çeşittir

İbn-i Teymiye, Kur’an ve sünnette anlamları beyan edilen kelimeleri, kendi mânâları ile kabul etmek gerektiğini ve dolayısıyla bu kelimelerin anlamlarını keşfedebilmek için semantik bir takım gayretlere gerek olmadığını ileri sürer. Peygamber (Sallallahu Aleyhi ve Sellem)’in iman ile ilgili açıklamalarında ameli imandan bir parça olarak gördüğünü ve dolayısıyla semantik bir takım gayretlerle kelimenin mânâsını yeniden belirlemeye gerek olmadığını iddiâ ederek şöyle söyler:  Şu bilinmelidir ki; Kur’an’da ve sünnette yer alan kelimelerin tefsiri Peygamber (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) tarafından yapılmış ise bu kelimelerin mânâsını bilmek için dil bilimcilerin veya başkalarının sözleri veya açıklamalarıyla delillendirme yapmaya hiç gerek yoktur. İşte buna gerek olmadığından dolayı fukaha şöyle demiştir: İsimler üç çeşittir: Birinci kısım ki; bunların mânâsı şeriat tarafından belirtilmiştir. Buna örnek olarak (es-Salat) ve (ez-Zekât) kelimelerini verebiliriz. İkinci kısım ise; mânâsı ancak dil bilimiyle bilenenlerdir: Buna da (eş-Şems) ve (el-Kamer) kelimelerini örnek verebiliriz. Üçüncü çeşit ise; mânâsı ancak örf ile anlaşılabilen kelimlerdir: Buna örnek olarak (el-Kabz) kelimesini ve وَعَاشِرُوهُنَّ بِالْمَعْرُوف[127] âyetindekiالْمَعْرُوف  kelimesini ve benzerlerini verebiliriz.

İbn-i Abbas’ın şöyle dediği rivâyet edilir: Kur’an’ın tefsiri dört kısımdır. Birincisi: Arapların kendi dilleriyle anlayabildikleri tefsirdir. İkincisi: Hiçbir kimsenin cehâletinin özür kabul edilemeyeceği kadar açık olan tefsirdir. Üçüncüsü: Sadece âlimlerin bilebileceği tefsirdir. Dördüncüsü de; sadece Allah’ın bilebileceği tefsirdir ki, bu kısımda yer alan tefsiri bilebildiğini iddiâ eden kişi yalancıdır.[128]

4.2.            Şer’î Terimlerin Mânâ ve Muhtevâsını Şârî Belirler

İbn-i Teymiye konuyla ilgili şu açıklamalarda bulunmuştur: Salât, zekât, sıyâm, hac ve benzeri isimlerin Allah’ın ve Resûlü’nün sözlerinde ne mânâya geldiğini Peygamber (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) açıklamıştır. Örneğin “hamr” lafzının ne mânâya geldiği de aynı şekilde açıklanmıştır. Birisi bu kelimeleri Allah’ın Resûlü’nün izahının dışında bir açıklama ile açıklamış olsa, bu açıklama, ondan kabul edilemez.

Kelimelerin türevleri ve bunların delâleti hakkında konuşmak beyân ilmiyle ilgili bir durumdur. Hükümlerin illetinin belirtilmesi ve Kur’an lafızlarının hikmetinin beyânı ilimde ziyâde bir durumdur. Ancak kelimelerden murâdın ne olduğu beyân ilminin verileriyle sınırlandırılamaz. İman, İslâm, nifak, küfür kelimeleri sadece literal mânâlarıyla ifâde edilemeyecek kadar önemlidir. Peygamber (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) bu kelimelerin mânâlarını, kelimelerin iştikakına bakmaya ve Arapların kelimeyle ilgili kullanımlarına ve diğer bir takım şeylere ihtiyaç duyulmaksızın açıklamıştır. O yüzden bu kelimelerin tanımlarıyla ilgili olarak Allah’ın ve Resûlü’nün beyânlarına bakılmalıdır. Bunu yapmak faydalı ve yeterli olanı yapmak anlamına gelir. Bu kelimelerin mânâları halkın hem havas hem de âvâm tabakasınca mâlumdur.[129]

4.3.            İbn Teymiye’nin İman’ın Mânâsına Dâir Görüşleri Değerlendirmesi

İmanın tanımıyla ilgili itikadî mezheplerin görüşlerini ikinci bölümde genel olarak ele almıştık. Bu bölümde İbn-i Teymiye’nin yanlış bulduğu tanımlamalara verdiği cevapları ele alacağız.

Daha önce temas edildiği gibi Mürcie imanın tanımlarken şöyle der: İman, îtikad etmek ve dil ile ikrâr etmektir. Kerramiyye ise; iman dil ile ikrârdan ibârettir der. Mûtezile ise; iman amel etmek, dil ile ikrâr etmek ve îtikattan ibârettir der. Mûtezile ile Selefîyye arasındaki fark ise şudur: Mûtezile, ameli imanın sıhhatinin şartı olarak görürken Selefîyye ameli imanın kemâlinin şartı olarak görür.[130]

İbn-i Teymiye şöyle demektedir: İman kelimesinin tanımı ile ilgili olarak Hâricîlerin ve Mürciîlerin yapmış oldukları açıklamaların, Resûlün açıklamalarına ters olduğu inkârı mümkün olmayan bir gerçektir. Yine bütün Müslümanlar zorunlu olarak bilirler ki Allah’a ve Resûlüne itâat imanın tamâmındandır ve Resûl, her günah işleyeni kâfir saymamaktadır. Yine bütün müslümanlar şunu da bilirler ki; şâyet bir kavim Allah’ın Resûlüne hitâben: “Biz senin getirdiklerine, kalbimizden şeksiz şüphesiz iman ediyoruz, dilimizle iki şehâdeti de getiriyoruz ancak biz senin emrettiklerini yapmak ve nehyettiklerinden kaçınmak konusunda sana itâat etmeyeceğiz, namaz kılmayacağız, oruç tutmayacağız, hac yapmayacağız, doğru konuşmayacağız, emânete ihânet edeceğiz, verdiğimiz sözde durmayacağız, sıla-i rahim yapmayacağız, emretmiş olduğun hayırlı işlerden hiç birini yapmayacağız, içki içeceğiz, mahremlerimizle evleneceğiz veya onlarla açıktan zinâ edeceğiz, ümmetinden veya sahâbenden gücümüz yeteni öldüreceğiz, onların ellerinden mallarını alacağız, hatta seni bile öldüreceğiz, senin düşmanlarınla bir olup sana karşı savaşacağız” demiş olsalar, acaba Peygamber (Sallallahu Aleyhi ve Sellem)’in onlara: “Mademki kalbinizde tasdik var ve dilinizde şehâdet var, o halde siz bu halinizle bile iman-ı kâmil olan mü’minlerdensiniz, kıyâmet günü şefaat edeceğim insanlardansınız ve hepiniz cehennemden kurtulması umulan insanlardansınız” şeklinde cevap verip onları mü’minlerden kabul eder miydi? Tabîki, hayır. Her Müslüman zarûrî olarak bilir ki, Peygamber (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) onlara: “Siz bu söylemlerinizle, getirdiklerimi inkâr eden kâfirlerin tâ kendilerisiniz” deyip onlardan tevbe etmeyenlerin boyunlarını vurdururdu. Bununla birlikte yine her Müslüman bilir ki; Peygamber (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) içki içen, zinâ eden, zinâ iftirasında bulunan ve hırsızlık yapanları katli vacip olan mürtetlerden görmemiştir. Aynı şekilde her bir Müslüman bilir ki; Kur’ân ve sahih sünnet bu kişilere suçlarına münasip cezâlar getirmiştir ki bu cezâ aslâ mürtetlere verilen cezâ değildir.

Allah Teâlâ Kur’ân-ı Kerim’de zinâ edene veya zinâ iftirası yapana vurulacak celd cezâsı, hırsızın elinin kesilmesi cezası verileceğini açıkça belirtilmiştir. Peygamber (Sallallahu Aleyhi ve Sellem)’in bu cezaları uygulamış olduğu kesin rivâyetlerle günümüze ulaşmıştır. Bu günahları işleyen kişiler şâyet mürted olsalardı Peygamber (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) bunları öldürürdü. Gerek Hâricîler’in ve gerekse Mürciîler’in bu konudaki görüşleri zarûrî sayılacak bir bilgi ile fâsittir. Bu durum bid’at ehline onlar sünnet yolundan saptıkları için musallat olmuştur. Onlar bu şekilde doğru sandıkları öncüller üzerine İslâm dinini binâ etmeye başlamışlardır. Bunlar ya elfâzın delâletine ya da ma’kûl mânâlara uyarak asıl olandan uzaklaşmışlar, konuyla ilgili olarak Allah’ın ve Resûlü’nün beyânını düşünmemişlerdir.[131]

Muasır ilim ve fikir adamlarından biri olan Sefer el-Havâlî şöyle demektedir: İmanın tanımı ile ilgili olarak Mürcie ve Selef arasındaki fark şudur: Selef, Mürcie’nin tarifinin üzerine ‘ameli’ ekleyerek ameli imanın kemâlinin şartı olarak saymışlardır. Bu tanımlamaya göre ameli bütünüyle terkeden biri Mürcie’ye göre iman-ı kâmil olan bir mü’mindir, ancak Selef’e göre bu kişi iman-ı kâmil olmayan bir mü’mindir.[132]

Allah’ın ve Resûlü’nün beyânına ters düşen her öngörü dalâlete düşmektir. İşte bu yüzden İmam Ahmed[133] Allah’ın Resûlünden, sahâbeden ve tabiînlerden gelen rivâyetlerle delillendirmeden Kur’ân-ı Kerimi sadece kendi görüşleri doğrultusunda tefsir edenlere reddiye olarak kaleme aldığı Risâle’sinde onları eleştirmiştir. Aynı zamanda Ebû Abdurrahman el-Curcânî’ye yazmış olduğu Risâle’sinde Mürcie’ye vermiş olduğu reddiyeye yer vermiştir. Onun izlemiş olduğu bu yolu Müslümanların diğer âlimleri de izlemişlerdir. Onlar herhangi bir meselede Allah Resûlü’nün bir beyanına ulaşmışlarsa asla onu bırakıp başka yönlere gitmemişlerdir. Bu âlimlerin yolundan çıkanlar bid’ate düşmüşlerdir ki, bu da insanın bilmediği bir konuda Allah ve Resûlü adına konuşması veya haktan başkasını söylemesi mânâsına gelmektedir. Bu durum Allah ve Resûlü’nün haram kıldığı şeylerdendir. Allah Teâlâ Şeytan hakkında şöyle demiştir:إنَّمَا يَأْمُرُكُمْ بِالسُّوءِ وَالْفَحْشَاءِ وَأَنْ تَقُولُوا عَلَى اللَّهِ مَا لَا تَعْلَمُونَ“ O size ancak kötülüğü, çirkini ve Allah hakkında bilmediğiniz şeyleri söylemenizi emreder.” [134]أَلَمْ يُؤْخَذْ عَلَيْهِم مِّيثَاقُ الْكِتَابِ أَن لاَّ يِقُولُوا عَلَى اللّهِ إِلاَّ الْحَقَّ “Allah’a karşı haktan başka bir şey söylememeleri için onlardan Kitab’ın misaki alınmadı mı? “Kur’anı görüşlere göre tefsir etmenin sakıncasını dile getiren bir hadîsinde Peygamberimiz şöyle buyurur: مَنْ قَالَ فِي القُرْآنِ بِغَيْرِ عِلْمٍ فَلْيَتَبَوَّأْ مَقْعَدَهُ مِنَ النَّارِ[135] “Kim ilimsizce ve câhilce Kur’ân’a mânâ vermeye kalkarsa cehennemde yerini hazırlasın.”

İbn-i Teymiye mürciîleri yukarda geçen hadis kapsamında görerek onların imanı tanımlarken terimlere yükledikleri anlam bakımından yanlış bir yol izlediklerini ifade ederek şöyle demektedir: “Mürciîler  “iman” ve “İslâm” ve diğer terimler üzerinde kendilerinin ortaya çıkardığı bir yöntem ile yorum yapmaya başladılar. Örneğin onlar: “İman, sözlükte “tasdik” mânâsına gelir, Allah’ın Resûlü insanlara Arapça olarak hitap etmiş ve bu dili asla değiştirmemiştir ve bu nedenle onun iman kelimesinden maksâdı tasdik etmektir” demişlerdir. Daha sonra da: “Tasdik ise ancak kalp ve dil ile olur, ameller imandan değildir” demişlerdir. وَمَا أَنتَ بِمُؤْمِنٍ لِّناَ[136] âyetinde geçen “bi mü’minin” ibaresinin “bi musaddikın” mânâsına gelmesi onları imanın tasdik mânâsına geldiği yanılgısına sürüklemiştir.”[137]

4.4.       İman Lafzı, Tasdik lafzına Mânâ Olarak Eşit midir?

İmanın tasdik mânâsına gelip gelmediği konusunda İbn-i Teymiye’nin görüşünü aktarmadan önce daha farklı düşünen âlimlerden olan en-Nesefî’nin görüşünü aktarmanın uygun olacağını düşündük. En-Nesefî, imanın tasdik mânâsına geldiğini savunanlardandır. O, Tabsiretü’l-Edille adlı eserinde şöyle demektedir: “İman tasdik mânâsına gelmektedir. Ancak bu tasdik, tasdiği olmayan bir mârifetten ibâret değildir.”[138]

En-Nesefî, bu tanımında imanı tasdik olarak görmekle birlikte bu tasdiğin sözde kalmaması gerektiğini vurgulamış oluyor ki bu bir anlamda İbn-i Teymiye’nin tezine yaklaşmış olması manasına geliyor. Zira bu tasdik sadece kalpte meydana gelen bir marifet olarak kalmamalı derken amel etmenin gereğine işaret etmiş oluyor.

İmanın, tasdik mânâsına geldiği yönündeki görüş, dil bilimcilerinin çoğunluğunun paylaştığı bir görüştür. Hatta bazıları bu konuda icmâ olduğundan bahsederler… Ancak İbn-i Teymiye bu görüşün birçok yönden kabul edilemeyeceğini söyler.[139]

İbn-i Teymiye ayetteki “bi mü’minin” ibaresini “bi musaddikın” olarak açıklayıp imanın tasdik etmek mânâsına geldiğini iddiâ edenlere cevaben şöyle demektedir: Kur’ân’da ve hadislerde iman kelimesi diğer bütün lafızlardan daha fazla geçmiştir. Zira o kelime dinin aslıdır, insanlar bununla karanlıklardan aydınlığa çıkarlar, cennetliklerle cehennemlikler birbirinden ayrılırlar ve dost edinilecek olanlarla düşman edinilecek olanlar birbirinden ayrılır. Dinin hepsi bu kelimeye tâbidir. Her Müslümanın bu kelimeyi tanımaya ihtiyacı vardır. Durum böyleyken Allah Resûlü’nün böylesine önemli bir kelimenin mânâsını anlatma konusunda ihmalkâr davranmış olması ondan beklenebilir mi!… “İman tasdik mânâsına gelmektedir” sözlerine delil olarak yukarıda geçen âyeti delil olarak getirdikleri herkes tarafından bilinen bir durumdur. Peygamberimizden imanın gerçek anlamının tevâtür yoluyla gelişi onun lafzının tevatürle gelişinden daha önemlidir. İmanın mânâsının ümmet tarafından kavranan bir kavram olmasına daha fazla ihtiyaç duyulmuştur ve o ümmet kavradıkları bu mânâyı nesilden nesile aktarmışlardır.[140]

İbn-i Teymiye ‘iman’ lafzıyla ‘tasdik’ lafzını mânâ olarak eşit görenlere şiddetle karşı çıkar ve Mecmûu’l-Fetâvâ adlı eserinde bu konuyla ilgili şunları söyler: “İman” lafzının “tasdik” lafzıyla mânâ olarak aynı olduğunu kim söyleyebilir ki? Diyelim ki ayette[141] geçen iman lafzıyla tasdik lafzının birbirlerinin yerine kullanılması mânâ olarak doğru sonuç vermiş olsun, nasıl olur da bu eşitliği bu lafızların geçmiş olduğu bütün âyetlere şâmil kılabilirsiniz! Şâyet sen مَا أَنْتَ بِمُسْلِمٍ لَنَا  (sen bize teslim olacak değilsin) yerine مَا أَنْتَ بِمُؤْمِنٍ لَنَا  (Sen bize inanacak değilsin) demiş olsan, mânâda bir değişiklik olmaz ve mânâ da doğrudur. Ancak neden buradan hareketle “مُؤْمِنٌ” (mü’minun) lafzından murad edilen budur, diyorsun? Örneğin, Allah: أَقِيمُوا الصَّلاَة buyuruyor. Bu ayete mânâ veren biri, أَتِمُّوا الصَّلاَةَ (Namazı tamamlayın), وَلاَزِمُوا الصَّلاَة (Namazı takip edin), اِلْتَزَمُوا الصَّلاَة (Namazı hiç bırakmayın), افْعَلوُا الصَّلاَةَ (Namazı yerine getirin) şeklinde cümleler kursa mânâ sahih olur. Ancak bunların hiç biri أَقِيمُوا (ekîmû) kelimesinin mânâsını tam olarak karşılamaz.[142] Bir lafzın başka bir lafza mürâdif (eş anlamlı) olması, o lafzın mânâsına delâlet etmesi demektir. Kaldı ki “tasdik” kelimesi, “iman” kelimesiyle eşanlamlı değildir.[143] Bunu birkaç şekilde açıklamak mümkündür: Bir şeyi haber veren birisini onaylayan kimseye «صَدَّقَه»” “Onu tasdik etti” denilir ama « آمَنَهُ وَآمَنَ بِهِ» “ona iman etti, onunla birlikte iman etti” denilemez. Bunun yerine «آمَنَ لَهُ» “onun söylediklerine iman etti” denilir. Nitekim Yüce Allah: «فَآمَنَ لَهُ لُوطٌ» “Bunun üzerine “Lût onun söylediklerine iman etti ” ve (İbrâhîm): “Doğrusu ben Rabbim’e, O’nun (emrettiği yere) hicret ediyorum. Şüphesiz O, mutlak güç ve hikmet sahibidir, dedi”[144]buyurmuştur. Bir başka yerde de: فَمَا آمَنَ لِمُوسَى إِلاَّ ذُرِّيَّةٌ مِّن قَوْمِهِ “Musa’nın söylediklerine kavminin bir zürriyetinden (gençlerinden) başkası iman etmedi”[145] Firavun: آمَنتُمْ لَهُ قَبْلَ أَنْ آذَنَ لَكُمْ “Ben size izin vermeden önce mi ona iman ettiniz?”[146] dedi. Hz. Nuh’a kavmi şöyle demiştir: [147]قَالُوا أَنُؤْمِنُ لَكَ وَاتَّبَعَكَ الْأَرْذَلُونَ “Bizim sıradan adamlarımız sana uymuşken senin söylediklerine mi iman edeceğiz.”[148]

Allah şöyle buyurur:قُلْ أُذُنُ خَيْرٍ لَّكُمْ يُؤْمِنُ بِاللّهِ وَيُؤْمِنُ لِلْمُؤْمِنِينَ  “De ki: O sizin için hayırlı bir kulaktır. Allah’a inanır ve mü’minlere de inanır.”[149] Yine Yüce Allah şöyle buyurmaktadır: فَقَالُوا أَنُؤْمِنُ لِبَشَرَيْنِ مِثْلِنَا وَقَوْمُهُمَا لَنَا عَابِدُونَ “Dediler ki: Biz, bizim gibi iki insanın söylediklerine mi inanacağız? Hâlbuki onların kavimleri bize kulluk etmektedir.”[150] Diğer bir âyette şöyle buyurur: وَإِنْ لَّمْ تُؤْمِنُوا لِي فَاعْتَزِلُونِ “Eğer benim söylediklerime inanmıyorsanız benden uzak durun.”[151] Eğer: مَا أَنْتَ بِمُصَدِّقٍ لَنَا “Sen bizi tasdik edici değilsin” şeklinde de mânâ verilebilir denilirse, onlara şöyle cevap verilir: “Lâm” harfi ameli zayıf olması halinde bizzat teaddi eden fiiliyle kullanılır. Bu ya onun tehiri ile yahut ism-i fail veya masdar olmasıyla, ya da her ikisinin bir arada bulunmasıyla olur. O bakımdan şöyle denilir: فُلاَنٌ يَعْبُدُ اللهَ وَيَخَافُهُ وَيَتَّقِيهِ “Filan kişi Allah’a ibâdet eder, ondan korkar ve ondan sakınır”.

Diğer taraftan ism-i fail ile zikredilecek olursa şöyle denir:هُوَ عَابِدٌ لِرَبِّهٍ، مُتَّقٍ لِرَبِّهِ، خَائِفٌ لِرَبِّهِ “O rabbi için ibâdet eden, rabbi için takvalı olan ve rabbinden korkan bir kimsedir” denilir. Aynı şekilde: «فُلاَنٌ يَرْهَبُ اللهَ» “Filan kişi Allah’tan korkar” denildiği gibi (aynı anlamda olmak üzere):« هُوَ رَاهِبٌ لِرَبِّهِ» da denilir.

Fiili zikredip, zikredilmesi gereken yerden sonraya bırakılırsa onu “lâm” harfiyle pekiştirmiş oluruz. Yüce Allah’ın şu buyruğunda olduğu gibi: وَفِي نُسْخَتِهَا هُدًى وَرَحْمَةٌ لِلَّذِينَ هُمْ لِرَبِّهِمْ يَرْهَبُونَ “Onun nüshasında Rablerinden korkanlar için hidâyet ve rahmet vardır  (rahmet yazılı idi).”[152] Bir başka yerde de:  فَإِيَّايَ فَارْهَبُونَ”Ve yalnız benden korkun”[153] buyurmaktadır. Bu son buyrukta fiilin kendisi teaddî etmiştir. Önceki buyrukta ise bu “lâm” harfi ile olmuştur. Yüce Allah’ın: «ﻓَإِﻳَّﺎﻯ» buyruğu « فَلِيَ» buyruğundan, bundan önceki «لِرَبِّهِمْ» “Rablerine” ifâdesi, « رَبِّهِم » ifâdesinden daha kâmil bir ifâdedir. Çünkü munfasıl ve mansûb olan zamir “الياء”[154] harf-i cer’i ile mecrûr olmuş bir zamirden daha (az)[155] mükemmeldir, önceki âyette zâhir bir isim (Rab ismi) yer almaktadır. Dolayısıyla onun “lâm” harfi ile pekiştirilmesi mücerret olarak gelmesinden daha uygun ve tam bir anlam ifâde eder. İşte Yüce Allah’ın: إِن كُنتُمْ لِلرُّؤْيَا تَعْبُرُونَ “Şâyet rüyâ tâbir etmeyi biliyorsanız…”[156] buyruğu da bu türdendir. Şöyle de denir: عَبَّرْتُ رُؤْياَهُ “Rüyâsını tâbir ettim”.[157]

‘Tasdik’ kelimesi Kur’ân ve sünnette ve hatta Arap lügatında ‘Haberî Tasdik’i anlatmakla sınırlı kalmış bir kelime değildir. Çünkü bu kelime ‘Amelî Tasdik’ mânâsında da kullanılmıştır. Başka bir deyişle haberin tasdiki onun gereğini yerine getirmekle, yâni onunla amel etmekle olur. Tasdiğin tahkik mânâsına geldiği de olmuştur. Örneğin şu âyette olduğu gibi: ، قَدْ صَدَّقْتَ الرُّؤْيَا وَنَادَيْنَاهُ أَنْ يَا إِبْرَاهِيمُ “Ona, Ey İbrâhîm, diye nidâda bulunarak dedik ki: Sen rüyâyı gerçekleştirdin.”[158] Yâni: Ey İbrâhîm! Sen gerekeni yaparak emri yerine getirdin.[159]

İman kelimesi, anlam yönünden, tasdik kelimesiyle eş anlamlı değildir.[160] Çünkü tanık olunan veya gayb hakkında haber veren her kişiye konuşma dilinde صَدَقْتَ “doğru söyledin” denildiği gibi, كَذَبْتَ “yalan söyledin” de denilir. “Gökyüzü bizim üstümüzdedir” diyen kimseye صَدَقَ “doğru söyledi” denildiği gibi,  كَذَبَ”yalan söyledi” de denilebilir. Fakat “iman” kelimesi, ancak gâibten haber verilmesi durumunda kullanılır.

Konuşma dilinde “güneş battı veya güneş doğdu” cümlelerinde olduğu gibi gözlemlenen bir şey hakkında konuşan kimse için; آمَنَّاه “Ona iman ettik” denilmez ancak ona; صَدَّقْنَاه “Onu tasdik ettik” denir. Konuşanlar, şâhitler ve benzerleri için صَدَّقْنَاهُم “Onları tasdik ettik” denir ve aslaآمَنَّا لَهُمْ  “Onlar için iman ettik” denmez. “İman”, güvenlik demek olan “emn” kelimesinden türetilmiştir. Verdiği haberde emin olarak bilinen bir kişi bir haber verdiği zaman bu kişi için آمَنَّا لَه “Ona inandık” denir. Tıpkı kedisine güvenilen bir kişi gâibten bir haber verdiği zaman “ona inandık” dediğimiz gibi. Bu bakımdan Kur’an-ı Kerîm’de ve başka kitaplarda,  آمَنَّا لَه “Âmenna lehu” (ona inandık) deyimi, ancak bu tür yerlerde kullanılır. Bir şeyin bilinmesi konusunda iki kişinin ortak olması halinde, صَدَّقَ أَحَدُهُمَا صَاحِبَهُ “Birisi ötekini tasdik etti” denilir, fakat ona آمَنَ لَه “Ona inandı” denilmez. Çünkü ikinci şahsın gâib olup da bu konuda birincisine güvenme durumu söz konusu değildir, işte bundan dolayı ibare: فَآمَنَ لَهُ لُوطٌ “Lût ona iman etti”[161] şeklinde gelmiştir.[162]

Lügatte “الإيمان” (el-iman-inanmak) lafzının zıttı “التكذيب” (et-tekzib-yalanlama) değildir. Ancak “التَّصْدِيقُ” lafzının zıttı “التَّكْذِيبُ” dir. Herhangi bir haber getirene “صَدَقْتَ” (sadakte-doğru söyledin) veya “كَذَبْتَ” (kezebte-yalan söyledin) dendiği arap dilinde bilinen bir şeydir. Aynı şekilde صَدَّقْنَاهُ (saddeknâhu-onu doğruladık) veya كَذَّبْنَاه (kezzebnâhu-onu yalanladık) da denir. Her haber getirene آمَنَّا لَه veya كَذَّبْناَه denmez. Aynı şekilde أَنْتَ مُؤْمِنٌ لَهُ (Ente mu’minun lehu – sen ona inanmışsın) veya أَنْتَ مُكَذِّبٌ لَهُ (Ente mükezzibun lehû-Sen onun yalanlayıcısısın) denmez. Bilakis الإيمان (el-iman) lafzının zıttı olarak الكفر (el-küfür) lafzının kullanıldığı bilinen bir şeydir. “Şu kişi mümindir veya kâfirdir” denir.[163]

Küfür kelimesi yalanlama sıfatını izhar etmek için kullanılan özel bir terim değildir. Bir kişi Peygambere: “Ben biliyorum ki sen sözünde sadıksın (doğrusun) fakat ben sana tâbi olacak değilim, tam tersine sana düşmanlık edeceğim, senden buğuz edeceğim, sana muhalefet edeceğim ve senin sözlerine muvafakat etmeyeceğim” derse onun küfrü daha da büyüktür. Mademki الكفر (küfür) kelimesi الإيمان (el-iman) lafzının tam olarak zıttıdır, o halde bu lafız sadece التكذيب (et-Tekzîb-yalanlama) mânâsına gelmez. Bu şekilde imanın sadece tasdik olmadığı ortaya çıkmış oluyor.

Şayet küfür, yalanlamakla, muhalefet etmekle, düşmanlık etmekle, emre uymayı ret etmekle de oluyorsa o halde imanın tasdikle beraber muvafakat etmek, dostluk etmek ve emrin gereğini yerine getirmek gibi mânâlarla gerçekleşeceği gâyet açıktır. Şu halde sadece kalbin tasdik etmesiyle imanın olmayacağını da kabul etmek durumundayız. Dolayısıyla İslâm’da, imanın müsemmâsının bir parçasıdır. Nitekim tasdik ile birlikte emre uymayı kabul etmemek ve inkıyat (emre boyun bükmek)’tan kaçınmak da küfrün müsemmâsının bir parçasıdır. O bakımdan her mü’minin verilen emre teslim olan ve ona bağlanıp ona dayanan bir kimse olması gerekir ki işte bu da ameldir.[164]

Aynı şekilde Resûlüllah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) imanı, kendisine iman edilen şeylerle açıklamıştır denilecek olursa onlara şöyle cevap verilir: Resûlüllah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) iman edilecek şeyleri söz konusu etmekle birlikte kendisine iman edilecek olandan söz etmemiştir. Bu da kendi zâtıdır. Hem ona iman etmek gerekir, hem de onun getirdiklerine iman etmelidir. Getirdiklerine iman etmek sübutu açısından bizim için bir gayb olur ve o bu konuda bize haber vermiş bulunuyor. Bizim, iman ettiğimiz her kayıba itâat etmek gibi bir görevimiz yoktur denemez. Zâtına iman etmemiz gereken makam aynı zamanda itâatini de bize farz kılıyor. Resûlüllah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem)’ın da hem getirdiklerine, hem de kendisine iman etmek gerekir. Bu bilinmesi gereken bir husustur. Aynı şekilde ona itâat etmek Allah’a itâat etmektir. Allah’a itâat etmek de Allah’a imanın kemâlindendir.[165]

Bazı kimseler, imanın asıl olarak lügatte korkunun zıddı olan “el-emn- (güven duymak)” olduğunu, bir kimse için “emîn” denildiği zaman emniyyet ve güvenlik içerisinde olduğunun belirtilmek istendiğini ifâde ederler. Ancak İbn-i Teymiye bütün bu literal yaklaşımların imanın gerçek manasını yansıtamayacağını bunların sadece yardımcı manalar olarak görülmesi gerektiğini ifade eder.[166]

İkinci öncüle gelince; ona şöyle cevap verilir: Eğer “imanın”, “tasdik” ile eş anlamlı olduğu kabul edilecek olursa, onların, “tasdik, ancak kalp veya dille olur” şeklindeki sözlerine iki şekilde cevap verilir:

Birincisi: Böyle bir şey kabul edilemez. Çünkü tam tersine fiillere de tasdik adı verilir. Nitekim sahih bir hadiste Peygamber (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) ‘in şöyle buyurduğu sabit olmuştur: “İki göz zinâ eder, onların zinâsı bakmaktır. Kulak da zinâ eder, onun zinâsı dinlemektir. El de zinâ eder, onun zinâsı tutmak ve dokunmaktır. Ayak da zinâ eder, onun zinâsı zinâya yürümektir, kalp ise bunu temenni eder, arzular. Cinsiyet organı ise bunu tasdik eder veyahut yalanlar.”[167] Hasan Basrî der ki: “İman süslenip bezenmekle, temennilerle olmaz. Fakat iman kalplere yerleşip ve amellerle tasdik edilendir.”[168]…Nitekim Abbas ed-Durî de Hasenü’l-Basrî’den bu mânâda rivayetlerde bulunmuştur: Bize Haccac anlattı, bize Ebû Ubeyde en-Naci, Hasen’in şöyle dediğini rivayet eder:لَيْسَ الإِيمَانِ بِالتَّحَلِّي وَلاَ بِالتَّمَنِّي إِنَّ الإِيمَانَ مَا وَقَرَ فِي القَلْبِ وَصَدَّقَتْهُ الأَعْمَالُ “İman bezenip süslenmekle, temennilerde bulunmakla olmaz. Fakat iman, kalpte yerleşen ve amellerle doğrulanan şeydir.”[169] Her kim güzel bir söz söyler ve sâlih olmayan bir iş işlerse Allah onun o sözünü yüzüne geri çevirir. Her kim güzel söz söyler ve salih amel işlerse, o amel onu yükseltir. Çünkü Yüce Allah şöyle buyurmaktadır: إِلَيْهِ يَصْعَدُ الْكَلِمُ الطَّيِّبُ  وَالْعَمَلُ الصَّالِحُ يَرْفَعُهُ Salih amel onu yükseltir, iyi söz ona yükselir.”[170] Bunu İbn-i Batta iki farklı rivâyetle rivâyet etmiştir.

Hasan Basrî’nin: لَيْسَ الإيمَانِ بِالتَّمَنِّي “İman temenni ile değildir” sözünün anlamı, “iman sözle temenni etmek değildir” demektir. بِالتَّحَلِّي “Bezenip süslenmek”ten kastı ise imanın zâhiren görünen bir elbise gibi olmaması demektir. İmanı süslenip püslenmek olarak görmek kişinin kalbinde imanın hakikati bulunmadığı halde onu tıpkı varmış gibi göstermesi anlamına gelir. Yâni onun izhar ettiği sözle açığa çıkardığı ve süsleyip bezediği şeyler iman değildir. Fakat asıl iman kalpte yer eden ve ameller tarafından tasdik edilendir. Buna göre amel eğer kalpte bir iman varsa onu tasdik eder. Şayet bir kişinin ameli yoksa bu onun kalbinde iman olduğu iddiâsını yalanlar. Çünkü kalpte bulunan iman zâhirde ameli gerektirir. Gereken şeyin (amelin) olmaması gerektiricinin (imanın) da olmayışına delâlet eder.[171]

Muhammed b. Nasr el-Mervezî’nin, isnadinı kaydederek rivâyet ettiğine göre, Abdülmelik Bin Mervan, Said Bin Cübeyr’e mektup yazarak iman konusunda soru sormuştur. Said Bin Cübeyr ona cevap olarak şunları yazmıştır: “Bana iman hakkında soru yöneltiyorsunuz; iman tasdik etmektir; iman bir kulun Allah’ı, meleklerini, Allah’ın kitaplarını, peygamberlerini ve ahiret gününü tasdik etmesidir. Tasdikin mahiyetini soruyorsunuz; Tasdik; kulun Kur’an-ı Kerîm’i tasdik ettikten sonra tasdik ettiği şeylerin gereğini yerine getirmesidir. Kul tasdik ettiklerini yerine getiremiyorsa veya bu konuda kusur içindeyse bu konuda herhangi bir zayıflık içinde oluyorsa yahut sorumlulukları konusunda kusurda bulunuyorsa bu yaptıklarının günah olduğunu fark eder ve Allah’tan affını diler. İşlemiş olduğu günahlardan dolayı da tevbe eder ve asla günahları konusunda ısrarcı olmaz. İşte kulun bu hali onun Allah’ı ve emirlerini tasdik ettiğini gösterir.

Dinin mahiyeti hakkında soruyorsun; din, ibâdet etmektir; çünkü sen, din ehli olan bir kimsenin, o dinin ehlinin ibâdetini terkedip daha sonra da başka bir dine girmemişse onu din ehli olarak göremezsin. O artık dinsiz olmuştur. İbâdetin ne olduğunu soruyorsun; İbâdet, itâattir; Çünkü Allah’ın emrettiği ve nehyettiği hususlarda Allah’a itâat eden bir kimse, Allah’a ibâdet etmeyi tercih etmiş demektir. Şeytana dininde ve amelinde itâat eden bir kimse de şeytana ibâdet etmeyi tercih etmiş demektir. Yüce Allah’ın kusur ve günah işleyen kimseler için; أَلَمْ أَعْهَدْ إِلَيْكُمْ يَا بَنِي آدَمَ أَن لَّا تَعْبُدُوا الشَّيْطَانَ إِنَّهُ لَكُمْ عَدُوٌّ مُّبِينٌ “Ey Âdemoğulları! “Asla Şeytana kulluk etmeyeceksiniz zira o, sizin için apaçık bir düşmandır” diyerek bu konuda sizden söz almamış mıydı? Şeklinde buyurduğunu görmüyor musunuz?[172] Onların şeytana ibâdetleri dinlerinde ona itâat etmelerinden başka bir şey değildi.”[173]

İbn-i Teymiye el-İman adlı eserinde imanın sadece tasdik mânâsına gelmediğini, zahiri amellerin iman mânâsında kullanıldığını vermiş olduğu ayetlerden ve hadislerden ve âlimlerin konuyla ilgili serdettikleri sözlerden olmak üzere birçok farklı örnekte ispatlamaya gayret etmiştir.[174]

İbn-i Teymiye amelin imana dâhil olduğu tezine ilişkin olarak yapmış olduğu delillendirme gayretlerine ayetlerden, hadislerden, sahabe sözlerinden örnekler sunarak devam ediyor:

Esed Bin Musa dedi ki: Bize el-Velid Bin Müslim el-Evzaî anlattı, Evzaî de dedi ki; bize Hasan Bin Atiyye anlattı ve şöyle dedi: “Allah’ın kitabında iman, mânâ olarak amel mânâsına daha yakındır. Yüce Allah şöyle buyurmaktadır: إِنَّمَا الْمُؤْمِنُونَ الَّذِينَ إِذَا ذُكِرَ اللّهُ وَجِلَتْ قُلُوبُهُمْ وَإِذَا تُلِيَتْ عَلَيْهِمْ آيَاتُهُ زَادَتْهُمْ إِيمَانًا وَعَلَى رَبِّهِمْ يَتَوَكَّلُونَ[175] “Mü’minler ancak o kimselerdir ki, Allah anıldığı zaman kalpleri titrer. “Daha sonra onları amele doğru yönlendirmek üzere şöyle buyurmuştur: الَّذِينَ يُقِيمُونَ الصَّلاَةَ وَمِمَّا رَزَقْنَاهُمْ يُنفِقُونَ “Onlar ki, namazı dosdoğru kılar ve kendilerine rızık olarak verdiğimiz şeylerden infak ederler.”[176] Hassan dedi ki: Evzaî’yi şöyle derken işittim: Yüce Allah buyuruyor ki: فَإِن تَابُواْ وَأَقَامُواْ الصَّلاَةَ وَآتَوُا الزَّكَاةَ فَإِخْوَانُكُمْ فِي الدِّينِ وَنُفَصِّلُ الآيَاتِ لِقَوْمٍ يَعْلَمُونَ “Eğer tevbe eder, namazı dosdoğru kılar, zekâtı verirlerse dinde sizin kardeşlerinizdirler.”[177] Allah’a iman edildiği dil ile tasdik edilir ise, imanın tasdik edilmesi de amelle olur.[178]

Ma’mer, Zührî’den naklederek der ki: “Bizler, İslâm ikrârla, iman da amelle olur derdik.” İman dil ile ikrâr ve ameldir ve bu ikisi birlikte olmadıkça iman olmaz. İkisi birlikte olmadıkça diğeri fayda vermez. Hem söylediği sözler, hem de amelleri tartılmayacak hiçbir kimse yoktur. Eğer ameli sözünden daha ağır basarsa, onun ameli Allah’a doğru yükselir. Eğer sözleri amelinden daha ağır basarsa, onun ameli Allah’a doğru yükselmez.” Bunu ayrıca Ebû Amr et-Talaminki, bilinen isnadını da kaydederek, rivayet etmiştir. Muaviye b. Amr dedi ki: “Ebû İshak el-Fezârî’nin el-Evzâî’den rivâyetine göre, o şöyle demiştir: “İman dil ile ikrâr ve vücut azaları ile amel olmadan tam vücûda gelmez. İman dil ile ikrâr ve amel olmadan tam olarak vücuda gelmez. İman, dil ile ikrâr olmadan, amel ise sünnete uygun bir keyfiyet ve niyetle gerçekleştirilmedikçe tam olarak vücûda gelemez.” Selefîmizde yaşayan mü’minler iman ve amel arasında fark gözetmezlerdi. Ameli imandan, imanı amelden bilirlerdi. Değişik dinlerin isimleri nasıl o dinin bütün emirlerine genel bir isim olmuşlarsa iman da bu dinin emirlerini bir arada tutan genel bir isimdir ve onu tasdik edecek olan da ameldir.[179]

Diliyle iman ettiğini söyleyen, dili ile söylediğini kalbiyle tasdik eden, kalbiyle tasdik ettiğini de ameli ile tatbik eden kişi kopması mümkün olmayan sağlam bir kulpa sarılmış demektir. Kim de imanı dili ile ikrâr eder, onu kalbiyle tanır ancak ameliyle imanını tasdik etmezse o, hüsrana uğrayanlardan olmuştur. Bu kaide haleften ve seleften birçok âlim tarafından bilinen ve kabul edilen bir yargıdır. Onlar ameli, dil ile ikrâr edilenin tasdiği olarak görüyorlardı. Nitekim Muaz b. Esed gibi birçoğu bu durumun böyle algılandığını Peygamber (Sallallahu Aleyhi ve Sellem)’den de rivâyet etmişlerdir. Bize Fudayl b. lyad, Leys b. Ebi Süleym’den, o da Mücahid’den naklederek anlattı: Ebû Zerr Peygamber (Sallallahu Aleyhi ve Sellem)’e iman hakkında soru sorunca Hz. Peygamber şöyle buyurmuş: “İman, (dil ile) ikrâr ve amel ile tasdiktir. “Daha sonra Yüce Allah’ın:لَّيْسَ الْبِرَّ أَن تُوَلُّواْ وُجُوهَكُمْ قِبَلَ الْمَشْرِقِ وَالْمَغْرِبِ وَلَكِنَّ الْبِرَّ مَنْ آمَنَ بِاللّهِ وَالْيَوْمِ الآخِرِ وَالْمَلآئِكَةِ وَالْكِتَابِ وَالنَّبِيِّينَ وَآتَى الْمَالَ عَلَى حُبِّهِ ذَوِي الْقُرْبَى وَالْيَتَامَى وَالْمَسَاكِينَ وَابْنَ السَّبِيلِ وَالسَّآئِلِينَ وَفِي الرِّقَابِ وَأَقَامَ الصَّلاةَ وَآتَى الزَّكَاةَ وَالْمُوفُونَ بِعَهْدِهِمْ إِذَا عَاهَدُواْ وَالصَّابِرِينَ فِي الْبَأْسَاءِ والضَّرَّاءِ وَحِينَ الْبَأْسِ أُولَئِكَ الَّذِينَ صَدَقُوا وَأُولَئِكَ هُمُ الْمُتَّقُونَ “İyilik, yüzlerinizi doğu ve batı tarafına çevirmeniz değildir. Asıl iyilik, o kimsenin yaptığıdır ki, Allah’a, ahiret gününe, meleklere, kitaplara, peygamberlere inanır. (Allah’ın rızasını gözeterek) yakınlara, yetimlere, yoksullara, yolda kalmışlara, dilenenlere ve kölelere sevdiği maldan harcar, namaz kılar, zekât verir. Antlaşma yaptığı zaman sözlerini yerine getirir. Sıkıntı, hastalık ve savaş zamanlarında sabreder. İşte doğru olanlar, bu vasıfları taşıyanlardır. Müttakîler ancak onlardır!”[180] âyetini okudu.”

Fudayl, dedi ki: Ebû Zerr bu hadîsi birkaç yoldan rivayet etmiştir. Eğer bu lafız Resûlüllah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem)’a ait ise söylenecek bir başka söze gerek yoktur. Fakat bunu mânâ yoluyla rivâyet etmiş iseler, o zaman bunların (Arapların) dillerinde “ameli ile sözünü tasdik etti” demenin bilinen bir ifâde olduğunu gösterir. Nitekim Şeyhu’l-islâm el-Herevî: “İman bütünüyle bir tasdiktir” der.

Konuya ilişkin ikinci cevap da şu şekildedir: Eğer imanın aslı tasdik ise, namazın özel bir dua, haccın özel bir kast, orucun özel bir imsak oluşu gibi, iman da özel bir tasdiktir. Böyle bir tasdiğin birtakım olmazsa olmazları vardır. Bu olmazsa olmazlar bu terim, isim olarak kullanıldığında müsammâsının kapsamına girmiştir. Bir konunun gerçeklemesinde lazım (gereken) olan şeyin yokluğu, melzûmunun (gerektiricinin) de yokluğu mânâsına gelir. O takdirde aradaki tartışma lafzî bir tartışmadan ibâret olmaktadır.[181] İman, amele tazammum yolu ile mi, delâlet etmektedir yoksa lüzum (gereklilik) yolu ile mi delalet etmektedir?[182] Şimdi de bu konuyu ele alalım.[183]

4.5.            İmanın Amele Delâleti Tazammun (İçerme) Yoluyla mı Yoksa Lüzum Yoluyla mıdır?

İbn-i Teymiye imanın sadece dil ile ikrâr, kalp ile tasdik olamayacağını ve mutlaka amellerle de tasdik edilmesi gerektiğini, bizzat tasdik kelimesinin kapsadığı mânâlar itibarıyla ispat etmeye gayret sarfettikten sonra, tartışılan meselenin sonuçları açısından olaya bakıldığında önemli bir farkın kalmadığını ifâde etmek üzere aşağıda gelecek olan bölümü kaleme almıştır.

İbn-i Teymiye bu bölümde şöyle demektedir: “Bilinmesi gereken hususlardan birisi de şudur: Bu meselede ehl-i sünnet arasındaki anlaşmazlığın büyük bir bölümü lâfzîdir. Bilinmelidir ki; imanın sözden ibâret olduğunu ilk söyleyen kişi olan Hammad b. Ebî Süleyman ve Kûfe ehlinden ona uyanlar bazı fukaha, tıpkı diğer ehl-i sünnet âlimleri gibi günahkâr kimselerin, günahlarından dolayı yerilme ve cehennem azabıyla tehdit edilme kapsamına girdiklerini ittifakla kabul ederler. İmanı dil ile ikrârdan müteşekkil sayan bu âlimler iman ettiğini dili ile ikrâr etmiş olanların imanının tıpkı Cebrail’in imanı gibi kâmil bir iman olduğunu iddiâ etmelerine rağmen diğer taraftan böyle bir imânâ sahip kişilerin amel etmedikleri takdirde cehennemde cezâ göreceklerini de şöyle diyerek ifâde etmişlerdir. “Farz olan amelleri terk etmenin yanısıra haramların da işlendiği bir imanın sahibi yerilmeye ve cezâlandırılmaya müstehaktır. Zaten ehl-i sünnet ve’l-cemaatin dediği de budur.”

Ayrıca şunu da söylerler: “Kebâir” ehlinden cehenneme girecek olanlar da vardır. Nitekim ehl-i sünnetin görüşü de budur.” Fâsık kimselerin iman ehlinden olamayacağını söyleyen sünnet ehline mensup kimseler her ne kadar bunu demişlerse de fasığın cehennemde ebediyyen kalmayacağını ittifakla ifâde etmişlerdir. Dolayısıyla bu dinin fukahası arasında günahkâr kimselerin eğer zâhiren ve bâtınen Resûlüllah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem)’in getirdiklerini ve ondan tevâtür yoluyla gelenleri kabul ediyorlarsa, onlar günahlarından dolayı cezâ tehdidine muhataptırlar. Bunda bir ihtilaf da yoktur. Bunların cehenneme girme olasılığıyla karşı karşıya oldukları, ancak asla orada ebedî olarak kalmayacakları konusunda bir ihtilaf yoktur. Yüce Allah’ın ve Resûlü’nün, günahlarından dolayı cehennemde cezalandırılacaklarını haber verdiği türden kimselerin cehenneme girecekleri, ancak orada ebediyen kalmayacakları ve onların canları mübah kılınmış mürtetlerden sayılmayacakları konusunda da bir ihtilaf yoktur.[184]

Haricîlerle[185] bazı Mûtezilîlerin[186] iddiâ ettikleri gibi Müslümanların günah işlemelerinden dolayı ebediyen cehennemde kalacaklarını söyleyenlerin görüşü doğru bir görüş değildir. Bu fıkhî açıdan doğruluktan çok uzak olan bir iddiâdır. Aynı şekilde: “Biz onlardan herhangi bir kimsenin cehenneme gireceğine dair bir şey bilmiyoruz ve biz bu tür hususlarda görüş belirtmeyiz” diyen Ğulat-ı Mürcie de tersinden yanlışa düşmüşlerdir. Ğulat-ı Mürcie’den[187] bazıları genel olarak bütün günahkârların cehenneme girmeyeceklerini ifâde ettikleri aktarılmıştır.[188]

Kişiyi yaptığı günahtan dolayı mürtet gören ve hırsızın, cânînin, içki içenin ve benzeri günahlar işleyenlerin iman sahibi olmadıklarını belirten Haricîlere şöyle cevap verilir. Peygamber, onları İslâm’dan irtidât etmiş kimseler olarak görmemiş, zinâ edene sopa vurarak, hırsızlık yapanın elini keserek onları cezalandırmayı öngörmüştür. Muhsan[189] bir zânî dışında kimseyi de öldürmemiştir. Muhsan zânîyi bir mürtedin öldürülmesi gibi öldürmüş de değildir. Çünkü mürtet, tevbe etmesi istendikten sonra kılıçla öldürülür. Muhsan zânî ise, tevbe etmesi istenmeksizin taşlarla recmedilerek öldürülür, işte bu şunun delilidir: Peygamber her ne kadar bu kişilerden iman ismini kaldırmış olsa da onları İslâm’dan çıkan mürtetler olarak görmemiştir. Bu kişilerin günahları ortada olsa da onlar asla İslâm’ı izhar edip kalplerinde küfrü saklayan münafıklar gibi değillerdir. Peygamber, cezalandırdığı o kişileri sadece açıktan işledikleri günahlar sebebi ile cezalandırmıştır ve asla onları mürtet olarak görmemiştir.[190]

İbn-i Teymiye’nin amelin, iman mânâsına da geldiğini delillendirmek adına sunmuş olduğu, zinâ eden kişinin zinâ ettiği anda mü’min olamayacağına delâlet eden ve daha önce zikri geçmiş olan hadis, ilk bakışta sanki muârızları için bir delil teşkil ediyormuş gibi görünüyor olabilir. Hadisin “Kişi zinâ ettiği anda mü’min değildir” şeklindeki lafızlarında bulunan “mü’min değildir” lafzının, hadis şarihleri tarafından nasıl şerh edildiğine bakıldığında, şarihlerin genelinin bu ibâreyi “kâmil iman sahip bir mü’min değildir” şeklinde şerh ettikleri görülür. Bu durum, İbn-i Teymiye’nin, kalbinde imanın aslı bulunmakla beraber ameli terkeden kişinin İslam dininden çıkartan bir küfürle kâfir olmayacağı ve amelin sadece imanın kemâl şartı olduğuna dâir yargısını destekler niteliktedir. İbn-i Teymiye’nin bu istidlâlin de görülebileceği gibi onunla bir takım muârızları arasındaki ihtilâf lafzî bir ihtilaf olduğunu düşünüyoruz.

İbn-i Teymiye iman kelimesinin manasıyla ilgili olarak açıklamalarına şöyle devam eder: “İnsanlar, iman ile ilgili olarak yapılan tanımlamalar konusunda ihtilafa düştüler: Acaba lügatte kanun koyucunun gerçek müsemmasının dışına çıkardığı şer’i terimler var mıydı? Yoksa şeriatta terimler lügatteki mânâsı ile sınırlandırılmış mıydı? İnsanlar bu konuda tartışmasına tartışmışlardır ancak doğrusu, kanun koyucu, terimlerin sadece ahkâmını artırmış fakat asıl mânâsına dokunmamıştır. Örneğin âlimler الصلاة والزكاة والصيام والحج (namaz, zekât, oruç ve hac) gibi terimlerin sadece lügat mânâlarında kullanıldığını ancak, bu terimlere ait ahkâmın artırıldığını söylemişlerdir. Onların kastettikleri şey imanın sadece tasdikden mücerret bir şey olduğu yönündedir. Tasdik ise kalp ve lisanda meydana gelir. Üçüncü bir taife ise; kanun koyucunun terimler konusunda örf ehlinin tasarrufuna göre tasarrufta bulunduğunu söylemişlerdir. Farklı kullanımlar lügat açısından bakıldığında mecâzi mânâdadır ve kanun koyucunun örfüne göre ise hakîkî anlama gelmektedir. İşin tahkiki yapılacak olursa işin aslı şudur: Kanun koyucu, ne terimlerin mânâsını değiştirmiş ne de onların mânâlarını başka anlamlara nakletmiştir. Ancak bu terimleri mukayyet olarak kullanmış ve mutlak olarak kullanmamıştır. Bazen de Allah Teâlâ’nın şu âyetlernde olduğu gibi terimlerin eşdeğer anlamlılarını kullanmıştır: وَلِلّهِ عَلَى النَّاسِ حِجُّ الْبَيْتِ “Yoluna gücü yetenlerin o evi haccetmesi, Allah’ın insanlar üzerinde bir hakkıdır”[191] derken burada Allah Teâlâ mahsus bir haccı kastetmiştir ki o da Beyt’in haccıdır. Aynı şekilde:فَمَنْ حَجَّ الْبَيْتَ أَوِ اعْتَمَرَ  “Her kim Beytullah’ı ziyaret eder veya umre yaparsa…”[192] meâlindeki âyette geçen hac terimi bütün kasıtlı çıkılan yolculukları kapsamaz. Fakat lügat mânâsını değiştirmeden lafzın kendisinin delâlet ettiği mahsus bir kastı kapsar.”[193]

4.6.            İman İle Amel Arasındaki Mülâzemet

Gerçek iman kalpte yer eden ve ameller tarafından tasdik edilen imandır. Buna göre eğer kalpte bir iman varsa amel onu tasdik eder. Şayet amel yoksa kalbinde iman olduğu iddiâsı boş bir iddiâya dönüşür. Çünkü kalpte bulunanın amel ile dışa yansıması gerekir. Gereken şeyin (amelin) olmaması gerektiricinin ( kâmil imanın) olmayışına delalet eder.[194]

Burada telâzumdan kastedilen dış yapı ile içyapı arasındaki bağlantıdır ve aynı zamanda birinin diğerine olan etkisidir. Öyle ki, sahih bir imanın vukû bulması için imanın gerektirdiği şeylerin vücut âzâlarına sözlü ve ameli olarak yansıması gerekir. Ne zaman ki, iman, kalpte ortaya çıkarsa hemen orada mümkün olduğu miktar ve şekilde vücut âzâlarına yansıması olur. Zâhirî ameller, bâtında olan inanç için bir gerekliliktir[195] ve ondan ayrılması mümkün değildir. İmanın gerektirdiği ameller eğer yok olursa bu durum bâtında olan imanın yokluğuna delâlet eder. Öyleyse amelin yokluğu imanın yokluğudur. Amelin külliyen yok oluşu bâtının fesâdına delâlet eder.[196] Şeyhu’l-islâm İbn-i Teymiye, iman-amel arasındaki mülâzemeti şöyle açıklamaktadır: “Kalpte Allah’ı tasdik ve ona karşı duyulan muhabbet oluşunca bedenin bu tasdiğin gereği olarak, zahirî sözler ve ameller yapmak suretiyle harekete geçmesi zorunludur. Bedenden sâdır olan sözler ve ameller kalpte olanın mûcibi, delîli ve illetidir. Yine beden ile kâim olan amellerin ve sözlerin kalpte olan imana te’sîri vardır. Bunlardan her biri diğeriyle etkileşim içindedir. Ancak, kalp asıl olandır. Beden, kalbin fer’idir. Fer’ ise aslın uzantısıdır. Asıl olan ise fer’î ile sâbit olur ve kuvvet bulur.”[197]

İbn-i Teymiye’nin yapmış olduğu bu son aklî ve mantıkî tahlil kendi tezine delil olarak getirmiş olduğu en güçlü çözümlemelerden ve delillerdirmelerden biri olarak çok önemlidir. Dikkat edilirse o, bu son tahlilinde nasıl ki kalp olmadan beden sadece ölü bir cüsse olarak kalıyorsa amel olmadan iman da etkisiz bir olgu olarak kalır ve nasıl ki kalpsiz bir beden işe yaramayan bir parça haline dönüşüyorsa amelsiz iman da işe yaramaz, şeklinde bir mesaj vermek istemiştir.

İbn-i Teymiye der ki: Kalpte tasdik ve irâde içerikli tam bir muhabbet gerçekleşince zâhirî amellerin ortaya çıkması zarûrî bir sonuç olur. Kesin bir irâde, tam bir kudret ile birlikte bulunduğunda kast olunan ameller kat’î sûrette vukû bulur. Kudretin ve irâdenin kalpte kâmil olarak bulunmaması durumunda ameller yapılamaz. Şâyet irâde ve kudret tam olarak kalpte bulunuyorsa insanoğlunun seçimine bağlı olarak amelleri yapması gerekli olur… Zuhûr etmesi lâzım olan amellerin yokluğu bâtında bu amellerin yapılmasını gerektirecek olan bir olgunun olmadığını gösterir. Peygamberimizden vârid olan bir hadiste şöyle buyurur: “Dikkat edin, vücutta öyle bir parça vardır ki, şâyet o sağlam olursa vücûdun geri kalanı da sağlam olur; şâyet o, bozuk olursa vücûdun diğer kısımlarını da bozuk olur. Dikkat edin, işte o parça kalptir.”[198] Aynı şekilde Hz. Ömer’in namazda çok hareket yapan birine: “Şâyet, kalp korksaydı vücut âzâları da korkardı”[199] demesi kalp ile azalar arasında bir etkileşimin olduğunu göstermektedir.

Şu âyet meâli de konuya ilişkin ipuçları sunmaktadır: “Allah’a ve âhiret gününe inanan bir toplumun Allah’a ve Resûlü’ne düşman olanlarla dostluk ettiğini göremezsin”.[200] Diğer bir âyette Allah’u Teâlâ şöyle buyrulur: “Eğer onlar Allah’a ve Peygambere ve ona indirilene iman etmiş olsalardı onları (müşrikleri) dost edinmezlerdi.”[201] Başka bir âyet-i kerimede ise şöyle buyrulmaktadır: “Eğer onlar savaşa çıkmak isteselerdi elbette bunun için bir hazırlık yaparlardı.”[202] Kalpte bulunan irâde ve kudret istenen fiili yapmayı gerektirir. Uzak yerlerde yapılacak olan savaşlara çıkmak ancak onun için bir hazırlık yapmakla mümkün olacaktır.[203]

4.7.            Ameli Külliyyen Terk Edenin Durumu

Diğer itikâdî konularda olduğu gibi bu konuda da âlimler arasında çeşitli ihtilaflar olmuştur. Ancak ehl-i sünnetten olan itikâdî mezheplerin hiç biri amelleri terkeden bir Müslümanın İslâm dairesinden çıkarılıp kâfir olarak kabul edileceğini söylemez. İbn-i Teymiye de bir ehl-i sünnet âlimi olarak amelin terkini küfür olarak görmez.

İbn-i Teymiye şöyle der:بُنِيَ الإِسْلاَمُ عَلَى خَمْسٍ  [204] “İslâm beş temel üzerine bina edilmiştir” hadîsi İslâm’ın şartlarının hepsinin birden İslâm’ı ifâde ettiğini haber verir. Sadece iki şehadeti ikrâr etmek İslâma girmiş olmak için yeterli değildir. İşte tıpkı bunun gibi imanın da daha geniş mânâda algınarak gereğinin yerine getirilmesi gerekmektedir. Müslüman sadece genel mânâda iman ettim demekle yetinmemelidir. Bu hadiste sadece kalpte meydana gelen inancın iman için yeterli olmadığını vurgulamak için İslâm’ın beş temel üzerine binâ edildiği ifâde edilmiştir.

Müslümanlar iki şehâdeti getirmeyenin kâfir olarak görüleceği konusunda ittifak halindedirler. Ancak geriye kalan dört ameli terk edenin kâfir olup olmayacağı konusunda ihtilaf etmişleridir. Bizler, ehl-i sünnetin işlenmiş bir günah sebebi ile bir kimseyi kâfir olarak görmediğini ifâde ederken bu terk edilen amellerin zinâ ve içki içmek gibi günahlardan olmaları gerektiğini söylüyoruz. İslâm’ın iki şehâdet dışında temel şartlarından birini terk edenin kâfir olup olmayacağında meşhur bir ihtilaf vardır. İmam Ahmed bu konuda ihtilaf olduğunu söyler. Konuyla ilgili olarak Ahmed’den gelen rivâyetlerden birinde onun beş temel şarttan birini terk edenin kâfir olacağını söylediği ifâde edilir. Bu da Ebû Bekir Mâlik’in ashabından İbn-i Hubeyb gibi bir gurubun tercih ettiği görüştür. İmam Ahmed’den gelen ikinci bir rivâyete göre ise o sadece namazı ve zekâtı terk edeni kâfir saymıştır. Ondan gelen üçüncü bir rivâyete göre ise, o sadece namazı ve zekâtı terk eden bu nedenle de devlet başkanının kendisine harp ettiği kişi kâfir olur. Ondan gelen dördüncü bir rivâyete göre ise, sadece namazı terk eden kâfir olur. Yine ondan gelen beşinci bir rivâyete göre ise, hiç bir ibâdetin terkiyle bir kişi kâfir olmaz.

İmam Ahmed’den gelen bu görüşler selefîn de tanışık olduğu görüşlerdir. Hakem b. Uteybe der ki: “Kim ki bilerek namazı terk erderse kâfir olur, kim zekâtı bilerek terk ederse kâfir olur, kim haccı bilerek terk ederse kâfir olur, kim Ramazan orucunu bilerek terk ederse kâfir olur.” Said b. Cubeyr der ki: “Kim namazı bilerek terk ederse Allah’ı inkâr etmiştir, kim zekâtı bilerek terk ederse Allah’ı inkâr etmiştir, kim Ramazan orucunu bilerek terk ederse Allah’ı inkâr etmiştir.” Dahhâk der ki: “Namaz, zekât olmadan ameller Allaha yükselmez.” Abdullah b. Mes’ud der ki: Kim namazı kılar da zekâtı vermezse onun kıldığı namaz yok hükmündedir.”[205]

Abdullah b. Amru şöyle demektedir: “Kim ki akşamleyin içki içerse müşrik olarak sabahlar, kim de sabahleyin içerse müşrik olarak akşamlar.” İbrâhîm En-Nehaî’ye şöyle dendi: Bu nasıl olur? Dedi ki: “Çünkü içki içtiği takdirde namazı bırakmış olur.” Abu Abdullah el-Ahnes kitabında der ki: “Kim sarhoş edici bir içecek içerse bu onun namazı terk etmesine sebep olur, kim de namazı terk ederse iman dairesinden çıkmış olur.”…

Burada kastedilen şey şudur: Allah’ın Resûlü kimden imanı veya İslâm’ı nefyetmişse mutlaka bu kişi bazı vâcipleri yerine getirmiş olsa da diğer bazılarını terk etmiştir. Bu yüzden sahâbe ve selef şöyle demiştir: Kişide iman ve nifak bir arada bulunabilir. Ebû Davud es-Secistanî şöyle der: Bize Ahmed b. Hanbel bahsetti, ona da Vekî A’meş’ten naklederek bahsetti, ona da Şekîk, Ebi’l- Mikdâm’dan naklederek bahsetti, o da Ebî Yahya’dan naklederek şöyle dedi: Huzeyfe’ye münafığın kim olduğu soruldu. O da şöyle cevap verdi: “Münafık İslâm’ı bildiği halde gereğiyle amel etmeyendir” dedi. Ebû Dâvud der ki: Bize Osman b. Ebî Şeybe, Cerîr’den, o da el-Â’meş’ten, o da Amr b. Merre’den, o da Ebi’l-Bahterî’den, o da Huzeyfe’den şöyle nakletmiştir: Kalp dört kısımdır: Birincisi, üzeri kaplanmış kalp ki, bu kâfirin kalbidir. İkincisi, yüzeysel kalp ki, bu da münafığın kalbidir. Üçüncüsü, içinde yanan bir kandilin bulunduğu açık kalp ki, bu da müminin kalbidir. Dördüncüsü, içinde iman ve nifakın birlikte bulunduğu kalp ki, onda bulunan iman temiz su ile sulanan ağaca benzer. Onun içinde bulunan nifak ise kan ve irinin beslediği akıntıya benzer. Bu sulardan hangisi gâlip gelirse kalbin vasfı odur.”[206] Huzeyfe’nin dile getirdiği bu sözün delîli şu âyettir: “يَقُولُونَ هُمْ لِلْكُفْرِ يَوْمَئِذٍ أَقْرَبُ مِنْهُمْ لِلإِيمَان” Onlar o gün küfre, imandan daha çok yakın idiler.”[207] Bundan önce onlarda imana gâlip gelen bir nifak durumu vardı. Ne zaman ki Uhud harbi zor şartlarda başladı hemen onların kalbi küfre daha çok meyletti ve küfür kalplerinde gâlip hale geldi.

Abdullah b. Mubarek’in Avf b. Ebi Cemîle’den, onun da Abdullah b. Amru’dan, onun da İbn Hind b. Ali b. Ebi Tâlib’den rivâyet ettiğine göre o şöyle demiştir: “İman kalpte bir beyaz nokta olarak belirir. Kişinin imanı artıkça kalbindeki beyazlık da artar. Ne zamanki iman kemâle ulaşır kalp bütünüyle beyazlaşır. Nifak ise kalpte beliren siyah bir lekedir. Kişinin nifakı arttıkça kalbindeki siyah leke de artar. Kişinin nifakı tamamlanınca kalbi de simsiyah kesilir. Allaha yemin olsun ki, mü’minin kalbini yaracak olsanız onun bembeyaz olduğunu görürsünüz. Bir münafığın veya kâfirin kalbini yaracak olsanız onun kalbinin simsiyah olduğunu görürsünüz.”…

Allah Teâlâ bir takım bedevî Araplar için şöyle buyurmuştur: قُل لَّمْ تُؤْمِنُوا وَلَكِن قُولُوا أَسْلَمْنَا وَلَمَّا يَدْخُلِ الْإِيمَانُ فِي قُلُوبِكُمْ “Deki: Siz iman etmediniz, ancak teslim olduk deyin. Zîrâ iman henüz kalbinize girmiş değildir.”[208] Bu âyet bu insanların kalbine imanın hakikatinin girmediğini ifâde ediyor. Ancak kalplerine imanın henüz girmemiş olması, kalplerine imanın hiçbir şubesinin girmemiş olduğunu göstermez. Zinâ edenden ve hırsızlık yapanlardan bu fiili yaptıkları sırada iman nefyediliyor ancak bu durum onlarda imanın hiçbir şubesinin bulunmadığını göstermez…

Bu ayetteki أَسْلَمْنَا (eslemnâ) ibâresinin tefsîri konusunda, seleften bunun kılıç korkusuyla gerçekleşen bir teslimiyet olduğunu söyleyenler olduğu gibi, bunun İslam’a girmek mânâsına geldiğini söyleyenler de olmuştur. Bu açıklamaya göre âyet İslâm’a girmeyi kastetmiştir. Zâhiren Müslüman olmanın içersine münâfıklar ve kalbinde nifak ve İslâm’ı bir arada barındıranlar girmektedir. Bilindiği gibi kalbinde zerre miktarı iman olan herkes cehennem ateşinden çıkacaktır. Ancak kalbi bütünüyle siyahlaşmış ve böylece bütünüyle münafıklaşmış olanlar cehennem ateşinden çıkamayacaklardır. Bu türden insanlar cehennemin en derin yerinde azap göreceklerdir. İşte bu yüzden sahâbîler Allah’ı ve Resûlü’nü yalanlamaktan değil kalplerine nifâğın girmesinden çok korkarlardı. Zîrâ mü’min bir kişi asla Allah’ı ve Resûlü’nü yalanlayamacağını yakînen bilir. Bu yakîniyyet Allah’ı ve Resûlü’nü yalanlamaktan kaçınanların “Biz gerçekten mü’miniz” demelerine bir dayanak oluşturur. Onlar bu sözü söylerken demek istedikleri şey kalplerinde Allah ve Resûlü’nün tastiğinin var olduğudur. Ancak iman sadece tasdikten ibâret değildir.

İmanın olabilmesi için daha önce konusu geçtiği gibi zâhirî amellerle kendisini gösteren kalbî amellerin de olması gerekir. Allah’ı ve Resûlü’nü sevmek imandandır. Allah’ın emrettiklerini sevmek, nehyettiklerinden buğuz etmek ise imanın en önemli gösterge ve meziyyetlerinden biridir. Bu yüzden Peygamber (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) birçok hadîsinde de olduğu gibi şöyle buyurmuştur: “Yapmış olduğu iyi bir amel kendisini sevindiren ve yapmış olduğu bir kötülük ise kendisini üzen bir kişi mü’mindir.” İşte Müslüman olan bu kişi iyiliği sever ve onunla mutlu olur, kötülükten nefret eder ve onu yapması onu üzer. Günah işleyenin yapmış olduğu bu günah o esnâda şehvetinin, imanına, galebe çalmasından olmaktadır. Hâlbuki onda iyiliğe karşı sevgi ve de kötülüğe karşı nefret bâkidir.

Zinâ eden Müslümanın zinâ ettiği anda bu işi nefsinin arzûsuna uyarak yapmaktadır. Eğer onun kalbinde şehveti bertaraf edecek kadar Allah korkusu veya Allah sevgisi olmuş olsaydı zinâ etmeyecekti. İşte bu nedenle Allah Teâlâ Yûsuf (Aleyhi’s-Selam) hakkında şöyle buyurur: كَذَلِكَ لِنَصْرِفَ عَنْهُ السُّوءَ وَالْفَحْشَاءَ إِنَّهُ مِنْ عِبَادِنَا الْمُخْلَصِينَ “İşte ondan kötülüğü ve fenâlığı böylece engelledik. Doğrusu o bizim çok samîmî kullarımızdandır.”[209] Kim ki Allaha olan ihlası tamdır o kişi zinâ etmez. Ancak ihlâsı eksikse bunu yapabilir. İşte zinâ edenden sıyrılıp alınan iman budur. Ancak böyle bir kişiden tasdiğin aslı alınmamıştır. Bu yüzden ona Müslüman denmiş fakat ona mü‘min denmemiştir.[210]

Bir kişi için Allah ve Resûlü ona diğer her şeyden daha sevgili olmadıkça o kişinin gerçek mü‘min olamayacağı naslarla sabittir. Gerçek mü‘min asla şüphe etmez, Allah yolunda malı ve canı ile cihad eder. Allah’ın Resûlü kalbinde iman için gerekli ahvâli taşımayan her kişiden -bu kişi tasdik etmiş de olsa- ondan iman ismini nefyetmiştir. Tasdîk imandandır. Bir kulda tasdîk ile birlikte az da olsa Allah sevgisi ve korkusu olmalıdır ki bu kişi mü’minlerden sayılsın.[211] Tasdik eden bir kişide, az da olsa Allah sevgisi ve korkusu bulunmazsa, o kişinin kalbindeki tasdiği, asla iman mânâsına gelmez. Böyle bir kişinin tasdiği Firavun’un, Yahudîlerin ve İblîs’in tasdiğinden farkı yoktur. Selefin, Cehmiyye’ye verdiği reddiye bu noktada yoğunlaşmaktadır.

El-Humeydî şöyle demektedir: Vekî’in şöyle dediğini duydum: Ehl-i sünnet şöyle der: İman kavil (dil ile ikrâr etmek) ve âzâlar ile amel etmektir. Mürcie; iman, dil ile ikrâr etmektir der. Cehmiye; iman, mârifettir der. Vekî’den gelen başka bir rivâyette “iman mârifettir” demenin küfür olacağı ifâde ediliyor. Muhammed b. Kullâbî der ki: Vekîi’yi şöyle derken işittim: Cehmiyye, Kaderiyye’den daha şerlidir. Yine Muhammed b. Kullâbî der ki: Vekîi şöyle der: İkrar etmenin amel etmek mânâsına geleceğini söyleyen Mürcie’nin bu sözünü söyleyen helak olmuştur. “Niyet eden bir kişinin niyet ettiği ameli yapmasına gerek yoktur, amele niyet etmek yeterlidir” demek küfürdür. Bu sözü de Cehm söylemiştir.

Ahmed b. Hanbel şöyle der: “İşte bütün bu sebeplerden dolayı, (iman dil ile ikrâr vücut âzâları ile amel etmektir) sözü ehl-i sünnetin bir şiârı hâline gelmiştir. Birden fazla âlim tarafından bu konuda icmâ olduğu söylenmiştir. İmam Şafiî’nin (Allah ondan razı olsun) el-Ümm adlı kitabında buna dâir bir icmâdan bahsettiği bize anlatılmıştır. O, kitabında şöyle der: Sahâbiler, Tabiîler ve onların ardından gelenlerden yetiştiklerimiz arasında imanın, dil ile ikrâr, vücut âzâları ile amel ve kalp ile tasdik olduğu konusunda icmâ vardır. Bunlardan biri aslâ diğerinin yerini tutmaz. Biri olmadıkça diğeri gerçekleşmez.[212]

İbn-i Teymiye’nin bu açıklamalarından onun büyük günah işleyeni günahkâr saydığı ve aslâ kâfir saymadığı ve bu yönüyle onun ehl-i sünnet çizgisinde bulunduğu ortaya çıkmaktadır.

İmam-ı Âzam Ebû Hanîfe (Allah rahmet eylesin) el-Fıkhu’l-Ekber adlı kitabında şöyle der: Büyük veya küçük bir günah işleyen bir Müslümanı işlediği bu günah sebebiyle, o bu günahı helal görmedikçe tekfir edemeyiz, onu iman isminden soyutlamayız ve onu Müslüman olarak isimlendiririz. Günah işleyen Müslümanın fâsık olması mümkündür ama kâfir olarak isimlendirilmesi mümkün değildir.”[213]

Nûreddin es-Sabûnî şöyle demektedir: Ehl-i sünnet der ki: Kim ki küfür haricinde başka bir büyük günah işlerse o kişi kâfir veya münâfık sayılmaz veya İslâm’dan çıkartılmaz. Böyle bir kişi tevbe etmeden ölürse Allah bu kişiyi ya bir şefaatçinin şefaatiyle veya fazlı keremiyle af eder, ya da onu günahı miktarınca cezalandırır ve daha sonra onu kesinlikle cennete sokar.

Daha önce de ifâde etmiş olduğumuz gibi büyük günah işleyen kişi Hâricîlere göre kâfir olur, Mûtezileye göre ise imandan çıkar ancak küfre girmez ve tevbe etmeden ölürse ebediyyen cehennemde kalır. Hasanü’l-Basrî, büyük günah işleyenin münâfık olduğunu söylerdi, ancak daha sonra bu sözünden dönmüştür. Mürcie ise şöyle der: “Küfür olduktan sonra itâatin fayda vermeyeceği gibi iman olduktan sonra günah insana zarar vermez.”[214] Bu söz ehl-i sünnet âlimlerince kabul edilmemiş ve çokça eleştirilmiş bir sözdür.

İbn-i Teymiye şöyle demektedir: İshâk der ki: Öğle namazını, kasten öğlenin vakti çıkıp akşam girene kadar, akşamı da gece yarısına kadar terk eden bir kimse, Allah’ı inkâr eden bir kâfir olur. Üç gün süreyle tevbe etmesi istenir. Geri dönmeyecek olursa ve namazı terk etmek küfür olmaz diyecek olursa, boynu vurulur. Eğer namaz kılar ve bunu söyleyecek olursa, bu bir içtihat meselesi kabul edilir. Ayrıca der ki: Onlardan sonra bizim asrımızda bulunan ilim adamları da açıkladığımız şekilde onlara uymuştur. Cemaatten uzaklaşıp değişik hevâ ve hevese uyanlar müstesnâdır. Bunlar ise cemaatten uzaklaştıkları için Allah’ın kendilerine ehemmiyet vermediği bir topluluktur.[215]

4.8.            İbn-i Teymiye’ye Göre Amelin İmandan Cüz Olduğunun Aklî ve Naklî Bazı Delilleri

Araştırmamızın bu aşamasına kadar sunulan bütün başlıklar ve bu başlıklar altında sunulan bilgiler İbn-i Teymiye’nin bu konuyla ilgili sunmuş olduğu delillerle doludur. Bu başlıkta sunulan bu delillerin sadece bir özetidir.

İbn-i Teymiye’ye göre iman kalp ile tasdik, dil ile ikrâr vücut âzâları ile amel etmek olduğunu, iman etmenin amel etmeyi gerektirdiğini ve amelin imandan bir cüz olduğunu daha önce ifâde etmiştik. Şimdiye kadar ele almış olduğumuz konu başlıklarında İbn-i Teymiye’nin konuyla ilgili olarak getirmiş olduğu delilleri ele aldık. Şimdi bu delilleri, özet olarak maddeler halinde sunmak istiyoruz. İbn-i Teymiye’nin amelin imandan bir cüz olduğu iddiâsına ilişkin olarak yapmış olduğu açıklamaları ve sunmuş olduğu aklî delilleri on bir maddede toplamak mümkündür:

  1. İbn-i Teymiye, amel etmeyenin hiçbir şekilde kâfir olmayacağını söylemiştir. O, imanın tarifini yaparken şöyle demiştir: Ehl-i sünnet ve’l-cemaata göre iman söz ve ameldir. Kitap ve sünnet buna delâlet etmektedir. Selef bu konuda icmâ etmiştir. İkrar, Allah’ı ve Resûlü’nü her konuda tasdik etmektir, amel ise ikrârın tasdiğidir. Şâyet bir kul ameli bütünüyle terk ederse mü’min değildir.[216] Kişinin kendisiyle mü’min olduğu söz ise özel bir sözdür ki, o da iki şehâdettir. Amel ise namaz vs ibâdetlerdir… Dinin hakikati itâat ve boyun bükmektir. Bu sadece sözle değil aynı zamanda fiille olur. Kim ki Allah için hiçbir şey yapmamış olursa o kişi Allah’ın dinini din olarak edinmemiştir ve her kim de Allah’ın dinini din olarak edinmezse o kâfirdir.

  2. İlim ve kudret sahibi olduğu halde vücut âzâları ile amel yapmamak ancak kalbinde nifak ve hınzırlık olan biri için söz konusu olur. Hakîkî iman eden biri için amel yapmamak söz konusu bile olamaz.

  3. Bir kişi özellikle Muhammed (Sallallahu Aleyhi Ve Sellem)’in yapılmasını emir buyurduğu işleri yapmadıkça Allah ve Resûlü’ne iman etmiş olmaz.

  4. Vücut âzâları ile hiçbir şekilde amel yapılmazsa kalpte iman kalmaz.

Lazımî ve zahirî olanın yok olması bâtındaki melzûm (gerekli olan)’un yokluğuna delâlet eder.[217] Bu söz, bu konudaki ihtilafın semerisi durumundadır. İhtilafın neticesi bu noktada kendisini göstermektedir. İbn-i Teymiye hiç amel etmeyenin imânının olmayacağını söylerken muhâlifleri hiç amel etmeden de mü’min olunabileceğini savunmuşlardır. İbn-i Teymiye Allah’a karşı sevgi beslemek ve O’ndan korku duymak gibi kalbî amelleri az miktarda da olsa yapanları, amelleri bütünüyle terkeden insanlardan istisnâ ederek bu gibi kişilerin mü’min olduklarını ifâde eder. Zîrâ onlar en azından kalbî amellerden bir kısmını yapmışlardır. Son asrın Hanbelî âlimlerinden olan Muhammed b. Salih Useymin’e, İbn-i Teymiye’nin “iman, kalpte istikrâr bulup amelle tasdik edilen bir şeydir ve amel yapmak da kalpte iman olduğunun göstergesidir. Eğer amel olmazsa kalpte iman olduğu iddiâsı yalandır. Zira kalpte olan iman, zâhirde amel etmeyi gerektirir. اِنْتِفَاءُ اللَّازِمِ يَدُلُّ عَلَى انْتِفَاعءُ الملْزُومِ (Gerekli olan şeylerin yokluğu onu gerektiren şeylerin yokluğuna delâlet eder)” sözlerinin ne mânâya geldiği soruldu. O, bu soruya şöyle cevap verdi: Şeyhin bu sözü gâyet açıktır. Bu sözün aynısı Hasanü’l-Basrî (r.a.)’den de rivâyet edilmiştir. Hasenü’l-Basrî şöyle der: “أَنَّ الإِيمَانَ لَيْسَ بِالتَّمَنِّي وّلاَ بِالتَّحَلِّي وَلَكِنَّ مَا وَقَرَ فِي القَلْبِ وَصَدَّقَتْهُ الأَعْمَالُ “İman temennilerle, süslü sözlerle ile meydana gelecek bir şey değildir. Ancak o, kalpte karar kılıp amellerin tasdik ettiği şeydir.” Bu gerçek, Peygamber (Sallallahu Aleyhi ve Sellem)’in sözünde de açık olarak dile getirilmiştir: أَلاَ وَإِنَّ فِي الجَسَدِ مُضْغَةً إِذَا صَلَحَتْ صَلَحَ الجَسَدُ كُلُّهُ أَلاَ وَهِيَ القَلْبُ”[218] “Dikkat edin vücutta öyle bir et parçası vardır ki şâyet o sağlıklı olursa bütün vücut sağlıklı olur, o bozuk olursa bütün vücut bozuk olur. Dikkat edin o, kalptir.” Şâyet kalpte iman varsa mutlaka onun gereği olan amel vücut âzâlarında belli olur.[219]

  1. Bedene yansıması olmadan imanın kalpte var olduğunu iddiâ etmek aklen caiz değildir.

  2. Ehl-i sünnet ve selef mezhebine göre bâtınında iman olan birinde mutlaka itâat ortaya çıkacaktır.

  3. Görüntüde amel yoksa kalpte tam bir imanın bulunduğunu iddiâ etmek aklen mümkün değildir.

  4. Vücut âzâları ile amel yoksa imanın kalpte olacağını tasavvur etmek aklen mümkün değildir.

  5. Zahiri vâciplerin terki kalpte olması gerektiği düşünülen imanın yokluğuna delâlet eder.

  6. İslâm’da İtâatın Aslını Zâhiren Yerine Getirmek Gerekir

İsmail İbn-i Kesîr el-Kureşî imanı, İbn-i Teymiye’nin tarifine uygun bir şekilde târifle târif ederek kalbin ameli hakkında şunları söylüyor: “Bir kişinin Peygamberin getirdiği emirlerin hak olduğunu bilmesi ona iman etmiş olması mânâsına gelmez. Çünkü böyle bir kişi sadece mârifet sahibidir, mârifet sadece kalbin amelidir. İman ise hem kalbin hemde âzâların amelidir. Amel ise insanın hakkı yerine getirmesi ve ona boyun bükmekmesir.”[220]

İbn-i Teymiye’nin amelin imandan olduğuna dâir sunmuş olduğu delillerden biri de İblis’in bir kez Âdem’e secde etme emrine itâat etmemesi ile ilgili olarak Allah (c.c.)’ın indirmiş olduğu âyetlerdir. Söz konusu âyetleri serdeden İbn-i Teymiye şöyle der: Burada acaba İblis bu iteatsizliği ile Rabbini inkâr mı etmiştir? Tabiki hayır, O’nu inkâr etmemiştir. Onun Rabbini inkâr etmediğini şu ayetlerden anlamak mümkündür: Allah Teâlâ İblis’in dilinden hikâyeyle şöyle buyurur: رَبِّ بِمَا أَغْوَيْتَنِي “Rabbim, beni azdırmânâ karşılık olarak…”,[221] sonraki âyette: رَبِّ فَأنْظِرْنِي إِلَى يَوْمِ يُبْعَثُونَ “Yeniden dirilecekleri güne kadar bana mühlet ver.”[222] Bu âyetlerden İblis’in Allah’ın kulu olduğuna ve yeniden diriltilmeye iman ettiği anlaşılıyor. İblis, Allah’ın peygamberlerinden birini inkâr etmiş midir? Onun, Allah’ın izzeti adına yemin edereken onun hükümranlığından bir şeyi inkâr ettiği düşünülebilir mi? Onun küfrü kendisine yapması emredilmiş olunan bir secdeyi yapmaktan geri durması değil miydir?

İbn-i Teymiye, ameli imandan sayanların sundukları delillerle ilgili olarak şöyle demektedir: Onlar, Âdem’in iki oğlunun Mâide sûresi 27 ila 30. âyetler arasında yer alan şu kıssa ile de delil getirmişlerdir: وَاتْلُ عَلَيْهِمْ نَبَأَ ابْنَيْ آدَمَ بِالْحَقِّ إِذْ قَرَّبَا قُرْبَانًا فَتُقُبِّلَ مِن أَحَدِهِمَا وَلَمْ يُتَقَبَّلْ مِنَ الآخَرِ “Hani birer kurban takdim etmişlerdi de birisinden kabul edilmiş, diğerinden ise kabul edilmemişti.”[223]فَأَصْبَحَ مِنَ الْخَاسِرِينَ  “Böylece hüsrana uğrayanlardan oldu”[224] Adem’in kurbanı kabul edilmeyen oğlu Rabbini inkâr etti mi? Rabbi için kurban kesen birinin Rabbini inkâr ettiği düşünülebilir mi? O kişi Allah’ın dinlemeyerek kardeşini öldürdüğünde mü’minlerden mi sayılmıştır? Yine şu ayetle de delil getirmişlerdir:   إِنَّمَا يُؤْمِنُ بِآيَاتِنَا الَّذِينَ إِذَا ذُكِّرُوا بِهَا خَرُّوا سُجَّدًا وَسَبَّحُوا بِحَمْدِ رَبِّهِمْ وَهُمْ لَا يَسْتَكْبِرُونَ  “Fakat Bizim âyetlerimize iman edenler onlardır ki, (âyetlerimiz) zikredildiği zaman (hemen) secde ederek yere kapanırlar, Rab’lerini hamd ile tesbih ederler ve onlar kibirlenmezler.”[225] Âyette “Onlara Allah’ın âyetleri hatırlatıldığında onlar bunu sadece kalpten tasdik ettiler” denmiyor. Bilakis dâvet edildikleri işleri secde ederek amel sahasına döktükleri belirtiliyor. Başka bir âyette Allah şöyle buyurur: الَّذِينَ آتَيْنَاهُمُ الْكِتَابَ يَتْلُونَهُ حَقَّ تِلاَوَتِهِ أُوْلَئِكَ يُؤْمِنُونَ بِهِ وَمَنْ يَكْفُرْ بِهِ فَأُوْلَئِكَ هُمُ الْخَاسِرُونَ “Kendilerine kitap verdiğimiz kimselerden bazısı onu, hakkını gözeterek okurlar. Çünkü onlar, ona iman ederler. Ama her kim onu inkâr ederse, işte gerçekten zarara uğrayanlar onlardır.”[226] Yâni Allah burada müminlerin okuduklarına en güzel şekilde tâbi olacaklarını söylemektedir.

Şâyet “amelin, Allah’a, meleklerine, kitaplarına, Resûllerine iman etmeye dâhil olduğunu açıklayan sahih sünneten deliller var mıdır” denirse onlara şöyle cevap verilir: Evet, sünnetin ve eserlerin geneli bunu dillendirmektedir.[227] Vefd Abdu’l-Kayyis’in hadîsi bu hadislerdendir. Daha önce kitabımızda geçtiği gibi Muhammed b. Nasr, Gurre b. Halid’in Ebû Hamze’den, onun da İbn-i Abbas’tan rivâyet ettiği hadiste Peygamber (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) şöyle buyurur: آمُرُكُمْ بِالإِيمَانِ بِاللهِ وَحْدَهُ؛ ثُمَّ قَالَ:هَلْ تَدْرُونَ مَا الإِيمَان بِاللهِ وَحْدهُ؟ قَالوُا: اللهُ وَرَسُولُهُ أَعْلَمُ، قَالَ: شَهَادَةُ أَنْ لاَ إِلَهَ إِلاَّ الله وَأَنَّ مُحَمَّدًا رَسُولُ اللهِ وَإِقَامُ الصَّلاَةِ وَإِيتَاءِ الزَّكَاةِ وَصَومُ رَمَضَانَ وَأَنَّ تُعْطُوا خُمُسَ مَا غَنِمْتُمْ. “Yalnızca Allaha iman etmenizi emrederim. Daha sonra şöyle dedi: Siz yalnızca Allah’a iman etmek ne demektir bilir misiniz? Dediler ki: Allah ve Resûlü daha iyi bilir: Dedi ki: Yalnızca Allah’a iman etmek demek; Allah’tan başka hak ilah olmadığına, Muhammed’in O’nun Resûlü olduğuna iman etmeniz, namazı kılmanız, zekâtı vermeniz, ramazan orucunu tutmanız ve elde ettiğiniz ganimetlerin beşte birini vermenizdir.” Muhammed b. Nasr, amellerin imandan olduğunu gösteren daha birçok hadis zikretmiştir…[228]

Ebû Abdullah Muhammed b. Nasr daha sonra şöyle demiştir: Arkadaşlarımızلاَ يَزْنِي الزَّانِي حِينَ يَزْنِي وَهُوَ مُؤْمِنٌ  “Zinâkar kişi zinâ ettiği anda mü’min olarak zinâ etmemiştir” ifâdesinin tefsirinde ihtilafa düşmüşlerdir. Onlardan bazıları, zinâkârdan zinâ ettiği anda iman isminin kendisinden düşeceğini ancak bu kişinin İslâm’dan çıkarılamayacağını ve İslâm isminin kendisinden düşmeyeceğini söylemişlerdir. Onlar, iman ve İslâm kelimelerinin anlamlarının farklı olduğunu söyleyerek şöyle demişlerdir: Şayet kişi zinâ ederse o anda mü’min değildir, ancak müslimdir. İman ile İslâm arasında fark olduğunu beyan etmek için de şu ayeti delil getirmişlerdir:  قَالَتِ الْأَعْرَابُ آمَنَّا قُلْ لَّمْ تُؤْمِنُوا وَلَكِن قُولُوا أَسْلَمْنَا وَلَمَّا يَدْخُلِ الْإِيمَانُ فِي قُلُوبِكُمْ وَإِن تُطِيعُوا اللَّهَ وَرَسُولَهُ لَا يَلِتْكُم مِّنْ أَعْمَالِكُمْ شَيْئاً إِنَّ اللَّهَ غَفُورٌ رَّحِيمٌ Bedevîler «inandık» dediler. De ki: Siz iman etmediniz, ama «boyun eğdik» deyin. Henüz iman kalplerinize yerleşmedi. Eğer Allah’a ve elçisine itâat ederseniz, Allah işlerinizden hiçbir şeyi eksiltmez. Çünkü Allah çok bağışlayan, çok esirgeyendir.”[229] İman daha özel bir mânâ taşır. Tevhid amel ile birlikte bulunursa o kişinin imanı sâbit olur. İslâm ise daha geneldir. Küfür milletinden çıkıp tevhid inancına kavuşmakla sâbit olur. Bu duruma Sa’d b. Ebî Vakkâs’ın hadîsi de delil olmaktadır. Sa’d şöyle der: “Allah’ın Resûlü zaman zaman bazı kişilere mal verirken, diğer bazılarına hiçbir şey vermediği olurdu. Dedim ki: Ey Allah’ın Resûlü! Felan ve felan kişilere verdin de, felan kişi mü’min olduğu halde ona vermedin. Allah’ın Resûlü (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) şöyle cevap verdi: “Veya Müslüman”. Bu kişi sorduğu soruyu üç kez sordu ancak Allah’ın Resûlü (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) “veya Müslüman” diyerek üçüncü kez de aynı cevâbı verdi ve şöyle devam etti: Ben bazı kişilere yüzüstü cehenneme düşmesinler diye mal veririm, diğer bazılarına da vermem. Hâlbuki onlar bana kendilerine mal verdiklerimden daha sevimlidirler.” Zührî şöyle der: “Bu hadisten anlamaktayız ki İslâm kelimedir, iman ise ameldir.”

Muhammed b. Nasr şöyle demektedir: Ameli imandan görenler “Ben istisnâsız mü’minim” diyerek kendisinin iman ettiğine şahitlik yapan birine Abdullah b. Mes’ûn’dun reddiye vermesini de delil olarak getirmişlerdir.[230] İbn-i Mes’ûd’un ondan sonra gelen ashabı da aynı reddiyeyi vermişlerdir. Kûfe ülemâsı bu konuda çok emek vermiştir. Onlar Ebû Hureyre’nin hadîsi ile savundukları tanıma delil getirmişlerdir: يَخْرُجُ مِنْهُ الإيمَانُ فَإِنْ رَجَعَ رَجَعَ إِلَيْه “Ondan iman çıkar, şâyet hatasından dönerse imanı da ona döner.” Bu hadise benzeyen diğer hadisleri de delil olarak zikretmişlerdir.

Ebû el-Hasen ve Muhammed b. es-Sîrîn’den rivâyet edilen haberleri de delil olarak saymışlardır… Muhammed b. Câfer’e Peygamber (Sallallahu Aleyhi ve Sellem)’in şu sözünün mânâsı soruldu: لاَ يَزْنِي الزَّانِي حِينَ يَزْنِي وَهُوَ مُؤْمِنٌZinâkâr kişi zinâ ettiği anda mü‘min olarak zinâ etmez.” Ebû Câfer, büyük bir daire çizerek; “İşte bu İslâm’dır” dedi. Daha sonra bu büyük dâirenin ortasına daha küçük bir daire çizerek “Bu da imandır” dedi. Daha sonra devamla; “iman eden kişi zinâ ettiği veya hırsızlık yaptığı anda iman dairesinden çıkarak İslâm dairesine girer” dedi. Allah’ın inkâr dışında başka bir şey kişiyi İslâm dairesinden çıkarmaz dedi. Yine Hz. Peygamberden gelen başka rivâyetlerle de bu iddiâlarını delillendirmişlerdir: Peygamber şöyle buyurur: أَسْلَمَ النَّاسُ وَآمَنَ عُمَرو بْنِ العَاصِ “İnsanlar Müslüman oldular ancak Amr b. el-Âs mü’min oldu.”…

Hammâd b. Zeyd’in iman ile İslâm’ı birbirinden ayırdığı zikredilir. O, imanı özel, İslâm’ı ise genel bir durum olarak değerlendirmiştir. Muhammed b. Nasr der ki: İşte bizim için bu önemli şahsiyetlerde alınacak çok örnekler ve önderlikler vardır. Konuyla ilgili naslara paralel görüş beyan eden bu örnek insanların durumları bizim için önemlidir. Şöyle ki; Allah Teâlâ, mü’min ismini senâ, tezkiye, meth ismi olarak bu ismi hak edenlere cenneti vacip kılmıştır: Allah şöyle buyurur: وَكَانَ بِالْمُؤْمِنِينَ رَحِيمًا “Allah mü’minlere karşı çok bağışlayıcıdır.”[231]تَحِيَّتُهُمْ يَوْمَ يَلْقَوْنَهُ سَلَامٌ وَأَعَدَّ لَهُمْ أَجْرًا كَرِيمًا “Kendisine kavuştukları gün, Allah’ın onlara iltifatı, «selâm» dır. Allah onlara çok değerli mükâfat hazırlamıştır.”[232]وَبَشِّرِ الْمُؤْمِنِينَ بِأَنَّ لَهُم مِّنَ اللَّهِ فَضْلًا كَبِيرًا “Allah’tan büyük bir lütfa ereceklerini müminlere müjdele.”[233]أَكَانَ لِلنَّاسِ عَجَبًا أَنْ أَوْحَيْنَا إِلَى رَجُلٍ مِّنْهُمْ أَنْ أَنذِرِ النَّاسَ وَبَشِّرِ الَّذِينَ آمَنُواْ أَنَّ لَهُمْ قَدَمَ صِدْقٍ عِندَ رَبِّهِمْ “İçlerinden bir adama: İnsanları uyar ve iman edenlere, Rableri katında onlar için yüksek bir doğruluk makamı olduğunu müjdele, diye vahyetmemiz insanlar için şaşılacak bir şey mi oldu ki!”[234]يَوْمَ تَرَى الْمُؤْمِنِينَ وَالْمُؤْمِنَاتِ يَسْعَى نُورُهُم بَيْنَ أَيْدِيهِمْ وَبِأَيْمَانِهِم “O gün, mümin erkeklerle mümin kadınları görürsün ki ruhları (sâlih amelleri) önlerinden ve sağlarında koşuyordur.”[235]اللّهُ وَلِيُّ الَّذِينَ آمَنُوا يُخْرِجُهُمْ مِّنَ الظُّلُمَاتِ إِلَى النُّوُرِ  “Allah iman edenlerin dostudur. Onları karanlıktan aydınlığa çıkarır.”[236]وَعَدَ اللّهُ الْمُؤْمِنِينَ تَجْرِي مِن تَحْتِهَا الأَنْهَارُ وَالْمُؤْمِنَاتِ جَنَّاتٍ “Allah mümin erkeklere ve mümin kadınlara altlarından ırmaklar akan cennetler vadetmiştir.”[237]

Muhammed b. Nasr şöyle devam eder: Allah büyük günah sahiplerine cehennemi vâcip kılmıştır. Bu da büyük günah işleyenden iman isminin zâil olacağını gösteriyor. Allah’ın İslâm isminin üzerine tatbik edildiği hiçbir kimseye cenneti vâcip kıldığı görülmemiştir. Bu da göstermektedir ki; büyük günah işleyen için İslâm ismi sabit kalırken iman ismi ondan zâil olmuştur.[238]

4.9.            İmanı Amelden Bir Cüz Saymayanların Sundukları Bazı Deliller

Her ne kadar konumuz sadece İbn-i Teymiye’nin iman-amel ilişkisindeki görüşleri olsa da çok kısa olarak da olsa imanla amelin farklı şeyler olduğunu iddiâ edenlerin kendi görüşlerinin doğruluğunu ispat etmek için başvurduğu bazı delileri sunmak yerinde olacaktır.[239]

Meymun Muhammed b. en-Nesefî (Ebu’l-Muîn en-Nesefî) imanı amelden biz cüz saymayan âlimlerden biridir. O, Tabsıratü’l-Edille adlı eserinde bu görüşünü destekleyen bazı deliller sunmuştur: İmanın amel ile artacak olduğunu söyleyenlerin başında gelmesi gereken bazı insanlar, -kendilerinden beklenenin tersine- ameli imandan saymışlardır. Onlar amellerin hepsini iman olarak tanımlayınca zorunlu olarak hiç kimsenin kâmil iman taşımaması gerekmektedir. Zira hiç kimsenin amellerin bütününü yerine getirmesi mümkün değildir. Tamamlanmamış bir şeyin artması ise tasavvur dahi edilemez. Yapılan her amel imandandır. Ancak ibadetin iman ile olan ilişkisinden dolayı kişinin imanını artıracağını savunmak mümkün değildir. İbadetler imanı değil itâati artırır. Ziyâde olan bir şey sonu olan bir şeyin üzerine bina edilebilir. Sonu olan şeyin sonu geldikten sonra üzerine ziyade yapılabilir. Ancak sonu olmayan bir şeyin üzerine ziyâde binâ edilmesi mümkün değildir. İmanın itâatle artabileceğini söyleyen bir kişi; “Başta bütün herkesin imanı noksandır. Bu iman yapılan her itâatle artar. Her kimin itâati çoksa onun imanı çoktur” şeklinde bir iddiâda bulunursa ona şöyle cevap verilir: “Öyleyse bu iddiânıza göre imanın kemali tasavvur edilemez ve her peygamberin imanı nâkıstır.”

Biz imanın tasdik olduğunu ifâde ediyoruz. Yapılan ameller mânâ olarak itâat ve ibâdet terimlerine karşılık gelir ve aslâ iman terimine karşılık gelmez. İtaat ve ibâdet yapılınca aralarında mânâ ortaklığı olan amelleri artırır ve asla aralarında mânâ ortaklığı olmayan imanı artırmaz. Amellerin artırılması imanı değil itâati ve ibâdeti artırır. Örneğin bir evin içinde on erkek olsa ve sonradan bu eve bir kadin girmiş olsa onun girişi evin içindeki şahısların adedinî artıracak fakat erkeklerin adedinî artırmayacaktır. Şayet herhangi biri kadının girişiyle şahısların adedi artmıştır derse doğru demiştir. Ancak erkeklerin adedi artmıştır derse doğru dememiştir. İşte bunun gibi amelin artması itâati artıracak ve imanı artırmayacaktır.[240] Hatırlatmak gerekir ki en-Nesefî Tabsıratü’l Edille fî Usûli’d-Dîn adlı eserinde konu ile ilgili daha geniş bilgiler sunmuştur.[241]

 

SONUÇ

İman mefhumuyla ilgili olarak Ehl-i sünnet çizgisinde olan âlimlerin görüşlerini üç ana grupta toplamak mümkündür. Bunlardan ilki imanın kalp ile tasdik, dil ile ikrâr, vücut âzâlarıyla amel etmek olduğunu savunurken ikinci grup ise imanın sadece kalp ile tasdik, dil ile ikrâr olduğunu öne sürer. Ehl-i sünnetin ekseriyeti bu iki gurubun yolunu takip etmektedirler. Üçüncü bir grup daha vardır ki, onlar da imanın sadece kalp ile tasdik olduğunu savunmuşlardır.

Ameli imandan bir cüz sayan yaklaşım hiçbir amelin terkini veya haramların işlenişini mutlak bir küfür olarak görmemiştir. Onlara göre ameli terk eden sadece imanın fer’îni terk etmiştir ve kalbinde tasdik olduğu müddetçe o kişide imanın aslı vardır ve bu kişi asla kâfir sayılmaz. “Amel imandan bir cüz değildir” diyenler ise amel olmadan cehennemden kurtuluşun olamayacağını ve cennetin hak edilemeyeceğini böyle bir kişinin fâsık olarak değerlendirileceğini savunurlar. Dolayısıyla bu ihtilafın semeresi aynıdır diyebiliriz.

Bütün bu farklı grupların ortaklaşa kabul ettikleri şey ise amel etmeden cennetin hak edilemeyeceği ve cehennem ateşinden kurtulunamayacağı gerçeğidir. Durum bu olunca bu ihtilafın ahirete müteallik olan sonuçları bakımından bir ittifak gözlemlenmektedir denebilir. Bu ihtilafı sonucu itibarıyla değerlendirdiğimizde, bunun büyük oranda lafzî bir ihtilaf olduğu şeklinde bir değerlendirme yapmamız mümkün olabilmektedir. Bu itibarla diyebiliriz ki; getirdikleri tanımlar bakımından farklı gibi görülen bu iki yaklaşımın taraftarları arasında aslında büyük farklar yoktur ve bu iki tarafı birbirlerine zıt kutuplar olarak görmek oldukça yersiz bir tutum olacaktır.

Yapılan bu araştırmada incelenen eserlerdeki üslûbu dikkate aldığımızda, daha önce de vurgulandığı gibi, İbn-i Teymiye’nin farklı görüşte olan âlimlere cevap verirken kullanmış olduğu üslûbun mutedil bir üslûp olduğu söylenebilir. O, daha çok kişileri değil onların getirmiş oldukları delilleri ele almış ve bu delilleri çürütecek karşı deliller sunma gayretinde olmuştur.

İbn-i Teymiye, ameli imandan bir cüz olarak değerlendirmesiyle ilgili olarak getirmiş olduğu delilleri aklî ve naklî deliller olarak iki kısma ayırmıştır. Kullandığı aklî ve naklî delillerin delâletini ortaya koyabilmek için bu delillerde yer alan anahtar sözcük ve kelimeleri terminolojik tahlillere tabi tutmuş ve elde ettiği verilerle iddiâsına temel dayanaklar oluşturmaya çalışmıştır. Bu deliller incelendiğinde, İbn-i Teymiye’nin konuyu ele alırken, yaygın kanaatin aksine, şaşılacak derecede objektif olmaya çalıştığı görülür. Zîrâ imanın tanımı ile ilgili olarak ayrılığa düşen iki ana yaklaşımın savunucuları karşılıklı olarak bu delilleri boşa çıkarma gayreti içinde olmuşlar ve şüphesiz verilen bu karşı reddiye ve tahliller delillerin delâlet yönünden zayıf ve güçlü yanlarının iyice ortaya çıkmasını sağlamıştır.

İmanın anlamı ile ilgili olarak gerek Kur’an-ı Kerim’den ve gerekse hadîsi şeriflerden ve sahâbe haberlerinden getirilen delillerin çok geniş bir yelpazede olması her iki tarafın konumunu meşrûlaştırıcı bir etki ortaya çıkarmıştır.  Kur’an ve sünnet her iki taraf için mâkul deliller içermektedir. İslâm’ın iki ana kaynağı olan Kur’an ve sünnette gözlemlenebilen bu durum asla bir tezat olarak değerlendirilemez. Tam tersine bu durum; amelin imandaki sadakatin en nesnel göstergesi olduğunun vurgulanması açısından oldukça önemlidir.

İbn-i Teymiye, ait olduğu iman anlayışında başlı başına bir ekol değildir. O, kendisinden önce gelen bir kısım âlimin bu konudaki görüşlerini benimsemiş farklı düşünenlere çeşitli ilmî, aklî ve naklî cevaplar verme gayretinde olmuştur. Bu uğurda ciltler dolusu kitaplar yazmış ve çeşitli münâzaralara katılmıştır.

Hanbelîlerin ve doğal olarak İbn-i Teymiye’nin, “iman” ve “İslâm” terimlerinin anlamca birbirlerinin yerine kullanıldıklarını, iman ile ameli iç içe geçmiş ayrılmaz parçalar olarak gördüklerini, ayrıca tasdik oldukça amelin yokluğunun asla mutlak bir küfür olmadığını ve böyle bir kişinin İslâm dairesinden asla çıkartılamayacağını savundukları görülmektedir. Onların konuyla ilgili açıklamalarının geneline bakıldığında, imanın tanımıyla ilgili olarak çok keskin ve karşı tarafı tamamen reddedici yaklaşımların olumsuz yaklaşımlar olarak değerlendirdikleri görülmektedir. Zîrâ taraflardan biri; “iman tek bir şeydir, ya vardır, ya da yoktur, ne artar ne de azalır” şeklinde bir değerlendirme yaparken aynı zamanda amelsiz müminin cehennemden kurtaramayacağını da ifâde etmektedirler. İmanın “artma ve azalma” özelliğini kabul etmeyeceğini savunan bu grup imanın “güçlenme ve zayıflama” özelliği taşıyabileceğini savunmaktadır.  “Artma ve azalma” veya “güçlenme ve zayıflama” arasında çok büyük farklar olmadığı aşikârdır. Diğer taraf ise ameli, imanın kemâlinin bir şartı olarak görmüş, kalbinde tasdik olanların, imanın aslını içlerinde barındırdıklarını ve bunların asla kâfir olarak isimlendirilemeyeceğini ifâde etmişleridir.

İbn-i Teymiye, ameli olmayanın şâyet kalbinde tasdik var ise kendisinde imanın aslının varlığını kabul etmiş, böyle bir kişide sadece imanın fer’inin olmadığını ve bu kişinin ebedî olarak cehennemde kalmayacağını savunmuştur. Ameli imanın bir fer’î olarak gören İbn-i Teymiye’nin amelsiz bir insanın imanının kâmil olamayacağını savunması bu bakış açısından kaynaklanmaktadır. İşte İbn-i Teymiye, tam olarak bu görüşe sahiptir. Oysaki onun bazı muhâlifleri, onun bu konuda tekfir edici bir yaklaşım sergilediğini iddiâ etmektedirler. Böyle bir iddiâ muhâlefet mantığı içinde söylenmiş bir iddiâdan öte bir şey değildir. Zîrâ onun konuyla ilgili söylediklerine bakarak böyle bir izlenim edinmek mümkün değildir.

İbn-i Teymiye, bütün ilim adamları gibi İslâm, iman, tasdik ve amel gibi konunun mihverini oluşturan terimleri terminolojik tahlile tabi tutarak, savunmuş olduğu iman tanımını delillendirme gayretinde olmuştur. İbn-i Teymiye’nin bu kavramları tahlil ederken Hanbelî bir müelliften beklenmeyecek kadar linguistik ve mantıksal tahlillere detaylıca başvurduğu görülmektedir. Onun bu meyanda kullanmış olduğu delillerin bir kısmı naklî deliller olmakla birlikte o, ağırlık olarak aklî delillerden ve de naklî delillerin aklî delâletlerinden yararlanmıştır. Terimlerin mânâlarından yola çıkarak iddiâsını temellendirecek literal, terminolojik ve mantıksal sonuçlar elde etmiştir.

İman-amel ilişkisini naslardan yola çıkarak değerlendiren İbn-i Teymiye özellikle mantıksal zeminde olayı ele alıp önemli sonuçlar elde etmiştir.  Ameli, imandan bir cüz sayan İbn-i Teymiye amellerin bütünüyle terk edilmesi durumunda kişinin imanının eksik kalacağını, ancak az da olsa amel işlediği takdirde -terk ettiği ameller ne kadar çok olursa olsun- o kişinin iman dairesinden çıkarılamayacağını savunmaktadır. O, bu yönüyle büyük günah işleyeni kâfir sayan Hâricîlerden ve böyle bir kişiyi iman ile küfür arasında bir yerde gören Mûtezilîlerden ayrılmaktadır.

İbn-i Teymiye’nin kalbinde tasdikle birlikte az miktarda da olsa, Allah’a sevgi ve korku barındıran herkesi mü‘min saydığı anlaşılmaktadır. Dolayısıyla bu sözü de İbn-i Teymiye’nin amel yapmayan bir kişiyi kâfir olarak değerlendirmediğine ve böyle bir kişide imanın aslının olduğunu kabul ettiğine delil olmaktadır. Yâni diğer bir deyişle bir kişinin mü’min sayılabilmesi için o kişinin kalbinde Allah’a yönelik olarak -az bir miktarda da olsa- sevgi ve korku gibi kalbî amellerden bulunursa böyle bir kişi mü’mindir. İbn-i Teymiye’nin bu ve benzeri cümlelerine bakıldığında amelin imandan sayılıp sayılmayacağına yönelik olarak yapılmış olan tartışmaların daha çok lafzî tartışmalar olduğu ve aslında, son tahlilde, her iki tarafın da ortak bir paydada buluştuğu anlaşılmaktadır. İbn-i Teymiye’nin ameli imandan görme konusunda ısrar etmesinin sebebinin, Müslümanları imanlarında samimi olmaya dâvet etmek, ihlaslı mü’minler olmalarına vesile olmak ve bu şekilde cehennemden kurtulup cennetin mirasçıları olmaları konusundaki hassasiyeti olduğu söylenebilir.

İlim ehli arasında imanın târifi konusunda bazen çerçeveyi genişleten ve bazen de daraltan tanımlamalar yapılmış olsa da amelsiz bir imanın, sahibini azaptan kurtaramayacağı konusunda ittifak vardır ki, bu ittifaka İbn-i Teymiye de dâhildir.

Bu çalışmamızda, Hanbeli geleneğin en önemli şahsiyetlerinden birisi olan İbn Teymiye’nin iman-amel ilişkisi konusundaki fikirlerinden hareketle bu konudaki tartışmalara katkıda bulunulmaya çalışılmıştır. Genellikle yüzeysel olarak ve genellemelerle ele alındığını müşahede ettiğimiz bu önemli konuyla ilgili olarak diğer mezheplerin önemli şahsiyetlerinin görüşlerini tahlile yönelik yapılacak detaylı akademik araştırmaların, konunun farklı bakış açılarıyla daha geniş bir perspektiften ele alınmasına vesile olacağı kanaatini taşıyor ve bu eksikliğin hamiyetli araştırmacılar tarafından bir an evvel giderileceğini ümit ediyoruz.

KAYNAKÇA

Âl-i Hudayyir, Muhammed Bin Mahmud; El-İmanu İnde’s-Selef ve Alâkatuhu bi’l-Amel ve Keşfu Şubuhati’l-Muâridîn, Riyad: Mektebeti’r-Rüşd Naşirûn Yayınları, H 1418 – M 2012

Bin Âl-i Abdullatîf, Abdulazîz b. Muhammed; Nevâgıdu’l İman el Gavliyyeti ve’l-Ameliyye, Riyad: Medari’l-Vatan Yayınları, 2012.

Bin Bedr, Abdurrezzâk; Esbâbu Ziyâdeti’l-İmani ve Nuksânihi, Riyad: Mektebetu Dâru’l-Minhâc Yayınları, 1434.

Bulaç, Ali; “Küfür” Sosyal Bilimler Ansiklopedisi, İstanbul: Risâle Yayınları, 1990.

el-Askalânî, Ahmed b. Ali b. Hacer; Fethu’l-Bârî bi Şerh Sahihi’l-Buhârî, Kahire: Dâru’r-Reyyân li’t-türas Yayınları, 1988.

el-Azîzî, Ali ibn Ahmed ibn Nuruddîn Muhammad ibn İbrâhîm; es-Siracu’l-Münîr Şerhu’l-Camii’s-Sağir fi Hadîsi’l-Beşiri’n-Nezîr, Matbaatü’l-Meymeniyye Yayınları, Kahire:1894.

el-Bağdâdî, Abdulkadîr; Mezhepler Arasındaki Farklar, Çev. Ethem Ruhi Fığlalı, Ankara: el-el-Elbânî, Muhammed Nâsuruddîn; Es-Silsiletü’d-Daifetü, Beyrut: El-Mektebü’l-İslâmî

Yayınları, 1990. Diyanet Vakfı Yayınları, 2011.

el-Eş’arî, Ebû’l- Hasan; İlk Dönem İslâm Mezhepleri (Makâlâtül İslâmiyyîn ve İhtilâfü’l Musallîn), Çev. Mehmet Dalkılıç ve Ömer Aydın, İstanbul: Kabalcı Yayınları, 2005.

el-Feyruzabâdî, Mecdüddîn Muhammed b. Yakub, el-Kâmusu’l-Muhit, Risâle Yayınları, Beyrut:1987.

el-Fuzan, Salih b. Fuzan b. Abdullah; Min Meşahiri’l-Müceddidine fi’l-İslâm, Riyad: Fetvâ, Dâvet, İrşâd ve İlmi Araştırmalar Genel Başkanlığı Yayınları, H 1408.

el-Hansârî, Ravzatü’l Cennât, Tahran: (yy.) 1367.

el-Havâlî, Sefer b. Abdurrahmân; “el-Eşâira Ardun ve Nakdun”, Riyad: Beyan Dergisi Özel Sayısı, S.113, 1430 H.

el-Havâlî, Sefer b. Abdurrahman; Zâhireti’l-İrcaa fi Fikri’l- İslâmî, Kahire: Mektebu’t-Tayyib Yayınları, H 1417.

el-Herras, Muhammed Halil; İbn-i Teymiye es-Selefî, Beyrut: Dâru’l-Kütübü’l-Âlemiyye Yayınları, 1984.

el-Humeyyis, Muhammed b. Abdurahman; Usûlüddin İnde Ebî Hanîfe, Riyad: Dâru’s-Sumay’î Yayınları, 1996.

el-Kârî, Molla Ali; Şerhu Kitabi’l-Fıkhi’l- Ekber li’l-İmâmu’l-Âzam Ebû Hanîfe Nûmân b. Sabiti’l-Kûfî, Beyrut: Dâru’l-Kitabi’l-İlmiyye Yayınları, 1984.

el-Kâzımî el-Kazvî, Muhammed Mehdî, Minhâcu’ş-Şeria fi’r-Red âlâ İbn-i Teymiye; Necef: (yy.), 1346.

en-Nedvî, Ebu’l Hasan; el-Hafız Ahmed b. Teymiye, Kahire: el-Muhtar el-İslâmi Yayınları, 1974.

en-Nesefî, Ebu’l-Muîn Meymun b. Muhammed; “Tabsıratü’l Edille fî Usûli’d-Dîn”, Ankara: Diyanet İşleri Başkanlığı Yayınları, 2003.

en-Nevevî, Muhyiddin Yahya b. Şeref; Minhâc fi Şerhi Sahîhi Müslim Bin Haccâc (Şerhu Sahihi Müslim), Beyrut: Dârul Hayr Yayınları, 1994.

es-Sabûnî, Nûreddin Ahmed b. Mahmud b. Ebi Bekr; el-Bidâyetü fi Usûlüddîn, Ankara: Diyanet İşleri Başkanlığı Yayınları, 2000.

eş-Şehristânî, Muhammed; Milel ve Nihal (Dinler, Mezhepler ve Felsefi Sistemler Tarihi), Çev. Mustafa Öz, İstanbul: Literal Yayınları, 2011.

İbn-i Ebi Şeybe, Ebû Bekir Abdullah b. Muhammed Bin İbrâhîm; Thk. Muahmmed Bin Abdullah el-Cum’ah ve Muhammed b. İbrâhîm el-Luhaydân, el-Musannef”, Riyad: Mektebetü’r- Rüşd Yayınları, 2004.

İbni’l-Bedr, Abdurrezzâk; Esbâbu Ziyâdeti’l-İmani ve Nuksânihi, Riyad: Mektebetu Dâru’l-Minhâc Yayınları, 1434.

İbn-i Kesîr, İmamuddîn İsmail; el-Bidâye ve’n-Nihâye, Beyrut: Mektebetu’l- Meârif Yayınları, 1977.

İbn-i Kesîr, İmâduddîn İsmaîl; Tefsîru’l-Kur’âni’l-Azîm, Kahire: Dâru’l-Hadîs Yayınları, 1988.

İbn-i Manzur, Cemaluddin; Lisânü’l-Arab, Beyrut: Dârus’-Sadir Yayınları, H 1300.

İbn-i Mende, Hafız Muhammed b. İshak b. Yahya,  Kitabu’l-İman; c. I, Beyrut: Risale Yayınları, 1985.

İbn-i Teymiye, Ahmed; Kâidetü’l-Celîle fi’t-Tevessüli ve’l-Vesîle, Beyrut: Dâru’l-Kitabi’l- Arabî Yayınları, 2006.

_______; es-Siyasetü’ş-Şer’iyye fi Islahi’r-Râî ve’r-Raiyye, Cezayir (Başkent): Şeriketi’l-Cezairiyyeti’l-Lüblaniyye Yayınları, 2006.

_______; el-Ubudiyye, Beyrut: Dâru’l-Kitabil Arabî Yayınları, 2007.

_______; el-Haseneti ve’s-Seyyietü, Beyrut: Dâru’l-Kitâbi’l-Arabî Yayınları, 2005.

_______; Kazâu ve’l-Kader, Beyrut: Dâru’l-Kitâbi’l- Arabî Yayınları, 2008.

_______; es-Sârimi’l-Meslül alâ Şâtimi’r-Resûl, (Thk.) Halit Abdullatîf, Beyrut: Dâru’l-Kitabi’l- Arabî Yayınları, 2005.

_______; el-Furkân Beyne Evliyau’r-Rahman ve Evliyâu’ş-Şeytân, Beyrut: Dâru’l- İbni’l- Hazm Yayınları, 2003.

_______; El-İstikâme, Kahire: Dârul Hadis Yayınları, 2005.

_______; el-İman, Beyrut: Mektebü’l-İslâmî Yayınları, 1996.

_______; Mecmûu’l-Fetâvâ, Medinetü’l-Münevvere: Suûdî Arabistan İslâmi İşler Bakanlığı Yayınları, 1416/1995.

_______; el-İman, Beyrut: Mektebü’l-İslâmî Yayınları, 1996.

İbrâhîm Mustafa, Ahmed Hasan Ez-Zeyyat,  Hamîd Abdulkâdir ve Muhammed Ali En-Necâr; El-Mûcemu’l-Vasît, İstanbul: Çağrı Yayınları, 1989.

İbnü’l- Hümam, Abdurrezzâk; el-Musannef, Thk. Habîbullah el-Azamî, Cape Town: Meclüsü’l- İlmi Yayınları, 1970.

Kalaycı, Mehmet; “Eş’arîlik”, İslâm Mezhepleri Tarihi El Kitabı, Ankara: Grafiker Yayınları, 2012.

Karagöz, İsmail “Amel”, Dinî Kavramlar Sözlüğü, Ankara: Diyanet İşler Başkanlığı Yayınları,  2006.

Kara, Mustafa; İbn-i Teymiye Takıyyuddîn ve Tasavvuf İle İlgili Görüşleri, DİA., İstanbul: Türkiye Diyanet Vakfı Yayınları, 2000.

Koca, Ferhat “İbn-i Teymiye”, DİA., İstanbul: Türkiye Diyanet Vakfı Yayınları, 2000.

Kutlu, Sönmez; “Vahhâbilik” İslâm Mezhepleri Tarihi, Editörler: Hasan Onat ve Sönmez Kutlu, Ankara: Grafiker Yayınları, 2012.

Meşkûr, Cevad; “Mezhepler Tarihi Sözlüğü” Ankara: Ankara Okulu Yayınları, 2011.

Mutçalı, Serdar; El-Mucemü’l-Arabiyyü’l-Hadis, İstanbul: Dağarcık Yayınları, 1995.

Özler, Mevlüt; “Selefîyye”, Kelâm, Ed. Şaban Ali Düzgün, Ankara: Grafiker Yayınları, 2012.

Öz, Mustafa; Ana hatlarıyla İslâm Mezhepleri Tarihi, İstanbul: Ensar Neşriyat Yayınları, 2012.

Sarıkaya, Berat; İslâm Düşüncesinde Tevhid, İbn-i Teymiye Örneği, Gümüşhane: Gümüşhane Üniversitesi Yayınları, 2013.

Sinanoğlu, Mustafa; “İman”, DİA., İstanbul: Türkiye Diyanet Vakfı Yayınları, 2000.

Şimşek, M. Sait; “İbn-i Teymiye”, ŞİA., İstanbul: Şâmil Yayınları, 1991.

Uludağ, Süleyman; “İbn-i Teymiye”,  İbn-i Teymiye Külliyatı, Mecmûul-Fetâvâ tercümesi, Trc. Komisyon, İstanbul: Tevhid Yayınları, 1997.

Uludağ, Süleyman; “Amel”, DİA., İstanbul: Türkiye Diyanet Vakfı Yayınları, 2000.

Yıldız, Harun; Kendi Kaynakları Işığında Hâricîliğin Doğuşu ve Gelişimi, Ankara: Araştırma Yayınları, 2010.

Yörükhan, Yusuf Ziyâ, “İslâm Akâid Sisteminde Gelişmeler”, Ankara: T.C. Kültür Bakanlığı Kültür Eserleri Yayınları, 2001.

Yusuflu, Hamdi; “Küfür”, ŞİA., İstanbul: Şâmil Yayınları, 2000.

 

ÖZGEÇMİŞ

Fikri Göncü, 1968 yılında Samsun/19 Mayıs’ta doğdu. Öğrenim hayatına 1975 yılında Samsun’a bağlı Yeşilköy Köyü’nde başladı. 1989 yılında Sinop İmam Hatip Lisesini bitirdi. Aynı yıl Selçuk Üniversitesi, Fen Edebiyat Fakültesi Sosyoloji Bölümüne kayıt yaptırdı, ancak Suûdî Arabistan’ın başkentinde bulunan İmam Muhammed b. Suud el-İslâm Üniversitesine bağlı Arap Dili Enstitüsünde eğitimini sürdürmek üzere bu okuldan ayrıldı. 1993 yılında bu enstitüden mezun olup aynı üniversitenin Usûlüddin Fakültesi, Kur’an ve İlimleri Bölümü’ne kayıt yaptırdı. 1998 yılında bu bölümden mezun oldu ve Suûdî Arabistan Krallılığı, İslâmi İşler Bakanlığında tercüman olarak çalışmaya başladı. 2006 yılının sonunda Türkiye’ye dönerek 2007 yılında Diyanet İşleri Başkanlığı bünyesinde İmam hatip olarak göreve başladı. 2011 yılında Trabzon İhtisas Eğitim Merkezine kursiyer olarak atandı ve 2014 yılında Dinî Yüksek İhtisas Eğitim Merkezinden başarı ile mezun olarak aynı yıl Tekirdağ-Marmaraereğlisi ilçesine vaiz olarak atandı ve halen bu görevini sürdürmektedir.

Türkçe te’lif, Arapçadan Türkçeye çeviri ve Türkçe makaleler olmak üzere basımı yapılmış 15 çalışması bulunmaktadır. İyi derecede Arapça, orta derecede İngilizce bilmektedir.

İletişim Bilgileri:

e-posta  : hicazinyolu@hotmail.com

Telefon : 05393126960

YAYINLAR

Te’lifler:

  1. Teharet ve Namaz.

  2. Hacı ve Umrecinin Azığı.

Arapçadan Türkçeye Çeviriler:

  1. Hafife Alınan Haramlar                         Muhammed Salih el-Müneccid.

  2. İtiraflar! Ben bir Kabirciydim               Abdurrahman el-Caddavi.

  3. İsyan Nereye Kadar? Şeyh Abdullah el-Cibrîn.

  4. Mutluluk Yolunda 25 Vesile                   Abdurrezzak Ahmed Hasan.

  5. Tevhid İnancına Nasıl Ulaştım              Muhammed Cemil Zeyno.

  6. Soru ve Cevaplarla Tevhid İnancı  İbrâhîm b. Salih el-Hudayri.

  7. Tevbe Etmek İstiyorum Fakat! Muhammed Salih el-Muneccid.

  8. Hacının ve Umrecinin Günlüğü            Halid b. Abdullah Bin Nasır.

  9. Size Olan Mesajımız                             Abdullah b. Abdulaiz el-İdan.

  10. Dinlerin Birleştirilmesi                         Suûdî Arabistan Fetvâ Kurulu.

  11. 50 Soru ve Cevapla Tevhid Rehberi. Muhammed Temimi.

  12. Hangisi Hak Din?                                 Abdullah b. Abdulaziz el-İdan.

  13. İslâm İnancında Önemli Meseleler       Muhammed Cemil Zeyno.

[1] Bkz. Ahmed b. Teymiye, Mecmûu’l- Fetâvâ, Medinetü’l-Münevvere: Suûdî Arabistan İslâmi İşler Vakıflar, Dâvet ve İrşâd Bakanlığı Yayınları, 1995, c. VII, s. 297.

[2] Uludağ, “İbn Teymiye”, İbn Teymiye Külliyatı, c. I, İstanbul: Tevhid Yayınları, 1997, ss. 17-19.

[3] Eşari’nin hayâtının son devresi böyle değildir

[4] Uludağ, “İbn Teymiye”, İbn Teymiye Külliyatı, c. I, İstanbul: Tevhid Yayınları, 1997, s. 19.

[5] Ebu’l-Hasan en-Nedvî, el-Hafız Ahmed b. Teymiye; Kâhire: El-Muhtar el-İslâmî Yayınları, 1974, s.34.

[6] Şeyhu’l-İslâm İbn-i Teymiye, El-İman; Beyrut: Mektebü’l-İslâmî Yayınları, 1996, s. 5.

[7] Şeyhu’l-İslâm İbn-i Teymiye, El-Hasenetü ve’s-Seyyietü; Muhammed Osman El-Haşet (thk.), Beyrut: Dâru’l-Kitâbi’l-Arabî Yayınları, 2005, s. 7.

[8] Şeyhu’l-İslâm İbn-i Teymiye, El-Kadâu ve’l-Kader; Beyrut: Dâru’l-Kitâbi’l- Arabî Yayınları, 2008, s. 8.

[9] Şeyhul İslâm İbn-i Teymiye, Es-Sarimi’l-Meslül alâ Şatimi’r-Resûl; Halit Abdullatif Es-Seb’u el-İlmî (Thk), Beyrut: Dâru’l-Kitabi’l- Arabî Yayınları, 2005, s. 8.

[10] Sönmez Kutlu,“Vahhabilik”, İslâm Mezhepleri Tarihi; Ed. Hasan Onat, Sönmez Kutlu, Ankara: Grafiker Yayınları, 2012, s.485. Daha geniş bilgi için bkz. Mustafa Öz, Anahatlarıyla İslâm Mezhepleri Tarihi; İstanbul: Ensar Yayınları, 2012, s. 404.

[11] Yusuf Ziya Yörükhan, İslâm Akâid Sisteminde Gelişmeler; Ankara: T.C. Kültür Bakanlığı Kültür Eserleri Yayınları, 2001, s. 78.

[12] Salih B. Fuzan B. Abdullah el-Fuzan, Min Meşâhiri’l-Müceddidine fi’l-İslâm; Riyad: Fetvâ, Davet, İrşad ve İlmi Araştırmalar Genel Başkanlığı Yayınları, H 1408, s. 17.

[13] Ahmed İbn-i Teymiye, Es-Siyasetü’ş-Şer’iyye fî Islahi’r-Râî ve’r-Raiyye; Cezayir (Başkent): Şeriketi’l-Cezairiyyeti’l-Lübnâniyye Yayınları, 2006, s. 5.

[14] M. Sait Şimşek, “İbn Teymiye”, Şamil Ansiklopedisi; c. III, İstanbul: Şamil Yayınları, 1991, .s. 62.

[15] Şimşek, “İbn Teymiye”, Şamil Ansiklopedisi, c. III, ss. 62-63.

[16] Şeyhi’l- İslâm İbn-i Teymiye, Kâidetü’l-Celîle fi’t-Tevessüli ve’l-Vesîle; Beyrut: Dâru’l-Kitabi’l- Arabî Yayınları, 2006, s. 8.

[17] Ferhat Koca, “İbn Teymiye”, Türkiye Diyanet Vakfı İslâm Ansiklopedisi; c. XX, İstanbul: Türkiye Diyanet Vakfı Yayınları,  2000, ss. 391-394.

[18]Ahmed b. Abdulhalîm b. Abdusselâm b. İbn-i Teymiye, El-İstikâme; Kâhire: Dâru’l-Hadîs Yayınları, 2005, s. 9.

[19] Şeyhu’l-İslâm İbn-i Teymiye, El-Furkan Beyne Evliyâu’r-Rahmân ve Evliyu’ş-Şeytan; Beyrut: Dâru’l- İbni’l- Hazm Yayınları, 2003, s. 5.

[20] Koca, “İbn Teymiye”, DİA., c. XX, ss.394-397.

[21]  Koca, “İbn Teymiye”, DİA., c. XX, s.396.

[22]  Koca, İbn Teymiye”, DİA., c. XX, s. 396.

[23] Koca, “İbn Teymiye”, DİA., c.XX, s. 397.

[24] Koca, “İbn Teymiye”, DİA., c.20, ss. 397-398.

[25] Koca,“İbn Teymiye”, DİA., c.20, s. 398.

[26] İbn-i Teymiye, Mecmûu’l- Fetâvâ, c. XXII, s. 248.

[27] Daha geniş bilgi için bu cevabî eserlere bakınız:1. Muhammed Mehdî el-Kâzımî el-Kazvî, Minhâcu’ş-Şeria fi’r-Red âlâ İbn-i Teymiye; Necef: 1346. 2. el-Hansârî, Ravzatü’l Cennât, Tahran: 1367.

[28] Şeyhu’l-İslâm İbn-i Teymiye, İbn Teymiye Külliyatı, c.I,  İstanbul: Tevhid Yayınları, 1997, ss. 50-51.

[29] Uludağ Süleyman, “İbn Teymiye”, İbn Teymiye Külliyatı, c. X, İstanbul: Tevhid Yayınları,1997, ss. 38-42.

[30] Daha geniş bilgi için bkz. Berat Sarıkaya, İslâm Düşüncesinde Tevhid -İbn Teymiye Örneği-; Gümüşhane, Gümüşhane Üniversitesi Yayınları, 2013, ss. 141-142.

[31] Mustafa Kara, İbn Teymiye Takıyyuddin, Tasavvuf İle İlgili Görüşleri, DİA., c. XX, İstanbul: Türkiye Diyanet Vakfı Yayınları, 2000, s. 413.

[32] Süleyman Uludağ, “İbn Teymiye”, İbn Teymiye Külliyatı; c. I, İstanbul: Tevhid Yayınları, 1997, ss. 39-40

[33] Mevlüt Özler, “Selefiyye”, Kelam; Şaban Ali Düzgün (Ed), Ankara: Grafiker Yayınları, 2012, s. 116.

[34] Ahmed b.Teymiye, Mecmûu’l- Fetâvâ, c. II, ss. 9-12.

[35]Salih B. El-Fuzan B. Abdullah el-Fuzan, Min Meşâhiri’l-Müceddidine fi’l-İslâm, Riyad: Fetvâ, Davet, İrşad ve İlmi Araştırmalar Genel Başkanlığı Yayınları, H 1408, s. 27.

[36]El-Fuzan, Min Meşâhiri’l-Müceddidine fi’l-İslâm, ss. 27-30. Daha geniş bilgi için Bkz. İbn-i Teymiye, Mecmûul-Fetâvâ c.VII. ss. 260-330.

[37] El-Fuzan, Min Meşâhiri’l-Müceddidine fi’l-İslâm, s. 31.

[38] İbn-i Teymiye, Mecmûu’l- Fetâvâ, c.V, ss. 198-199.

[39] El-Fuzan, Min Meşâhiri’l-Müceddidine fi’l-İslâm, s. 34.

[40] Maide:35.

[41] Nisa:80.

[42]İbn-i Teymiye’nin tevessül konusuyla ilgili görüşleri ile ilgili daha fazla bilgi için bkz. Mecmûu’l-Fetâvâ, c.I, ss. 200-203.

[43] İbn-i Teymiye, Mecmûu’l- Fetâvâ, c. I, ss. 201-202. Daha geniş bil için bkz. Uludağ, ”İbn Teymiye”, İbn Teymiye Külliyatı, ss. 17-61.

[44] Geniş bilgi için bkz. İbn-i Teymiye, Mecmûu’l- Fetâvâ, c. XI, ss.17-20.

[45] İbn-i Teymiye hakkında uyandırılan şüpheler ve bu şüphelere verilen cevaplar hakkında şu kitaba bakılabilir: el-Fuzan, Min Meşâhiri’l-Müceddidine fi’l-İslâm, ss. 27-52, Uludağ, ”İbn Teymiye”, İbn Teymiye Külliyatı, c. I, ss. 17-61.

[46] Bkz. el-Bakara: 2/62; es-Sebe’ : 34/37; Teğabün 64/9.

[47] Bütün dini mezheplerde tam birlikten iddia edilemeyeceği gibi Maturîdîler de bu konuda tam bir iş görüş birliği olduğunu iddia etmek zordur. Zira farklı düşünenler de vardır.

[48] Süleyman Uludağ, “Amel”, DİA., c.III, İstanbul: Türkiye Diyanet Vakfı Yayınları, 2000, s. 14.  Yazarın görüşleri değiştirilmeden aynen aktarılmıştır. Yazarın bu sözleri Mürcienin ameli gerekli görmediği şeklinde algılanmamalıdır.

[49] Harun Yıldız, Kendi Kaynakları Işığında Hariciliğin Doğuşu Ve Gelişimi, Ankara: Araştırma Yayınları, 2010, s. 11.

[50] Yıldız, Kendi Kaynakları Işığında Hariciliğin Doğuşu ve Gelişimi, s. 17.

[51] Bkz. Abdulkadir el-Bağdadi, El-Fark Beyne’l-Fırak; (Mezhepler Arasındaki Farklar), Çev. Ethem Ruhi Fığlalı, Ankara: Diyanet Vakfı Yayınları, 2011, s. 54.

[52] Ebû’l- Hasan el-Eş’arî, Makâlâtül İslâmiyyîn ve İhtilâfü’l Musallîn (İlk Dönem İslâm Mezhepleri), Çev. Mehmet Dalkılıç ve Ömer Aydın, İstanbul: Kabalcı Yayınları, 2005, s. 103.

[53] Bkz. El-Bağdâdî, El-Fark Beyne’l-Fırak, ss. 54-55.

[54] Geniş bilgi için bkz. el-Eş’arî, İlk Dönem İslâm Mezhepleri, ss.103-121, el-Bağdâdi, “Mezhepler Arasındaki Farklar, ss. 45-82, Yıldız, Kendi Kaynakları Işığında Hâriciliğin Doğuşu ve Gelişimi.

[55] Muhammed eş-Şehristanî, , El-Milel ve’n-Nihal; (Dinler Mezhepler ve Felsefi Sistemler Tarihi), Çev. Mustafa Öz, İstanbul: Literal Yayınları, 2011, s. 57.

[56] Eş-Şehristanî, el-Milel ve’n-Nihal, s. 57.

[57] Eş-Şehristanî, el-Milel ve’n-Nihal, s. 58.

[58] Bkz. Eş-Şehristanî, el-Milel ve’n-Nihal, s. 59

[59] Muhammed Bin Mahmûd Ȃli-Hudayr, El-İmanü İnde’s-Selef ve Alakatuhu bi’l-Amel ve Keşfü Şübühâti’l-Muâridîn; Riyad: Mektebeti’r-Rüşd Yayınları, 2013, c.I, s. 187.

[60] Ȃl-i Hudayr, El-İmânü İnde’s-Selef ve Alâkatuhu bi’l-Amel ve Keşfü Şübühâti’l-Muâridîn, c. I, ss.187-188.

[61] Bkz. Sahîhi Buharî, Ziyâdetü’l- İmani ve Nuksanihi, c. I, s. 77.

[62] el-Bağdâdî,  Mezhepler Arasındaki Farklar, s. 45.

[63] Ȃl-i Hudayr, El-İmanü İnde’s-Selef ve Alâkatuhu bi’l-Amel ve Keşfü Şübühâti’l-Muâridîn, c. I, s. 195.

[64] Cevad Meşkûr, Mezhepler Tarihi Sözlüğü, Ankara: Ankara Okulu Yayınları, 2011, s. 285.

[65] Geniş bilgi için bakınız: Ebû’l- Hasan el-Eş’arî, İlk Dönem İslâm Mezhepleri, (Makâlâtül İslâmiyyiîn ve İhtilâfü’l Musallîn, ss. 144-145.

[66] Ȃli-Hudayr, El-İmanü İnde’s-Selef ve Alakatuhu bi’l-Amel ve Keşfü Şübühâti’l-Muâridîn, c. I, s. 215.

[67] Es-Salihî, imânın marifet olduğunu savunur. Geniş bilgi için bkz. en-Nesefi, Ebu’l-Muîn Meymûn b. Muhammed en-Nesefî; Tabsıratü’l Edille Fî Usûli’d-Din, c. II, Ankara: Diyanet İşleri Başkanlığı Yayınları, 2003, s. 406.

[68] en-Nesefî, Tabsıratü’l Edille fî Usûli’d-Din, c. II, s. 406.

[69] Mustafa Öz, Anahatlarıyla İslâm Mezhepleri Tarihi; İsyanbul: Ensar Neşriyat Yayınları, 2012, ss. 320-322.

[70] Mehmet Kalaycı, Eş’arilik’, İslâm Mezhepleri Tarihi El Kitabı; Ankara: Grafiker Yayınları, 2012, ss. 413-414.

[71] Geniş bil için bkz. Sefer b. Abdurrahmân el-Havâlî, El-Eşâira, Ardun ve Nakdun; Beyân Dergisi özel sayısı, S:113, H 1430, ss. 214-215,

[72] En-Nesefî, Tabsıratü’l Edille fî Usûli’d-Din, c. II, s. 406.

[73]  Nureddin Ahmed b. Mahmud b. Ebi Bekr es-Sabûnî, El-Bidayetü fi Usûlüddin; Ankara: Diyanet İşleri Başkanlığı Yayınları, 2000. ss. 87-88.

[74] Bkz. Molla Ali el-Kârî, Şerhu Kitabi’l-Fıkhi’l- Ekber; El-İmâmu’l-Azam Ebu Hanîfete’n-Nûmân b. Sâbiti’l-Kûfî, Beyrut: Dâru’l-Kitabi’l-İlmiyye Yayınları, 1984, s. 124.

[75]  Muhammed Nasuruddin el-Elbanî, Es-Silsiletü’d-Daifetü, El-Mektebül İslâmî El-mektebetü’l- İslâmî Y. Beyrut:1990.,Hadis No:3785. Hadisin aslı: لُعِنتِ المرجئةُ على لِسانِ سبعينَ نبيًّا . قيلَ: وما المرجئةُ ؟ قال: قومٌ يزعمونَ أنَّ الإيمانَ قولٌ بلا عمل

[76]el-Bağdadî, El-Fark Beyne’l-Firak, s.148.

[77] Mustafa Sinanoğlu, “İman”, DİA., c. XXII, İstanbul: Türkiye Diyanet Vakfı Yayınları, 2000, s. 212.

[78]Buhârî, İman, 37; Müslim, İman,1, 5, 7; Nesâî, İman, 5, 6. Daha geniş bilgi için bkz. Ahmed b. Ali b. Hacer el-Askâlânî, Fethu’l-Bârî bi Şerh Sahîhil-Buhârî; c.I, Kâhire: Dâru’r-Reyyan littüras Yayınları., 1988, s. 140, Muhyiddin Ebu Zekeriyyâ Yahya b. Şeref  en-Nevevî, Minhac fî Şerhi Sahîhi Müslim Bin Haccâc; (Şerhu Sahîhi Müslim), c.I, Beyrut: Dârul Hayr Yayınları, 1994, s. 135.

[79]Müslim, İman:8.

[80] Müslim, İman,1

[81]Buhârî, Îman, 37

[82] Buhârî, İman, 11, 2; Müslim, İman,19-22; Tirmizî, İman,3; Nesâî, İman,13.

[83] Bu Hadîsi İmam Ahmed ile Muhammed b. Nasr el-Mervezî rivayet etmiştir

[84] Şeyhu’l-İslâm İbn-i Teymiye, İbn-i Teymiye Külliyatı, c. VII, ss. 11-12.

[85] İmanla ilgili naslar için bkz. İbn-i Teymiye, İbn-i Teymiye Külliyatı, c. VII, ss. 11-20.

[86] Bkz.Ahmed b.Teymiye, Mecmûu’l- Fetâvâ, c. XVIII, s. 270.

[87] Abdulaziz b. Muhammed b. Âl-i Abdullatîf, Nevagıdu’l İman el-Kavliyyeti ve’l-Ameliyye; Riyâd: Medari’l-Vatan Yayınları, 2012, s. 38.

[88] Mecdüddin Muhammed Bin Yakub el-Feyruzabâdî,  El-Kamusu’l- Muhit; Beyrut: Risale Yayınları, 1987, s. 605.

[89] İbrâhîm Mustafa, Ahmed Hasan ez-Zeyyat, Hâmid Abdulkadir ve Muhammed Ali En-Necâr, El-Mûcemûu’l-Vasît; İstanbul: Çağrı Yayınları, 1989, s. 791.

[90] Serdar Mutçalı, El-Mu’cemü’l-Arabiyyü’l-Hadîs; İstanbul: Dağarcık Yayınları, 1995, s. 766.

[91] Âl-i Hudayyir, El-İmanu İnde’s-Selef ve Alâkatuhu bi’l-Amel ve Keşfu Şubuhâti’l-Muâridin, c. I,        s. 126.

[92] Hamdî Yusuflu, “Küfür”, Şâmil İslâm Ansiklopedisi; c.V, İstanbul: Şâmil Yayınları, 2000, s. 30.

[93] Ali Bulaç, “Küfür” Sosyal Bilimler Ansiklopedisi; c. II, İstanbul: Risale Yayınları, 1990, ss. 426-427.

[94] Bkz. Âl-i Hudayyir, El-İmanu İnde’s-Selef ve Alâkatuhu bi’l-Amel ve Keşfu Şubuhâti’l-Muâridîn, c.I, ss. 138-139.

[95] Âl-i Hudayyir, “El-İmanu İnde’s-Selef ve Alâkatuhu bi’l-Amel ve Keşfu Şubuhâti’l-Muâridîn, c.I, s.127.

[96] Abdulazîz b. Muhammed b. Âl-i Abdullatîf, Nevâgıdu’l-İman el Gavliyyeti ve’l-Ameliyye, s.42.

[97] Abdulazîz b. Muhammed b. Âl-i Abdullatîf, Nevâkıdu’l İman el-Gavliyyeti ve’l-Ameliyye, s.41.

[98] Bkz. Ebu’l-Fadl Cemaluddin Muhammed b. Mükerrem b. Manzur el-Afrikî el-Mısrî, Lisanü’l-Arab; c. XI, Beyrut: Dâru’s-Sâdır Yayınları, H 1300, s.478, “amel” md.

[99] Uludağ, “Amel”, DİA., c. 3,  s. 13.

[100]İsmail Karagöz, “Amel”, Dini Kavramlar Sözlüğü, Ankara: Diyanet İşler Başkanlığı Yayınları, 2006, s. 24.

[101] Âl-i Hudayyir,  El-İmanu İnde’s-Selef ve Alâkatuhu bi’l-Amel ve Keşfu Şubuhati’l-Muâridîn, c.I, s. 40.

[102] Ahzab:43-44.

[103] Ahzab:47.

[104] Yûnus:2

[105] İbn-i Teymiye, Mecmûu’l- Fetâvâ, c. VII, ss. 319-320.

[106] İbn Teymiye, Mecmûu’l- Fetâvâ, c. VII, s. 320.

[107] Âl-i Hudayyir,  El-İmanu İnde’s-Selef ve Alâkatuhu bi’l-Amel ve Keşfu Şubuhati’l-Muâridin, c. I, s. 66.

[108] İbn-i Teymiye, Mecmûu’l- Fetâvâ, c. XII, ss. 471-472.

[109] İbrâhîm:24.

[110] Hâfız Muhammed b. İshâk b. Yahya b. Mende, Kitâbu’l-İman; c.I, Beyrut: Risâle Yayınları, 1985, s. 350.

[111] Şeyhu’l- İslâm İbn Teymiye, El-Ubûdiyye; Beyrut: Dâru’l-Kitabi’l-Arabî Yayınları, 2007, s. 50.

[112] Abdurrezzâk ibn el-Bedr, Esbâbu Ziyâdeti’l-İmani ve Nuksânihi; Riyad:  Mektebetu Dâru’l-Minhâc Yayınları, 1434, s.56.

[113]Bkz. Ali ibn Ahmed ibn Nuruddin Muhammad ibn İbrâhîm al-Azîzî, es-Sirâcu’l-Münîr Şerhu’l-Camii’s-Sağîr fi Hadisi’l-Beşîri’n-Nezîr, II, 7, (…إن لله), Kâhire: Matbaatü’l-Meymeniyye Yayınları, 1894. Ebu Nuaym, Hilyetu’l-Evliyâ’da, yakın ifadelerle kaydetmiştir.

[114] Mâide: 44.

[115] İbn Teymiye, Mecmûu’l- Fetâvâ, c. 7, ss. 309-312.

[116] el-Kârî, Şerhu Kitabi’l-Fıkhi’l- Ekber, li İmâmu’l-Âzâm Ebû Hânifete’n-Nûmân b. Sabiti’l-Kûfî, s.126.

[117] Bkz. el-Kârî, Şerhu Kitâbi’l-Fıkhi’l- Ekber, El-İmâmu’l-Âzâm Ebu Hanife en-Nûmân b. Sâbiti’l-Kûfî, s. 127.

[118] Daha geniş bilgi için bkz. Âl-i Hudayyir, el-İmanu İnde’s-Selef, c. 1, s. 236.

[119] Sâf:8.

[120] Zümer:22.

[121] en-Nesefî, Tabsıratü’l-Edille fî Usûli’d-Din, c. II, s. 416.

[122] Âl-i Hudayyir,  El-İmanu İnde’s-Selef ve Alâkatuhu bi’l-Amel ve Keşfu Şubuhâti’l-Muâridin, c. I, ss. 98-99.

[123] İbn-i Teymiye, Mecmûu’l- Fetâvâ, c. VII, ss. 414-415.

[124] İbn-i Teymiye, Mecmûu’l- Fetâvâ, c. VII, ss. 429-431.

[125] Muhammed b. Abdurahmân el-Humeyyis, Usûlüddin İnde Ebi Hanife, Riyad: Dâru’s-Sumay’î Yayınları, 1996, s. 415.

[126] Âl-i Hudayyir, El-İmanu İnde’s-Selef ve Alâkatuhu bi’l-Amel ve Keşfu Şubuhâti’l-Muâridin, c. I, s. 265.

[127] Nisa:19.

[128] İbn-i Teymiye, Mecmûu’l- Fetâvâ, c. VII, ss. 286-287.

[129] İbn-i Teymiye, Mecmûu’l- Fetâvâ, c.VII, s. 287.

[130] Sefer b. Abdurrahmân el-Havâlî, Zahireti’l-İrcaa fî Fikri’l- İslâmî (İslâm Düşüncesinde İrcaa Görüntüleri, Danışman: Muhammed Kutub, c. I, Kâhire: Mektebu’t-Tayyib Yayınları, H 1417, s. 229.

[131] İbn-i Teymiye, Mecmûu’l- Fetâvâ, c. VII, s. 289.

[132] el-Havâlî, Zahireti’l-İrcaa fî Fikri’l- İslâmî, c. I, s. 229.

[133] İmam Ahmed b. Hanbel.

[134] Bakara:169.

[135]Tirmizî, Tefsîri’l- Kur’an,  Ma Cae fi’l-lezî Yüfessiru’l-Kur’ane bi Ra’yihî, (Kur’anı Görüşlere Göre Tefsir Etmek Babı) No: 2950. Tirmizî bu Hadis hasendir demiştir.

[136] Yûsuf:17.

[137] İbn-i Teymiye, Mecmûu’l- Fetâvâ, c.VII, s. 290.

[138] En-Nesefî, Tabsıratü’l-Edille, c. 2, s. 415.

[139] Âl-i Hudayyir, Muhammed Bin Mahmud; El-İmanu İnde’s-Selef ve Alakatuhu bi’l-Amel ve Keşfu Şubuhati’l-Muâridîn, c.1, s.35.

[140] İbn-i Teymiye, Mecmûu’l- Fetâvâ, c.VII, s. 290.

[141] Yusuf:17

[142] Daha geniş bilgi için bkz. Âl-i Hudayyir, Muhammed Bin Mahmud; El-İmanu İnde’s-Selef ve Alakatuhu bi’l-Amel ve Keşfu Şubuhati’l-Muâridîn, c.1, ss.35-39.

[143] Daha geniş bilgi için bkz. el-Havâlî, Zâhireti’l-İrcaa fî Fikri’l- İslâmî, c. I, s. 231.

[144]Ankebut: 26.

[145]Yûnus:83.

[146]Tâhâ:71.

[147] Şuarâ:111.

[148] İbn-i Teymiye, Mecmûu’l- Fetâvâ, c.VII, ss. 290-291.

[149]Tevbe:61

[150] Mü’minûn: 47

[151]Duhan:21

[152] Ârâf:154.

[153] Bakara:40.

[154]الياء olarak yazılmış ancak doğrusu بالللام şeklinde olmalıdır.

[155] Arapça aslında (az) kelimesinin karşılığı olacak bir ibare yoktur. Ancak cümlenin gelişine bakılırsa bu olmalıdır diye düşünüyoruz.

[156] Yûsuf:43.

[157] İbn-i Teymiye, Mecmûu’l- Fetâvâ, c. VII, ss. 290-291.

[158] Saffat:104-105.

[159] el-Havâlî, Zâhireti’l-İrcaa fî Fikri’l- İslâmî, c. I, s. 231.

[160] Daha geniş bilgi için bkz. el-Havâlî, Zahireti’l-İrcaa fî Fikri’l- İslâmî, c. I, ss. 231-236.

[161] Ankebut:26.

[162] İbn-i Teymiye, Mecmûu’l- Fetâvâ, c.VII, ss. 290-292.

[162] Ankebut:26.

[163] Daha geniş bilgi için bkz. Âl-i Hudayyir, Muhammed Bin Mahmud; El-İmanu İnde’s-Selef ve Alâkatuhu bi’l-Amel ve Keşfu Şubuhati’l-Muâridîn, c.1, ss.35-39.

[164] İbn-i Teymiye, Mecmûu’l- Fetâvâ, c.VII, s. 292.

[165] İbn-i Teymiye, Mecmûu’l- Fetâvâ, c.VII, ss. 292-293.

[166] Bkz. İbn-i Teymiye, Mecmûu’l- Fetâvâ, c.VII, s. 294.

[167] Buhârî, İsti’zân, 121, Kader, 9; Müslim, Kader, 20, 21; Ebû  Dâvûd, Nikâh, 43, Müsned,  2, 343, 344, 372, 411.

[168] Bu ifadeler Hasen’den birkaç yoldan gelen meşhur rivayetlerdir.

[169] Bu sözü Peygamberimize nisbet edenler de olmuşsa da doğru olan bu sözün Hasanü’l- Basri’nin sözü olduğudur.

[170] Furkan:10

[171] İbn-i Teymiye, Mecmûu’l- Fetâvâ, c.VII, ss. 292-294.

[172] Yasin:60

[173] İbn-i Teymiye, Mecmûu’l- Fetâvâ, c.VII, s. 295.

[174]Daha geniş bilgi için bkz. İbn-i Teymiye, Ahmed; El-İman, ss. 9-31.

[175] Enfal:2

[176] Enfal:3.

[177] Tevbe:11.

[178] İbn-i Teymiye, Mecmûu’l- Fetâvâ, c.VII, s. 295.

[179] Daha geniş bilgi için bkz. İbn-i Teymiye, Ahmed; El-İman, ss. 9-31.

[180] Bakara:177.

[181] Daha geniş bil için bkz. İbn-i Teymiye, Mecmûu’l- Fetâvâ, c. VII, s. 297.

[182] İbn-i Teymiye, Mecmûu’l- Fetâvâ, c. VII, ss. 295-296.

[183] Daha geniş bilgi için bkz. En-Nesefî, Tabsıratü’l-Edille, c. 2, s. 415.

[184] İbn-i Teymiye’nin bu cümleleri onun inandığı halde amel etmeyeni kâfir saymadığını ve dolayısıyla onun cehennemde ebedi kalmayacağını savunduğunu ortaya koyuyor.

[185] Daha geniş bilgi için bkz. 1.El-Bağdâdî, el-Fark beyne’l- Fırak (Mezhepler Arasındaki Farklar) ss.54-75. Bkz. el-Eş’arî, Ebû’l- Hasan; İlk Dönem İslâm Mezhepleri (Makâlâtül İslâmiyyiîn ve İhtilâfü’l Musallîn), ss. 103-135.

[186] Daha geniş bilgi için bkz. El-Bağdâdî, el-Fark beyne’l- Fırak (Mezhepler Arasındaki Farklar) ss.75-81. Bkz. el-Eş’arî, Ebû’l- Hasan; İlk Dönem İslâm Mezhepleri (Makâlâtül İslâmiyyiîn ve İhtilâfü’l Musallîn), ss. 154-192.

[187] Daha geniş bilgi için bkz. el-Eş’arî, Ebû’l- Hasan; İlk Dönem İslâm Mezhepleri (Makâlâtül İslâmiyyiîn ve İhtilâfü’l Musallîn), ss. 137-153.

[188] Daha geniş bilgi için bkz. El-Bağdâdî, el-Fark beyne’l- Fırak (Mezhepler Arasındaki Farklar) ss. 148-152.

[189]Muhsan: Daha önce evlilik yapmış olan kişi.

[190] İbn-i Teymiye, Mecmûu’l- Fetâvâ, c. VII, ss. 296-299.

[191] Âli-İmrân:97.

[192] Bakara:158.

[193] İbn-i Teymiye, Mecmûu’l- Fetâvâ, c. VII, s. 299.

[194] İbn-i Teymiye, Mecmûu’l- Fetâvâ, c.VII, s.293.

[195] Daha geniş bilgi için bkz. İbn-i Teymiye, Ahmed; El-İman, ss. 15-16.

[196] Âl-i Hudayir, El-İmanu İnde’s-Selef ve Alâkatuhu bi’l-Amel ve Keşfu Şubuhati’l-Muâridin, c.I, s.315.

[197] İbn-i Teymiye, Mecmuul Fetâvâ, c. VII, s. 541.

[198] Buhari, 52, Müslim, 1559.

[199] Doğrusu bu sözün Said b. el-Müseyyeb’e ait olduğudur. Abdurrezzak “el-Musannef’inde rivayet etmiştir. 2/266, no:3309; İbn Ebi Şeybe’nin “el-Musannef”i, 2/86, No:6787.

[200] Mücadele, 22.

[201] Maide, 81.

[202] Tevbe, 46.

[203] Âl-i Hudayyir, El-İmanu İnde’s-Selef ve Alakatuhu bi’l-Amel ve Keşfu Şubuhati’l-Muâridin, c. I,  ss. 315-317.

[204] İbn-i Hacer, Fethu’l- Bârî bi Şerh Sahîhi’l-Buharî, c. I, s. 60.

[205] Es’ad b. Musa rivayet etmiştir.

[206] Bu hadis, Müsned’de merfû olarak rivâyet edilmiştir.

[207] Âli-İmrân:167.

[208] el-Hucurât:14.

[209] Yusuf:24.

[210] İbn-i Teymiye, Mecmûu’l- Fetâvâ, c. VII, ss. 302-306.

[211] İbn-i Teymiye’nin bu sözü onun, kalbinde tasdîk olan bir kişinin bununla birlikte az miktarda da olsa Allah’a sevgi beslediği veya korku duyduğu bir kişiyi mü’min saydığı anlaşılmaktadır. Dolayısıyla bu sözü de İbn-i Teymiye’nin amel yapmayan bir kişi kâfir olarak değerlendirmediğine delil olmaktadır. Yani diğer bir deyişle bir kişinin mümin sayılabilmesi için sevgi ve korku gibi kalbi amellerden az miktarda da olsa bulunmalıdır.

[212] İbn-i Teymiye, Mecmûu’l- Fetâvâ, c.VII, ss. 307-308.

[213] Ali el-Kârî, Şerhu Kitabi’l-Fıkhi’l- Ekber, li’l-İmam el-Âzam Ebi Hanifete en-Nûman b.Sâbit el-Kûfî, ss. 102-103.

[214] es-Sabûnî, El-Bidâyetü fî Usûlü’d-Din, s. 80.

[215] İbn-i Teymiye, Mecmûu’l- Fetâvâ, c. VII, ss. 308-309.

[216] Araştırmamız esnasında İbn-i Teymiye’nin sözlerinden anladığımıza göre; o her ne kadar ameli bütünüyle terkedene mü’min denilmez, demiş olsa da kalbinde tasdik olan kişi için bu sözü “imanı kâmil mü’min değildir” olarak anlaşılmalıdır. Zira İbn-i Teymiye’nin anlatımlarından anlaşılan budur.

[217]İmam Hafız Ebu El-Fidaa İsmail İbn Kesîr el-Kureşî ed-Dimeşkî, Tefsîru’l-Kurâni’l-Azîm; Kâhire: Dâru’l-Hadis Yayınları, 1988, c. IV, s. 469.

[218] Buhârî ve Müslim rivayet etmişlerdir.

[219] Muhammed Bin Mahmud Âl-i Hudayyir, El-İmanu İnde’s-Selef ve Alakâtuhu bi’l-Amel ve Keşfu Şubuhâti’l-Muâridîn, c.II, s. 66.

[220] İbn-i Kesîr, Tefsîru’l-Kurâni’l-Azîm, c.IV, s. 469.

[221] Hicr:39.

[222] Hicr:40.

[223] Mâide: 27.

[224] Maide:30.

[225] Secde:15.

[226] Bakara:121.

[227] Bkz. Muhammed Bin Mahmud Âl-i Hudayyir, el-İmanu İnde’s-Selef ve Alakâtuhu bi’l-Amel ve Keşfu Şubuhâti’l-Muâridîn, c.I, ss. 322-330.

[228] Bkz. İbn-i Teymiye, Ahmed, el-İman, ss.15-18.

[229] Hucurât:14.

[230] Bkz. Muhammed Bin Mahmud Âl-i Hudayyir, El-İmanu İnde’s-Selef ve Alakâtuhu bi’l-Amel ve Keşfu Şubuhâti’l-Muâridîn, c.I, ss. 330-342.

[231] el-Ahzâb: 43.

[232] el-Ahzâb:44.

[233] el-Ahzâb:47.

[234] Yûnus: 2.

[235] Hadid: 12.

[236] Bakara:257.

[237] Tevbe:72.

[238] İbn-i Teymiye, Mecmûu’l-Fetâvâ, c. VII, ss. 317-320.

[239] Bkz. el-Kârî, Şerhu Kitabi’l-Fıkhi’l- Ekber li’l-İmâmu’l-Âzam Ebû Hanîfe Nûmân b. Sabiti’l-Kûfî, ss.124-125.

[240] en-Nesefî, Tebsıratü’l Edille fî Usûli’d-Din, c. II, s. 417.

[241] Bkz. en-Nesefî, Tabsıratü’l Edille fî Usûli’d-Dîn, c. II, ss. 406-410.